"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

O sabah namlular millete çevrildi

25 Mart 2018, Pazar
Adnan Menderes, yaşadıklarının ve gördüklerinin hakikat olduğuna inanamayıp rüyada olmayı diledi. Bütün vücudunun ağrıdığını, vurulan yerlerinin sızladığını hissedince anladı rüyada olmadığını. Derin bir nefes aldı ve nefesini bırakırken ard arda sordu. “Memleket nereye gidiyor?”

27 Mayıs 1960 Cuma.

Vakit seher vaktiydi. Bu güzel bahar gününde memleket, her hâli ile yeni bir güne hazırlanıyordu. İnsanlar ibadet etmek, işe gitmek veya bir yerlere yetişmek için acele ile evlerinden çıktıklarında cadde başlarında ve meydanlarda harekete hazır tanklar, müsellah askerler görünce şaşırdılar.

Onlar şaşkınlıklarını atlatıp olanlara mânâ vermeye çalışırken soğuk namlular üzerlerine çevrildi. Sokağa çıkma yasağının olduğu söylenerek hemen evlerine dönmeleri emredildi. Evlerinden çıkmaya hazırlananların yollarını da o sırada radyodan yükselen kaba, haşin, sert bir ses kesti.

“Sevgili vatandaşlar.

Bu gün, demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla, kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silâhlı Kuvvetleri memleketin idaresini ele almıştır.” 

Vali vekilinin ağlaması

Bir tek Adnan Menderes hareket hâlindeydi. Eskişehir’de hadiseyi haber alınca  Özel Kalem Müdürü Ercüment Yavuzalp’e Ankara ile bağlantı kurmasını istedi. O her yolu deneyip bağlantı kuramayınca yanında bulunan Hasan Polatkan, Tahsin Yazıcı ve Ersin Üner’le birlikte Yurt İçi Savunma Komutanlığı’na gitti. 

Menderes, komutana Kütahya’ya gitmek istediğini söyledi. Kendisi ve bakan komutanın hazırlattığı askerî pikaba, arkadaşları da  makam arabasına bindiler ve konvoy hâlinde Kütahya’ya hareket ettiler. Kütahya’da başbakanı karşılayan vâli vekili, kendisini yakalama emri aldığını söyledi. Ardından da ağlayarak verilen emri uygulamayacağını da ilâve etti. 

Harp Okulu talebelerinin yaptıkları

Yanına gelen havacı Albay hem güvenliğini, hem de haberleşme imkânlarının fazlalığını nazara vererek karargâha dâvet etti. Menderes, bu dâvetin gözaltına alma mânâsına geldiğini bildiği hâlde karşı çıkmadı ve arkadaşları ile birlikte askerî karargâha gittiler.  Bir gün önce şeref kıtasını denetlediği askerlerin arasında bir başka uçağa bindirilip Ankara’ya götürüldü. 

Yerdekilerin tavır ve hareketleri de onlardan farklı değildi. Dün kendisini uğurlarken selâma duran yüksek rütbeli subaylar silâhların soğuk namlularını üzerine çevirerek etrafını sardılar. 

Harp Okulu talebeleri Celal Bayar’a, Adnan Menderes’e ve diğer Demokratlara karşı o kadar kinle, düşmanlıkla doldurulmuşlardı ki Menderes’in getirildiğini fark edince ‘Düşükler’ diyerek ona doğru tekme salladılar, yumruk savurdular. Arabadan dışarıya çıksa o anda linç edebilirlerdi.

Gümüşpala neden karşı çıktı?

Aynı vakitlerde İstanbul ve İzmir’de de benzer hadiseler yaşanıyordu. İstanbul’da radyo binası tanklar tarafından kuşatıldı. Vâli, emniyet müdürü, o sırada İstanbul’da bulunan bakanlar, milletvekilleri, Demokrat Parti’nin il yöneticileri ve bazı iş adamları evlerinden, otellerinden yaka paça alınıp Davut Paşa Kışlası’na götürüldüler.  Devlet suskun, millet şaşkındı. Bir tek Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Ragıp Gümüşpala karşı çıktı yapılan darbeye. O da darbenin liderinin kendisinden daha düşük kıdemli biri olduğu takdirde Ankara’ya yürüyüp isyanı bastıracağını söyledi. Cuntacılar, düşük rütbeli otuz yedi subaydan müteşekkildi. İhtilâlin liderinin kim olduğu belli değildi. Kimi Madanoğlu zannediyordu, kimi Türkeş’i lider olarak görüyordu.

