"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Kriz ve suskunluk

Kâzım GÜLEÇYÜZ
12 Eylül 2018, Çarşamba
Rahip kriziyle başlatılıp karşılıklı “yaptırım” ve restlerle tırmandırılan Türkiye-ABD geriliminde ortalık bir süredir “sakinleşmiş” gibi.

Ama başka faktörlerin de devreye girmesiyle patlak veren döviz krizi, doların 6.5, euronun 7.5 TL seviyelerinde sabitlenmesiyle kalıcı hale geliverdi.

Ve “Yastık altındaki dövizinizi bozdurun” kampanyaları saman alevi gibi sönüverdi.

İşin garibi, her yerde tetiklediği zamlarla buralara gelen bu tırmanışın da adeta “kabullenilip” hiçbir şey olmamış ve herşey gayet normalmiş gibi yola devam edilmesi. 

Bu garip suskunluğun hiçbir izahı yok.

Hele dev firmaların ve holdinglerin bile peş peşe iflâs bayrağı çektikleri, bütün sektörlerden SOS feryatlarının yükseldiği ve fâhiş fiyat artışlarının artık market etiketlerine de yansımaya başladığı bir ortamda...

Bakalım, bu hal ne kadar sürecek?

Siyasî tarafgirliğin, holiganizmin, narkozun... etkisiyle şimdilik fark ve hissedilmeyen veya edildiği halde üstü örtülüp geçiştirilmeye çalışılan yakıcı gerçekler daha ne zamana kadar “yok” muamelesi görecek?

Bir görüşe göre, toplumun hatırı sayılır bir kesimi, ancak işin ucu kendi cebini yakacak boyuta ulaştığı takdirde tepki veriyor.

Diğer bir görüş ise, semboller üzerinden yürütülen kutuplaştırıcı kimlik siyasetlerinin, bu eksendeki söylemlerin ve ilaveten Batıya yönelik meydan okuma ve restlerin bu tepkilerin de önünü kestiği yönünde.

“Kafa tutan” bir tavrın okşadığı “millî gurur,” krizin getirdiği kayıpları gerçekten unutturuyor mu? İktidar medyasının bazı yazarları bile, iş bıçağın kemiğe dayandığı noktaya geldiğinde, bastırılan tepkilerin önünün alınamayacağından endişeli; ama yine de evvelce benzeri görülmemiş bir durum söz konusu olduğu için, ayakları yere basan bir tahminde bulunabilmek zor.

Ama ekonominin içinde bulunduğu durumu işin kuralları çerçevesinde analiz eden uzmanların görüş birliği halinde dile getirdikleri tesbit şu: “Artık deniz bitti. İnşaat, tüketim ve borçlanmaya dayalı büyüme modelinin sonu geldi. Bu şekilde devam edilemez.”

Açıkça görünen o ki, her alandaki zamlarla uç veren acı reçeteler devam edecek.

Hesapsızlığın, har vurup harman savurmanın ve israfın bedelini ağır ödeyeceğiz.

***

-Neşriyat toplantısının ardından 

Okunma Sayısı: 7200
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Gündüz Alp-3

    12.9.2018 10:30:33

    Suskunluk bugün ekonomik krizle başlamış değil. Demokratik hukuk devletinin askıya alındığı, hak, hukuk ve adaletin yerine keyfiliğin hükümfermâ olduğu dönemden başlıyor. Meselâ, bunlardan birisi, "kumpas" denilerek darbe ve darbecilerle ülke ve millet hesabına yüzleşmeden geri adım atılarak tarihi bir fırsatı kaçırılmış olması, diğeri, "cadı avıysa cadı" denilerek toptancı bir zihniyetle hak, hukuk ve adaletin fikr-i intikama kurban edilmesidir. Her iki olay da hem ülkede korkuyu hem de tekçi sistemi netice vermiştir. Bu saate kadar konuşması gerekenlerin de "yüksek sesle" düşündüklerine de maalesef şahit olamadık. Beiüzzaman'ın bir asır önce bahsettiği altı hastalıktan biri olan "menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek" bugün de fazlasıyla nüksetmiş olmalı diye düşünüyorum. Diğeri de "Sıdk" denen doğruluğun siyasal ve toplumsal hayatta ölmese de "can çekişiyor" olmasıdır.

  • Gündüz Alp-2

    12.9.2018 10:11:14

    Harcı borcuna yetmeyen, samanı bile ithal eden bir ülke haline getirilen Türkiye'de krize çare bulmak yerine, halkı, özellikle iktidar cenahı milli ve dini hislerle tahrik ederek; bir yandan krizin derinleşmesini öte yandan toplumun kriz üzerinden ayrışmasını sonuç verecek yanlış eylem ve söylemlerde bulunmaktadır. Yanlış politika ve yönetim anlayışının bir neticesi olan krizin çözümü, söz konusu politika ve yönetim anlayışının ciddi bir analizinin yapılması, iktidarın kendisiyle hesaplaşması ve yüzleşmesinden geçmektedir. Suçlamak kolay olsa da çözüme katkı sunmaz. Saygın ve güçlü bir ülke olmanın yolu kavgadan geçmiyor. Nitekim kavga ettiğimiz ülkelerin kapısını kriz anında çalmak zorunda kalıyor, onlardan medet umuyoruz. Öyle olmadı mı? Obez bir vücudun hastalıklara davetiye çıkarması gibi, tüketerek büyüyen bir ülkenin ve ekonominin de sonun da krize davetiye çıkarması kaçınılmaz olduğunu bizi yönetenlerin bilmemesi mümkün mü?

  • Gündüz Alp

    12.9.2018 09:50:29

    Sayın Güleçyüz, yaklaşan krizin ayak seslerini işin uzmanları çok önceden haber vermelerine rağmen mevcut iktidar bunu kaale almadı. Hatta bunu dile getirenleri işbirlikçi olarak gösterdi ve bu haklı sesleri susturmaya çalıştı. Çünkü, gerçeği görmek ve söylemek siyasi olarak menfaatlerine uygun değildi. Taki duvara tosladıklarını kendileri de kabul etmek zorunda kalarak 24 Haziran erken seçimi kararı aldılar. Ama artık çok geçti zira kriz patlamıştı. Tek suçlu vardı: Dış düşman! Dolar üzerinden bize diz çöktürmek istiyorlardı. Ne hikmetse "16 yıldır ülkeyi ortaksız yönetenlerin sorumluluğu yok mu?" diye sormaya cesaret eden çıkmadı. Olduysa da duyulmadı. "Kriz ve suskunluk" hali, ülkede hükmünü icra eden "korkuya" işaret ediyor. Korkuyu tetikleyen faktörlerin başında da "tecziye" yani malından veya canından olma endişesi gelmektedir.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı