"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Sani’ye Ulaştırmayan Sanat Neye Yarar!

04 Mayıs 2018, Cuma
Hayatın her unsurunu, vakıaları, tabiatta ki faaliyetleri sanat eserine aksettirme çabası, insanı, diğer canlılardan ayıran temel bir niteliktir.

Bu aksettirme girişimi, hem bir üstünlük göstergesi hem bir zorunluluk olarak da görülebilir. Bu durum, insan tabiatında bidayetten günümüze kadar “ihtiyacını” hissettirmiş bir sebep-sonuç ilişkisidir. İnsan, yüklenmiş olduğu emanetin şuuruyla gerçekleştirdiği “düşüncelerini” bir şekilde ifade etme ihtiyacı duymuştur. İlk çağlarda bu, “resim, heykel, yazı...” gibi tarzlarda kendini göstermiştir.

İlk devirlerde olduğu gibi günümüzde de bu ifade tarzlarının sanat eseri olarak ortaya çıkması farklı şekillerde olmaktadır. Matematiksel boyut kesinlik ve değişmezlik arz eder, oysa sanat eserine böyle bir yakıştırma izafe etmek; onu, monoton ve trajik bir duruma düşürür. Asıl olan, tabiatta var olan unsurların tezat teşkil etmeyecek şekilde kullanılmasıdır. Böylece sanat “asıl gerçeğe” yani eserin arkasındaki “Sani”ye ulaşmayı mümkün kılacaktır.

Her sanat eserinin temelinde estetik kaygının olması, onun değeri konusunda bir referans verir. İlk çağlarda sanat “Mitolojik karakterlerin resim ve heykelleri” olarak ortaya çıkmış, ancak soyut ifadeleri somuta indirgenmekle şirk üreten unsurlara dönüşmüştür. Zamanla semavî dinlerin yönlendirmesiyle yerlerini değişik mahiyet ve şekildeki sanat eserlerine bırakmaları teşvik edilmiştir.

“Tasvir Yasağı” olarak göze çarpan bu değişim, sadece İslâmiyet’te değil, diğer din ve felsefi sistemlerde de kendini göstermiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de tasvir yasağı açık bir biçimde ortaya konmamıştır. Ancak, edille-i şer’iyyenin (dinî hükümlerin dayandığı 4 temel kaynak) ikincisi olan “Hadis-i Şerif’lerde bu yasağa rastlamak mümkündür. Yine Hırıstiyan’lıkta, “Resim ve Heykel”in yasaklandığı bir vakıadır. Protestanlığın öncüsü sayılan Martin Luther’in de kiliselere “Resim ve Heykel” yasağı koyduğu bir gerçektir. Her ne kadar zamanımızda bu yasaklamalar görünmese de, putperestlik kaygısı hâlâ sürmektedir.

Bütün bu yasaklamalar, Müslüman sanatçıları başka seçenekler aramaya zorlamış, bu da sanatın ifade yöntemlerinin değişmesinde bir nevi itici güç olmuştur.

Soyut sanat

Sanat anlayışının “soyut” biçimlere zorunlu intikali ile sanata karşı izlenilen ilk tavrın, “edebiyat” olduğunu söylemek sanırım abartılı olmaz. Kitabet ilmi, hemen her devirde kullanılan evrensel bir materyaldir. İlk suhufun Hz. Adem’e (as) indiği düşünülürse, kitabet ilminin evveliyatı anlaşılmış olur. Nitekim edebiyat, “nonfigüratif’lik kaygısından uzak olması münasebetiyle oldukça önemli bir mevkiye sahip olmuş, şiir, kıssa, vecize... gibi formlarla yorumlana gelmiştir.

Edebiyatın tarih sahnesinde “Sanat sanat içindir”, “Sanat toplum içindir” gibi farklılığa sebep olması da onun, monotonlaşamayacağını gösterir. Başta da yazdığımız gibi sanat eserleri, matematiksel boyutlara dönüştürülerek monotonlaştırılamaz.

Peygamber Efendimizin (asm), bazı kavramları açıklarken şiirden yararlandığı rivayet ediliyor. Sahabelerden de şairlere rastlamak mümkündür. Ayrıca; Mevlânâ, Yunus Emre gibi zatların belâgat ustası oluşları da düşünülürse, “İslâmî sanat anlayışı”ndan bahsetmek mümkün olur.

Süreç, tebliğe ait olan süjelerin, gerçekliklerinin büsbütün arındırılması ve hiçbir fenomeni dile getirmeyen bir ifadeye doğru ilerlemesi şeklinde kendini göstermektedir. İslâmî denilebilecek sanat, Kur’ân estetiğini dikkate almak zorundadır. Zira temsil edilen ifadelerin mahiyeti son derece hassas olabilmektedir. Bu ise zaman zaman pek çok müşkilâtı beraberinde getirmiştir. Bu zamanda “Kur’ân’ın bir i’caz-ı manevisi olan Risale-i Nur” estetiği iyi tesbit edilirse bu tür zorlukları aşmak hiç de zor olmayacaktır.

“Sanat, hayatı olduğu gibi aksettirmektir” şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu tür bir anlayış, sanatı ve sanatçıyı basite indirgemek olur. Buna mukabil “sanat sevicilerinin” bu indirgemeyi bertaraf etme çabası, sanatı, tar ü mar etme tehlikesini ortaya çıkaracaktır. Ferdin olaylara, tavırlara ve problemlere biçim verme sürecinin gerçekleşmesi, sanat faaliyeti içine dahildir. Sanat, kendi mantalitesi içinde kişinin kendi hayatına itibar kazandırma girişimidir. Lâkin bu sürecin gerçekleşmesi, tabiî gerçekliği aşmamalı ve “manayı feda ettirecek” derecede kapalı olmamalıdır. Bu, bir bakıma demagojinin edebiyata edepsizlik etmesinin yolunu tıkamak demektir.

Âyet ve hadis literatüründe sanata bakış

Biz burada bütün âyet ve hadisleri zikretmeyeceğiz. Sadece bir kaç örnekle konuyu özetlemeyi ve konu hakkında genel bir fikir dağarcığı oluşturmayı amaç edindik.

Şüphesiz İslâmiyet, Müslüman’ın her durumu ve haliyle estetik, zarif olmasını ister. Müslüman kabasaba olmamalıdır. Elinden geldiğince muhatabında bir estetik zevk bırakmalıdır; Allah’ın talebi ve rızası bu yöndedir. Riyadan da uzak durmaya dikkat etmelidir.

“Onlar kendi üzerlerindeki İlâhî sanat mu’cizelerini hiç düşünmezler mi?”3 gibi âyetlerde, örnek alınması gereken sanat eserlerinin zarafetine, düzenine, intizamına dikkat çekme vardır. F.K.R. ve D.B.R. kökünden türeyen ve Kur’ân-ı Kerîm’de yaklaşık otuz yerde geçen “İlâhî sanatları tefekkür”ü tavsiye edici âyet sanırım konunun önemini ortaya koymaktadır!

Yine, Peygamber Efendimizin (asm), “dağınık gördüğü bir mezarın topağını eliyle düzeltmesi” İslâmiyet’in “görüntü”ye, zarafete gösterdiği hassasiyetin boyutları açısından önemlidir.

Marifet, Allah’ı aramaksa sanat, o marifet ordusunun bir sancağı konumunda olmalıdır.“ Esma-i Hüsna’daki her bir ismin, varlıklarda mutlak surette tezahür ettiği”4 göz önünde bulundurulursa, “sanat eserlerinin en mühim gayesinin Yaratıcısını anlatması ve göstermesi gerektiği“5 anlaşılır.

Dünya’nın dönüşündeki düzende “Mukaddir” ve “Munazzım” isminin, her bir bitkide de “Latif’ ve “Cemil” isminin cilvesini görmek bir ayrıcalıktır.

Her ne kadar Sani ile masnu arasında perdeler de bulunsa, “Allah, sanatının mu’cizeleriyle kendini tanıttırmak ister.”6 Sanat, İlâhî aşkın terennümü olan bir semboldür. Bu elçi, mahiyeti ve bulunduğu konum itibariyle son derece vakur olmalıdır.

Sonuç olarak, İslâmiyet’te, resim, heykel gibi somut sanat yöntemlerinde, soyut sanat yöntemlerine göre daha riskli addedilmiştir. Soyut sanat ise sınırları çizilmek suretiyle serbest bırakılmaktadır. Sanatçı, kendi hislerini, duygularını bir şekilde parantez içine almalı, şirk günahından kaçınmalıdır.

Bir başka soyut sanat: MusIkÎ

Musıkî de tasvir yasağının pratik bir sonucudur. Edebiyat, zihnî temellere dayanır. Yani edebiyatta ağır basan taraf “entelektüel olan”dır.

Ancak musıkî, psikolojik bir disiplin olarak karşımıza çıkar. İnsanın sanatla iç içe olma ihtiyacını en tatminkâr şekilde karşılayan sanat, musıkîdir. Çünkü musıkî, muhayyileyi sınırlamadığı gibi soyuta geçiş imkânlarını da kısıtlamaz. Fakat bu imkânın da zamanla çerçevesinin çizilmesi icap etmiştir. Ulvî hislerden uzak, “yetimane hüzünler” sergileyen ve “şehevî arzular”ı galeyana getiren musıkînin cevaz olmayışını anlamak mümkündür. Muzikteki yüksek gaye, maddî aşklar ve cismanî lezzetlerin karşılanması değil, İlâhî aşkın terennümüdür. Musıkînin dini İslâm âlimleri tarafından tam olarak tanımlanamamış, hükmü konusunda hararetli tartışmalar yapılmıştır. “Eğer hüzn-i yetimi veya şevk-i nefsanî verse, alet haramdır. Demek, hüzn-i Kur’ânî veya şevk-i tenzili veren alet, zarar vermez. Değişir eşhasa göre herkes birbirine benzemez.”2 diyerek meseleye noktayı koyan Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, bu konuda izlenilecek yolu en açık biçimde ortaya koymuştur. Ayrıca Bediüzzaman “huy izafiliği”ne de dikkat çekmiştir. Burada illet ve hikmet meselesi hatırlanıp, ona göre hareket etmek gerekecektir.

Bu tür sanatlarda, açık da olsa, gizli de olsa İlâhî aşkın tezahürü beklenir. Bu, sanat ve aşkın bütünleşmesidir.

Soyut sanatın da bir takım problemleri vardır. Bu oldukça fıtrî bir neticedir. Çünkü, soyutlamalarda objektifliği sağlamak oldukça zordur. Burada, bir sanat eserinin kompleks yapısından bahsetmek de mümkündür. Bu komp- leks yapı, sanatçının iç dünyasından nemalanır. Sanat, duyularımızla kavradığımız nesnelerin, dış dünyadaki keyfiyetlerini aşarak, arkalarındaki mutlak manaya ulaşma çabasından kaynaklanmaktadır. Tabiattaki karmaşıklık görecelidir. Bütün meseleler ancak masnuatın arkasındaki “Sani”nin keşfedilmesiyle aydınlığa kavuşabilir. Yani sanatçı, dış dünyadaki geçici güzelliklerle oyalanmayı terk edemezse bu karmaşıklığı ve kompleks yapıyı asla çözemeyecektir. Bu da inanç açısından son derece tehlikelidir. Bu tür bir sanat eserinin de başarılı olmasını beklemek ham hayaldir.

Dipnotlar:

1. Bediüzzaman Said Nursî, Kastamonu Lâhikası, s.186.

2. Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 678.

3. Kur’ân-ı Kerîm, Rum Sûresi/8.

4. Sözler, s. 573.

5. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, s. 278.

6. Sözler, s. 297.

***

Tıklayınız:

Ayağıyla çizdiği resimleri Paris’te sergiledi

Etiketler: sanat, sanat kavramı
Okunma Sayısı: 1138
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı