Abonelik
E-gazete
  16 Eylül 2014 Salı
Ana Sayfa Güncel Yurt Haber Yazarlar Dünya Ekonomi Kültür Sanat Spor Medya-Politik Eğitim Otomobil Bilim ve Teknik Lahika Görüş
 

12 14 16 18

ABDULLAH (KULA) ÇAVUŞ (1901-1987) 27.03.2011
Abdullah Çavuş (Kula), 1901 yılında, Bediüzzaman’ın, “Nurs Köyü olarak biliyorum...” dediği Isparta’ya bağlı İslamköy’de dünyaya geldi ve 1987 yılında vefat etti.
 

 Nur postacılarından olup üç Abdullah Çavuş’tan ikincisidir. Mezarı İslamköy kabristanındadır.
İslamköy, Risâle-i Nur’a büyük hizmetlerde bulunan, Bediüzzaman’ın, “...benim bedelime hastahaneye gitti ve benim yerimde berzah âlemine seyahat eyledi, bizi meyusane ağlattırdı.”1 dediği Hafız Ali’nin de yetiştiği köydür. Bu köyden, iman hizmetinin en meşakkatli döneminde büyük hizmetler ifa eden büyük kahramanlar yetişmiştir.
Bediüzzaman tarafından “Risâle-i Nur’un postacısı mübarek Abdullah”2 ve “Hulusi-i sâlis Abdullah Çavuş”3 şeklinde tavsif edilen Abdullah Çavuş, Nur hizmetinin mümtaz halkalarından biri olarak yerini aldı. Aynı zamanda İslamköy’e “Nur Fabrikası” unvanını kazandıran kahramanlardan da oldu.
Bediüzzaman yıllar sonra yazdığı bir mektupta Abdullah Çavuş için şöyle diyecektir:
“İslamköylü Abdullah, Hafız Ali (r.h.) zamanında Risale-i Nur’a çok hizmet etmiş. Onlara umumen selam ediyorum.”4
Abdullah Çavuş, Kur’ân güneşinden çağımıza süzülen nurları taşıma ve bunları muhtaçlara ulaştırma bahtiyarlığına erdi. En zor zamanlarda ve baskı altında bu görevi yaparken bedelini hapishanelerde ödedi. Denizli hapsinde Bediüzzaman’la birlikte yattı.
Bediüzzaman’a talebe olduktan sonra Abdullah Çavuş’un îfâ ettiği en önemli vazifesi, yazılan Nur nüshalarını istenilen yerlere ulaştırmaktı. Bu vazifeyi büyük bir şevkle ifa ettiği içindir ki, Üstad’ının büyük ilgisine mazhar oldu. Ayrı düştükleri zamanlarda Bediüzzaman, yanına gelen talebelerine, “Risâle-i Nur’un postacısı mübarek Abdullah’ın ne halde olduğunu”nu sorar, özel selâmlarını yollar, yakın ilgisini hiçbir zaman esirgemezdi.
İman hizmetinde büyük fedakârlıklarla elinden geleni yapan Abdullah Çavuş, Bediüzzaman ve diğer talebeleri gibi büyük zorluklarla ve sıkıntılarla karşılaştı. Güvenlik güçlerinin takibine uğradıklarından posta hizmetlerini büyük bir titizlikle ve aynı zamanda gizlilik içinde yapmak zorunda idi. Bu sebeple, içinde Nurların ve Bediüzzaman’ın mektuplarının bulunduğu torbayı sırtına atarak akşamları İslamköy’ünden yola çıkardı. Yani, resmi postacılar gündüz görev yapıp, gece istirahat ederken, o, geceleri bu vazifeyi yapardı. Gerekli köylere uğradıktan sonra, sabaha doğru şafak sökerken Barla’ya Bediüzzaman Hazretlerinin yanına ulaşırdı.
Abdullah Çavuş, İslamköylü Nur Postacısıdır. Risale-i Nur’un büyük kısmının telif edildiği Barla döneminde, Bediüzzaman ile yurdun çeşitli yerlerindeki talebeleri arasında haberleşmeyi temin eden bahtiyarlar halkasından biridir. Ovalara, dağlara akşam karanlığı çöktü mü, onun mesâisi başlardı. Çantasını omzuna atar, o dağ senin, bu tepe benim, Barla yollarına koyulurdu. Sabah vakti Üstadına ulaşır, emanetleri teslim eder, sabah namazını onunla beraber kıldıktan sonra yorgunluğunu atmak için bir köşede istirahata çekilirdi.
Abdullah Çavuş, mutad olarak, yaptığı görevini tamamladıktan sonra Barla’ya vardığı bir günde, aralarında köylüsü Hafız Ali’nin de bulunduğu talebelerin Bediüzzaman’ın tarifi doğrultusunda Risâle yazdıklarını gördü. Onlar çalışırken kendisi de çay demleyip servis yapmak istedi. Çay tepsisini alıp dağıtacağı sırada, Bediüzzaman tepsiyi elinden alıp bizzat kendi eliyle çalışan talebelerine çay servisi yaptı. Bu durum karşısında mahcup olduğunu belirten Nur Postacısı, Bediüzzaman’ın şu önemli sözlerini nakletmektedir:
“Yazdığınız, hizmetine koştuğunuz Kur’ân ind-i İlâhî’de makbul oldu. Melekler sizin fotoğrafınızı alıyor. Ben de Kur’ân’ın bir hizmetkârı olarak, size hizmet etmem lâzım.”5
Her türlü baskı ve sürgünlere maruz kalan, her türlü haberleşme imkânlarından mahrum bırakılan, insanlardan tecrid edilen, kendisiyle görüşmeye gidenlere her türlü sıkıntı ve eziyetin revâ görüldüğü bir dönemde, bir avuç insanın tüm bunları göğüsleyerek hizmetine koşmaları, her şeyden önce Bediüzzaman Hazretlerini büyük bir sevince ve mutluluğa, kader-i İlâhi’nin şükrünü edaya sevk etmiştir. Bu fedakâr insanları her fırsatta teşvik eden, öven, duâsına ortak eden Bediüzzaman, iltifatlarda bulunurken, söz konusu talebelerini, bazen yakın akrabaları olan kişilerle beraber yâd etmiştir. Onları kardeşi Abdülmecid, yeğeni Abdurrahman gibi gördüğünü ve onlarla birlikte ismen duasına dâhil ettiğini dile getirmiştir. Bazen de hizmetlerini övdüğü talebeleriyle eşdeğer tuttuğunu ifade etmiştir.
Abdullah Çavuş, “Nur Postacılığı”nı şöyle anlatırdı:
“İslamköy’den akşam çıkardım. Mektup torbasını sırtıma atar, şafakla birlikte Barla’ya Hoca Efendiye ulaştırırdım. Sevinçle beni karşılardı. Sabah namazını birlikte eda eder, ondan sonra yatardım. Böylece ertesi gün de Üstaddan müsveddeleri alır, Barla’yı geceleyin terk ederdim.”
Bediüzzaman çoğu kez bazı hüzün ve mutlulukları birlikte yaşadı. Bir taraftan kaybettiklerinin, ebedi âleme göç edenlerin hüznünü yaşarken, diğer taraftan hemen yerlerine gönderilen talebelerinin hizmetleriyle mutluluğa erdi. Çok sevdiği ve yıllarca acısını hissettiğini belirttiği yeğeni Abdurrahman’ın yokluğunda, büyük bir şevkle kendisine hizmet eden talebelerinin varlığıyla teselli buldu. İşte bunlardan bir tanesi de Abdullah Çavuş’tur.
Bediüzzaman, Abdullah Çavuş’un adını muhtelif vesilelerle zikretmektedir; “Merhum Lütfi’nin hakikî ve pek ciddi bir vârisi olan Abdullah Çavuş’un mektubu, onun derece-i sadakat ve ihlâsını ve irtibatını gösterdi. Her vakit İslâmköylü Abdullah ile o Abdullah Çavuş’u duâda beraber yâd ediyordum. Elhak, o makama lâyık olduğunu gösteriyor.”6
Bediüzzaman bir mektubunda Abdullah Çavuş’u merak ettiğini şöyle belirtmiştir:
“Risale-i Nur’un postacısı mübarek Abdullah’ın ne halde olduğunu soracaktım. Hâfız Ali’nin mektubunda, sormadan cevabımı aldım. Allah, ikisinden razı olsun. O mektubun âhirinde, mazi ve müstakbel ve semâvât ehlini dahi mesrur eden mâsumların ve mübarek ümmî ihtiyarların hediye-i mâsumâneleri beyanındaki fıkrası gayet güzel düşmüş.”7
Bulundukları yerde büyük hizmetlere ve birçok kimsenin imanla kabre girmesine vesile olan Nur talebeleri, bu çalışmalarıyla daima takdir edildiler. Bediüzzaman, bulundukları yeri Nurs köyü gibi yaptıklarını dile getirdiği talebelerini överken; “Abdullah Çavuş, kahraman Tahiri ile Atabeyi, Nurs karyem hükmüne getirmişler. İslamköylü Abdullah, Hafız Ali (r.h.) zamanında Risâle-i Nur’a çok hizmet etmiş. Onlara umumen selâm ediyorum.”8 demek suretiyle özel ilgisini dile getirmektedir.
Abdullah Çavuş’la ilgili olarak Risâle-i Nur’da geçen kayıtlardan bir tanesi de Mucizat-ı Ahmediye (asm) Risâlesi yazdırılırken cereyan eden fevkalade duruma şahit olması ve altına düşülen notu “daimi hizmetkârı”9 olarak tasdik etmesidir: “Evet, biz müsveddeyi yazıyorduk. Üstadımız da söylüyordu. Yanında hiç kitap yoktu; hiç müracaat da etmiyordu. Birden bire, gayet süratli söylüyordu, biz de yazıyorduk. İki üç saatte otuz kırk, daha fazla sayfa yazıyorduk. Bizim de kanaatimiz geldi ki, bu muvaffakiyet, mu’cizât-ı Nebeviyenin bir kerâmetidir”. Bu olaya şahitlik yapan ve ismi zikredilen diğer şahıslar; Hafız Halid, Hafız Tevfik ve Süleyman’dır.

Dipnotlar:
1- Lem’alar, s. 263
2- Kastamonu Lahikası, s. 86
3- Kastamonu Lahikası, s. 369
4- Emirdağ Lahikası, s. 72
5- N. Şahiner, Son Şahitler, c. 1, s. 310-311
6- Kastamonu Lahikası, s. 100
7- Kastamonu Lahikası, s. 160
8- Emirdağ Lahikası, s. 72
9- Mektubat, s. 193

-----------------------------------------------------------------------------------------------------
1189 Kere Okundu
 
       Yorumlar  
Henüz Yorum Eklenmemiş.
İlk Yorumu Siz Ekleyiniz.

 

Arama
İle Göre Bak