Memleket nereye gidiyor?

Adnan Menderes, kendisinin de arkadaşlarının da böylesine düşmanca tavırları, küfür muhtevalı sözleri ve hakaretleri hak etmediğini düşündü. Yaşadıklarının ve gördüklerinin hakikat olduğuna inanamayıp rüyada olmayı dileyerek nezarethâneye kast-ı mahsusla konan tahta iskemleye oturdu. Bütün vücudunun ağrıdığını, vurulan yer- lerinin sızladığını hissedince anladı rüyada olmadığını. Derin bir nefes aldı ve nefesini bırakırken ard arda sordu.

“Memleket nereye gidiyor?”

“Berin ve çocuklar nasıldırlar?”

Birinci sorunun cevabı mâlûmdu. Şaha kalkan ve maddî, mânevî sahada nurlu ufuklara doğru dört nala koşmaya hazırlanan küheylanı andıran memleket, 37 düşük rütbeli muhteris subay tarafından gemlenip dizginlenerek durdurulmaya çalışılıyordu. 

Eğer durdurulabilirse kösteklenerek ileri gitmesi engellenecek, yirmili yıllarda çakılan Kemalizm kazığına bağlanacaktı. 

İkinci sorunun cevabı ise el an yaşanıyordu. 

Tanklar köşkte

Biraz sonra köşk askerler ve tanklarla sarıldı. Muhafız Alayı komutanı Albay Osman Köksal’ın ihanetine uğrayan Celal Bayar, beylik tabancası ile direnmek istedi ise de fırsat bulamadı. Gelen subaylar onu da saygısız sözler ve küstah tavırlarla alıp Harp Okulu’na götürdü. İkindiye doğru, bir binbaşı Menderes’ten pusula getirince anladı Berin Hanım eşinin Harp Okulu’nda olduğunu. Pusulada istenen gecelik, tıraş takımı, yedek çamaşır gibi zarurî eşyaları hazırlayıp binbaşıya verdi, o da Harbiye’de mevkuf tutulan Adnan Menderes’e götürdü. 

Harp Okulu toplama kampı gibi

Harp Okulu âdetâ toplama kampı hâline getirilmişti. Cumhurbaşkanı ve başbakandan son- ra bakanlar, Demokrat Partili milletvekilleri de müsellah subayların, astsubayların ve Harp Okulu talebelerinin teşkil ettiği dehşet koridorunda yuhalama seslerinin, tükürüklerin, savrulan tekmelerin, yumrukların, dipçik darbelerinin arasından bin bir zorlukla geçerek kendilerine ayrılan odalara dolduruldular.

İçişleri Bakanı Namık Gedik’e yapılan bed muameleler evinde başladı. İleri görüşlü, dinamik, hassas, iyi yetişmiş bir insan olan Namık Gedik, gün boyu kendisine yapılan muamelelere itiraz, müdahale veya mukabele etmek istemiş ve subaylarla aralarında arbede yaşanmış olmalı ki muhtemelen birkaç subay tarafından üçüncü kattaki odanın penceresinden aşağıya atılarak katledildi.

Gazetelerin yalanları

Cuntacılar bir yandan bütün yurtta Demokrat Partili kadroları gayri insanî muamelelerle askerî okullarda, kışlalarda toplarken, diğer yandan kanlı darbeyi millete meşrû imiş gibi göstermenin yollarını aradılar. Bunun en kestirme yolu, ihtilâli hukukçulara müdafaa ettirtmekti. 

Zaten darbenin zeminini hazırlamak maksadıyla cemiyeti gerginleştirirken en büyük desteği gazetecilerden, yazarlardan ve hukukçu akademisyenlerden görmüşlerdi. Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet, Akşam, Vatan, Ulus, Akis gibi gazeteler ve dergiler âdetâ yalan haber yapıp denî iftira atma yarışına girmişlerdi.

Üniversitelerdeki ekser öğretim üyeleri de gizlice kendilerine getirilen gazeteleri tale- belere dağıtmışlar, oralarda yazılan yalanlar, iftiralar, isnatlar vasıtasıyla talebeleri kışkırtıp sokağa dökmüşlerdi. Onlar des- teklemese albaylar ihtilâle teşebbüs edemezdi. 

Okunma Sayısı: 3285
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Hüseyin kıymık

    25.3.2018 09:52:39

    Demokratlar bedel ödediler ve ödemeye devam ettiller.. Bedel ödemeye hazır değiliz diyenler Kemalizme teslim oldular..

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı