"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Kurallara uyan sessiz ve sakin bir halk

16 Ocak 2013, Çarşamba
KARADAĞLILAR SESSİZ, SAKİN VE KURALLARA UYAN BİR HALK. BUNDA ÜLKELERİNİ BİLİNÇLİ BİR ŞEKİLDE SEVMELERİNİN ROLÜ VAR. MÜSLÜMANLAR SESSİZ VE ÇEKİNGEN. ADETA GÖLGE GİBİLER. KENDİLERİNİ BELLİ ETMEMEYE ÇALIŞIYORLAR.

Podgorica’da ayakta kalan ve kullanılan 2 cami mevcuttu. Bunlardan birisi bahse konu olan Osmanağa Camii idi. 150.000 kadar bir nüfusa sahip olan Podgorica’da 20.000 kadar Müslüman yaşadığını öğrendik.
Daha sonra başka bir sokağa saptık. Evler yine alçak ve bahçe içindeydi. Fakat otantik mimarî özelliklerinden hiçbir şey kalmamıştı. Sokak dar, tenha ve sessizdi. Aşina simalar arıyorduk, fakat boşuna… Bir ara ilerde bir avlu kapısı açıldı, içerden sevimli bir ihtiyar çıktı; ayaklarının dibinde de bir kedicik dolaşıp duruyordu. Yanına gidip durduk. El kol işaretiyle Türkçe bilip bilmediğini sorduk. “İtaliano” diyerek cevap verdi. Sonra yolumuza devam ettik. Çatıların üzerinde tekrar bir beyaz minare belirdi. Aradığımızı bulmuştuk. Hızla oraya doğru yürüdük. Bu sırada bir köşede penceresi kafesli iki katlı küçük bir kargir ev gördük. Arkadaşlardan biri “Bu kesinlikle bir Müslüman evi, Hıristiyan evlerinde kafes olmaz!” dedi. Bir fotoğrafını çekerek camiye doğru yürüdük. Küçük beyaz minaresi, sivri çatısı ile bu yeni inşa edilmiş gibiydi. Osmanlı bu topraklardan çekildikten sonra bıraktığı eserler bilhassa camiler çok büyük tahribata uğramıştı. Bu yapı büyük bir ihtimalle, orijinal caminin yerinde yükselen kim bilir kaçıncı yapıydı? Zaten bu durum ad karışıklığından da anlaşılıyordu. Bu caminin birkaç ismi vardı. En yaygın olanı Starodoganjska Dzamija adıydı. Karadağ diline uyarlanmış bu adın manası ‘Eskidoğan Camisi’ydi. Bazen de ‘Gradska Dzamija’ (Yani Büyük Cami) olarak yazılmaktadır. Bu caminin eski adı, Karadağ Camileri üzerine bir kitap yazmış olan Bayro Agoviç’e göre ‘Skender Çauşeva’ydı. Yani ‘İskender Çavuş’ Camisi. Aynı yazar bu caminin 1582′de yapılmış olduğunu ifade ediyor. Cami uzaktan şirin görünüyordu. Doğu duvarının dış tarafında ise garip bir çeşme dikkat çekiyordu. Şekli bana nahoş şeyler hatırlattı. Hâlbuki buraya çok estetik ve çok güzel bir çeşme yapılabilirdi.

Karadağ’da Müslümanlar
Karadağ’da Müslümanlar sessiz ve çok çekingen. Adeta bir gölge gibiler. Kendilerini belli etmemeye çalışıyorlar. Ülkenin Hıristiyan halkı normal davranışlar sergiliyor, ama Müslümanlar hakkındaki düşüncelerinin müsbet olmadığından kuşku duymamak gerekir. Daha yakın zamanda Yugoslavya iç savaşında Karadağ’ın bazı şehirlerinde Müslümanlara yapılanlar hafızalardan silinmedi. Ayrıca ülkenin her yerinde ve her vesile ile Osmanlılara karşı yapılan savaşlar, Karadağlı kahramanlar ve ünlü Kralları Nikola vurgulanıyor, ön plana çıkarılıyor. Karadağ Devleti son zamanlarda halkının Müslüman olanlarına karşı yumuşamış gibi görünmekle beraber halkının Hıristiyan kesiminin bu konuda henüz fikri olgunluğa ulaşmadığını düşünmek kötümserlik olmasa gerek... Günümüzde Karadağ’da 110.000 kadar Müslüman yaşamaktadır. Bu sayı ülke nüfusunun % 17.7’sini teşkil etmektedir.
İskender Çavuş Camiinin dışından birkaç fotoğraf çektikten sonra açık olan avlu kapısından içeri girdik. O sırada kapıya yapıştırılmış bir vefat ilânı dikkatimizi çekti. Ay-yıldız altına mevtanın adı yazılmıştı (Hazra Babaçiç Toskiç). Daha alt satırlarda da bazı yazılar vardı. Bütün yazılarda ve şekilde yeşil renk kullanılmıştı. Ay-yıldız, Balkanlar’da İslâm’ın sembolüydü. Avludan içerde solda küçük bir binaya ait odada birkaç kişi kendi aralarında Karadağ lisanında konuşuyorlardı. En yakındakine “Selâmun Aleyküm” diyerek selâm verdim. O kişi selâmımı “Ve Aleyküm Selâm” diyerek aldı. Dillerimiz farklı, fakat kalplerimiz birbirine bağlıydı. Avlu içinde, caminin yan tarafında bulunan hazireye bir göz atınca, Osmanlı üslûbunda yapılmış kitabeli bazı mezar taşları gördük. Ecdat yadigârıydı bunlar. Fotoğraflarını çektik. İçimizden, tarihçi olan arkadaş bunların bazılarını okudu. Ben de bilhassa tarihlerine dikkat edip not aldım. Birisinin üzerinde “3. Ordunun Mirlivası Mustafa eşi Münire Hanım” yazısını okudu. Bu Rumî tarihle 1281 yılı oluyordu. Milâdî karşılığı ise 1865 yılı idi. Bu tarihlerde Osmanlı’da padişah Abdülaziz idi. Karadağ henüz Osmanlı devletine bağlı bir prenslikti. Podgoriçe de bir Osmanlı şehriydi.
Caminin haziresindeki bu mezar taşlarının buraya mı ait yoksa dışarıdan mı getirilmiş olduğunu anlayamadık. Zaten hepsi 3-5 mezar taşı ve birkaç kitabe idi. Buradan ayrılmadan önce arkadaşlar caminin içine girip baktılar. Tertemiz düzgün ve sade bir cami idi. Ahşap minberi yepyeni, mihrabı ise çok sadeydi. Zeminde yekpare bir halı vardı. Sol köşeye de iki basamakla çıkılan alçak bir vaiz kürsüsü yerleştirilmişti.

Podgoriçe Kalesi
Daha sonra Podgoriçe Kalesi harabelerine doğru yürüdük. Bu kale İşkodra’nın fethinden sonra (1479) Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmıştı. Şehri de bu şekilde Türkler kurmuştu. Kaleden geriye ancak bazı duvarları kalabilmiş. Bu havalide esas şehir Medun idi. Günümüz Podgoriçe’sinin 10 km kadar kuzeydoğusunda sarp bir tepenin üzerinde bir kale şehirdi. Fatih Sultan Mehmed bu kaleyi almış ve aşağıda Zeta Ovası adı verilen yöreye hâkim olmuştu. Karadağ’da İşkodra Gölü’nü ve Podgoriça Ovası’nı kapsayan düz alana Zeta Ovası adı verilir. Kale, sit olarak bu ovada ve iki akarsuyun kavşak noktasında yüksekçe ve sağlam bir zeminde kurulmuştur. Bu iki akarsudan biri gür akışlı ve İşkodra Gölü’ne dökülen Morace Suyu, diğeri de ona doğudan gelerek karışan mevsimlik akışlı Ribnica Çayıdır. Kalenin yapı ve plan özelliklerine dair bilgilerimiz çok azdır.
Kalenin yıkık surlarını geçerek ırmağa doğru ilerledik. Önümüze güzel ve hâkim bir manzara açıldı. Bir tarafta yeşil rengiyle gürül gürül akan coşkun ve geniş Morace Suyu, onun gerisinde şehrin ovaya doğru yayılan mahalleleri, çelikten sağlam ve estetik bir köprü (Most Blaza Jovanovica), doğudan gelen Ribnica’nın üstünde de taş bir Osmanlı köprüsü (Stari Most), katmer katmer kayalar, çiçekler, ağaçlar nemli ve yumuşak bir iklim, kıyıda balık tutan insanlar ve sezon sona erdiği için kapatılmış çay bahçeleri…


Akarsular ve Osmanlı’dan kalan köprüler
Yavaş yavaş Ribnice Çayına ve üzerindeki tarihî Osmanlı köprüsüne doğru indik. İki akarsuyun kavşak noktası şehir halkının bir nevi tenezzüh yeri olup etrafı tanzim edilmişti. Akarsular da oldukça temiz ve berraktı. Tek gözlü geniş, taş bir kemer köprüydü. XV. Yüzyıl eseri olduğu tahmin ediliyordu. Hayran olunacak güzellikte bir sanat eseriydi. Morace ve Ribnice Akarsularının gürlüğü ve yeşil rengi beni hayretler içinde bıraktı. Hiç çamur taşımıyorlardı. Hâlbuki Türkiye akarsuları genelde boz bulanık ve çamur yüklüdür.
Köprünün üzerinden heyecanla geçtik, çevrenin fotoğraflarını çektik. Hava çok bulutlu çisentili ve ılıktı. Blaza Jovanavica Köprüsü tarafına doğru çıktık ve bu köprü üzerinden giden Svetog Petra Çetinjskog Bulvarına geldik. İki tarafı ağaçlıklı çok düzgün ve geniş bir caddeydi. Trafiği rahattı. Kenarlarına sıralanmış estetik ve resmî binaları parkları ile ferah bir cadde idi. Ağaçların bizdeki gibi gelişigüzel budanmadığı ve gövdelerinin yamru yumru ve çarpık çurpuk olmadığı dikkatimi çekti. Birbirini dikine kesen tâlî caddeleri yeşil alanları ile mükemmel bir şehircilik örneği sergileniyordu. Yürüdüğümüz tarafta bulunan parka girip biraz dolaştık. Adı Mali Park olarak geçiyordu. Bakımlı ve güzel ağaçların olduğu bir parktı. Ribnice Çayı da parkın kenarından geçiyordu. Mekân çok iyi bir şekilde plânlanlanmıştı.
Parkın içinde bir de heykel bulunduğunu görünce hemen oraya gittik. Küçük, düzgün ve temiz bir meydanda ustaca yapılmış tunç bir heykel vardı. Kaidenin cephesindeki metal plâkayı okuyunca bunun Karadağ krallarından I. Nikolaya ait olduğunu anladık. Hemen aklıma İstanbul’da Fatih Parkı civarındaki Fatih Sultan Mehmed heykeli aklıma geldi. Genç bir delikanlı iken İstanbul’u fetheden Fatih’i hantal ve şişman görünüşlü bir adam hâline getirmişlerdi.
Parktan çıkıp konuşarak ve etrafa bakarak yürürken ilerde yolun tâlî bir cadde ile kesiştiği köşede yeralan büfenin tabelâsı üzerindeki “sokak” yazısı çok dikkatimizi çekti. İmlâsı ve yazılışı bizdeki ‘sokak’ kelimesi ile aynı idi, fakat Karadağ dilindeki anlamını bilmiyorduk.

Karadağ halkı
Günümüz Karadağ halkı, orta gelir seviyesinde sessiz ve sakin bir halk. Herkes kurallara ve kanunlara uyuyor. Bunda sanırım ülkelerini bilinçli bir şekilde sevmelerinin rolü var. Bir gün marketi ve kapalı pazarı dolaşmıştık. Her türlü mal vardı. İnsanlar büyük arabalarla değil küçük sepetlerle alış veriş ediyorlardı. Ülke pek ucuz sayılmazdı. Bizdeki meyva sebze bolluğu pek yoktu. Her şeyin orta kararda olduğu anlaşılıyordu. Et reyonunda vitrinde, kurumuş ve kapkara tütsülenmiş etleri görünce alışık olmadığımız bir manzara ile karşılaştık. Doğrusu pek iç açıcı bir görüntü değildi. Halkın kılığı kıyafeti de aşırı lüks ve gösterişe kaçmıyordu. Kılık kıyafet bakımından da kendi hâllerinde yaşayan insanlar görüntüsüne sahiptiler.

Adriyatik kıyıları
Ülkede bulunduğumuz sürede bir gün özel olarak Adriyatik kıyılarını gezdirdiler. Sabah otobüsümüzle Podgoriçe’den hareket ettik. Hepimiz kıyıların tabiî güzelliğini duymuştuk ve göreceğimiz için çok heyecanlıydık. Mihmandarımız bize Karadağ’ın tarih ve coğrafyası hakkında bilgi vermeye başladı. Kulağım orada olmakla beraber pencereden dışarıyı gözlemleyip sürekli not alıyordum. Bir ovayı katederek güneybatıya doğru gidiyorduk. Hava çok bulutlu ve yağmur serpintiliydi. Mihmandarımız ilk hedefimizin Bar, Eski Bar şehri olduğunu söyledi. Bu şehir ülkenin batısında ve Adriyatik kıyısındaydı. Biraz sonra bir kavşağa geldik. Burası Niksiçe ve Çetine’ye giden yolların ayrımıydı. Onlar sağımızda kaldı. Biz güneybatıya doğru devam ettik. Yol asfalt ve düzgün, fakat fazla geniş değildi. Trafikte bir sıkışıklık yoktu. Yol kenarlarına ağaçlandırmalar yapılmış bilhassa servi dikilmişti. Tarım alanları mümkün olduğunca korunuyordu. Çünkü bu ova Karadağ’ın en önemli, en büyük ve neredeyse tek ovası idi. Bunun dışında ülke tamamen dağlıktı.
Biraz sonra bir akarsu geçtik (Cijevna Suyu). Sola havaalanı yolu ayrıldı. Bahçeli evler, düzgün tarlalar, yeşillikler, incir ve servi ağaçları arasından geçerek ovada gidiyorduk. Manzara güzeldi. Kuruya sarıya yer yoktu. Yolumuz demiryolu ile kesişti. Daha ilerde karayolu ve demiryolu birbirine paralel oldu. En sağımızda da Morace Irmağı akıyordu. Üzüm bağları, ayva, nar, incir, dut, karpuz, servi, kavak, söğüt çeşitli meyveler ve ağaçlar hızla gözümüzün önünden geçip gidiyorlardı. Sonra geniş bir köprü ile Rijeca Moraca’yı geçtik. Bu akarsu İşkodra Gölü’ne dökülüyordu. Çok ilginç ve güzel bir manzara ile karşılaştık. Bir tarafta dağlar ve göl, diğer tarafta düzlükler ve akarsu. Biz gölün kuzeybatı ucundaydık. Buralarda başarılı mühendislik çalışmaları ile geniş bataklıkları ve sulak alanları aşan yollar ve köprüler yapmışlardı. Hem kara ve hem de demiryolu tabiatın bu zorlu engellerini burada aşmıştı.
Coğrafya bilimine göre İşkodra Gölü kireçtaşlarının erimesiyle oluşmuş karstik bir göldü. Ova göl çukurluğunun adeta bir devamı gibiydi. Aynı şekilde oluşmuştu. Podgoriçe Ovası büyük bir polyedir (çözünebilen kayaların çözünmesiyle meydana gelen ve yüksek dağlar arasında bulunan geniş düzlük veya ova). Göl Karadağ ile Arnavutluk arasında bölüşülmüştür. Yüzölçümü 370 km² olan gölün alanı yağışlı mevsimde 530 km²′ye kadar genişleyebilmektedir. Suları tatlı olan gölün en derin yeri 44 m kadardır. Morace Suyu gölü besleyen başlıca akarsudur. Çok güzel bir peyzaja sahip olan gölde balıkçılık önemli bir ekonomik faaliyettir.
Yol, iki köprü vasıtasıyla burayı aşıyordu. İlk köprü Morace Suyu üzerinde olup 80 m uzunluğa sahipti. Diğeri 940 m kadardı. Yalnız bunun 750 metresi set dolgu, 190 metresi çelik köprü biçimindeydi. Kara ve demiryolu yanyana ve birbirine paralel gidiyordu. Çelik köprünün altındaki açıklıktan göl, kuzeyindeki koy ile bağlantısını sürdürebiliyordu.
Otobüsümüz hızla geçip giderken sağda ada şeklinde yükselen sarp bir tepenin üzerinde bir kale harabesi gözüme çarptı. Sonradan bu kalenin Zabljak (Osmanlıcası Zabyak) Kalesi olduğu öğrendim. Burası Karadağ ülkesinin kapısını tutan kalelerden biriydi. Diğer kale eskiden bir adacık üzerinde bulunan Lesandro Kalesi’ydi. Bu kale şimdi dolgu ve köprü ile geçilen boğaz şeklindeki göl geçidini tutuyordu. Bu kadar zorlu kaleleri ve tabiatın çetin şartlarını görünce ceddimiz Osmanlı’nın buraları nasıl fethetmiş olduğuna insanın aklı ermiyor. Hatırımda kaldığına göre Fatih Sultan Mehmed, Arnavutluğu üç seferde fethedebilmişti. Dağlar, kaleler ve savaşçı bir halk bu dâhi padişahı çok zorlamıştı.
Böyle düşüncelerle dışarıyı seyrederken “Virpazar” levhası gözüme çarptı. Gölün batı yakasına geçmiştik. Burası da bir nevi köprü başı konumunda bir yerleşmeydi. Kıyıdaki Bar Şehri’ne inen ve dağları aşan eski yol buradan başlıyordu. Şimdi de demir ve karayolları burada düğümlenmekte ve tünellerle dağları aşarak kıyıya inmektedir. Virpazar’da Crmnica Suyu üzerinde üç gözlü taş bir köprü vardı. Stil itibariyle tam bir Osmanlı köprüsü idi. Fakat maalesef hakkında bilgi edinmek mümkün olmadı.

DEVAM EDECEK
 
YRD. DOÇ. DR. SÜLEYMAN SÖNMEZ
Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi
Okunma Sayısı: 2667
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı