"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Yargıda derin kriz

Kâzım GÜLEÇYÜZ
01 Ağustos 2017, Salı
Bu yazı 6.5 yıl önce, 15.1.11’de bu köşede yayınlanmıştı:

Son gelişmelerle gündemin ilk sıralarına oturan yargı krizi, aslında topyekûn bir sistem krizinin yansımasından başka birşey değil. Biriken dosyalar, sürekli ertelenerek zamanaşımına takılıp düşen dâvâlar, AİHM’in haksız bulup Türkiye’yi mahkûm ettiği kararlar.

Sorunun önemli bir boyutu, açılan dâvâ ve karar bekleyen dosya sayısındaki artış ve yığılma.

Bunu, “ağırlaşan iş yükü” diye ifade ediyorlar. Öyle ki, Yargıtay Başkanı artık dosyaları koyacak yer dahi bulamaz hale geldiklerini söylüyor.

Peki, dâvâ sayısı niye sürekli artıyor? Bu, nüfus artışının da getirdiği normal bir durum mu, yoksa sosyal bünyedeki bozulmanın mı işareti?

Her bir dâvâ, konusuna ve içeriğine göre ya ihtilâflı bir meselenin veya ilgili kanunda tarif edilip cezalandırılan bir suçun varlığına işaret. Ve dâvâ sayısındaki artış, kişiler arası ihtilâfların ve işlenen suçların artışını da ifade ediyor.

Böyle olunca, bunların yaşandığı toplumu masaya yatırıp tahlil etmek gerekiyor. Niye ihtilâflar artıyor ve tarafları arasında çözülemeyip mahkemelere taşınıyor? Ve neden suçlar çoğalıyor?

Ortadaki tablonun, emniyet ve adalet istatistiklerinde ortaya konulan sonuçlardan hareketle, aile, eğitim, ahlâk ve maneviyat, ekonomi gibi boyutlarıyla enine boyuna irdelenmesi lâzım.

Cevap bulması gereken temel soru şu olmalı: Nerelerde hata yapılıyor ki, problemli, ihtilâflı ve suç oranlarının arttığı bir toplum oluşuyor?

Bediüzzaman’ın bir asır önce seslendirdiği “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır; bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silâhıyla cihad edeceğiz” sözü çerçevesinde bir eğitim, kalkınma ve sevgi seferberliği gerçekleştirilebilmiş olsaydı, bu tablo ortaya çıkar mıydı?

Toplumun fıtratıyla ve sosyal gerçekleriyle çelişen ideolojik şablonlar baskıcı yöntemlerle dayatılmasaydı, bu tabloyu doğuran kimlik bunalımı, yozlaşma ve dejenerasyon yaşanır mıydı?

(Devamı yarın)

***

-Tabiat ve iklim dengesini bozan yanlışlara, betonlaşmaya, zulüm ve haksızlıklara karşı ilâhî ikazlar sürüyor. Hâlâ ders almayacak mıyız?

-Gazetecileri içeride tutma inadı 7 Cumhuriyetçinin tahliyesiyle nihayet kırıldı. Darısı Nur’a ve diğer bütün masum tutuklulara.

 

Okunma Sayısı: 7367
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Özcan ERKİŞ

    01.08.2017 16:10:29

    (5) "Yerli ve milli" tutkunu iktidar cenahının Meclis Başkanı, yeni İç Tüzükle milli olmayan "frak" giymeyecek fakat yenilediği yerli ve milli olmayan milyonluk Mercedes'e binecek(miş). Siyasal İslamcı ideolojinin böylesine tutarsız, çelişkili, ikircikli politikalarıyla Türkiye'nin ne dahili ne harici meselelerinin halledileceğine ihtimal vermiyorum Hele son dönemde tamamen iktidarın devamına ve tesis etmek istedikleri teklik sistemine yönelik icraatlarına şahit olmaktayız. İktidarın bu döneminde en çok ihtiyaç duyulan şeyin hak, hukuk ve adalet olması tesadüfi mi? Adalet olmayınca başka şeylerin var olması bir şey ifade eder mi? Mülkün temeli olan adalet yoksa, yargı kriz yaşıyor ve millet nezdinde güvenini kaybetmişse daha ötesini söylemek israf-ı kelam olmaz mı? Osman Gazi'nin kayın pederi Şeyh Edebali Osman Gazi'ye "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!", "Osman Gazi de oğlu Orhan Gazi'ye, "Adaletten ayrılma!" demişlerdi. Ya şimdi?

  • Özcan ERKİŞ

    01.08.2017 15:42:53

    (4) Bir de böyle dönemlerde 1950'li yıllardaki Ticani Hareketi benzeri ve defalarca seyrettiğimiz bir film sahneye sürülür. Mesela, Urfa'da heykele saldıran meczup(!) ne hikmetse sair zamanlarda ortaya çıkmaz çıktığı zaman da gene ne hikmetse yalnızca -başkasına değil- heykele saldırır. Maalesef 1951'de 5816 Sayılı Koruma Kanununun çıkartılmasına sebep olan Ticani Hareketinin heykel kırma hadisesi, "delice" yapılan basbayağı "akıllıca" bir iştir. Çünkü Ticani Hareketi nasıl ki netice itibariyle baskı ve zulme kapı açtı aynen bunun gibi 15 Temmuz melaneti de OHAL ve KHK ile koskoca demokratik hukuk devleti ile onun Millet Meclisini devre dışı bırakılmasını netice vermiştir. Siyasi getirisi de artı "bonus"u. Yani fatura yine millete kesilmiştir. Tam da darbecilerin istediği şekilde. Zaten darbeciler de "anayasal düzeni ortadan kaldırmak" istiyordu değil mi? Darbeyi millet önledi ve fakat bu sefer anayasal düzen, OHAL ile darbe almış olmadı mı?

  • Özcan ERKİŞ

    01.08.2017 15:26:28

    (3) Bu arada iktidar Siyasal İslamcı ideolojisini yönetimde daha belirgin hale getirmek adına küçük adımlar atarak ortamın gerilmesine ve toplumda yeniden laik-antilaik şeklinde çatışmaya sebebiyet verebilecek icraatlar yapmaktadır. Mesela Müftülerin resmi kıyma meselesi. Toplumda evlilik sürecinde taraflar zaten "dini nikah" dediğimiz şeyi yaptırıyorlar. Böyle bir problem yokken (varmış gibi) kutuplaşmayı körükleyecek bir meselenin getirilmesindeki maksat nedir? Ülkenin öncelikli ve acil meselesi bu mudur? Toplumsal barış ve huzur, (maddi-manevi anlamda) refah ve mutluluk, Türkiye'nin sosyal ve ekonomik insani ve demokratik gelişmişlik yönüyle, hür ve demokrat dünyanın sayılı ve saygın bir üyesi nasıl olunur bunun için mesai sarf edilmelidir. Böyle popülist politikalar, pansuman tedavisi nev'inden olup, ülkenin "yargıda derin kriz" başta olmak üzere "derin" yaralarına merhem olmaz.

  • Özcan ERKİŞ

    01.08.2017 15:07:00

    (2) Mesela Cumhuriyet Gazetesi davasında tahliye kararı verebilen yargıçlar diğerlerine emsal teşkil etmeli en azından onlar da cesur davranarak, şartlı tahliyelerle yaşanan mağduriyetleri bitirmelidirler. Bunu pekala yapabilirler. Yapmamaları için (psikolojik baskı ve korku dışında) hukuki bir engel yok. Hak, hukuk ve adalet talebiyle milletin sesini yükselttiği bir zamanda korkuları hem yersiz hem zararlıdır. Zira yargının baskı ve korku sebebiyle yaşadığı kriz topluma adaletsizlik olarak yansımakta, adaletsizlik de travma, mağduriyet ve zulmü netice vermektedir. Mağduriyetin bizzat hukuk ve yargı eliyle olması da bir başka bir garabet ve tuhaflıktır. Yargının bu kısır döngüden kurtulması, başta devlet olmak üzere memleket ve millet hayrına netice verecektir. Hayırlı işlerde acele edilir. Birinci hayırlı işe OHAL'in kalkması, ikincisi de Yargının yeniden hakiki mana ve icraatıyla bağımsız ve tarafsız hale gelmesi olacaktır.

  • Özcan ERKİŞ

    01.08.2017 14:30:41

    Sayın Güleçyüz, 6.5 yıl evvel yazdığınız yazıyı okuyunca, Türkiye'nin olduğu yerde "patinaj" yaptığına karar verebiliriz, değil mi? Oysa bir meslekte "ustalık" dönemi demek her şeyin daha güzel, daha mükemmel olması manasına gelmez mi? Teşbihte hata olmasın, Osmanlının sermimari Mimar Sinan bile, Selimiye Camii için "ustalık eserim" demiştir. İktidarın da kendi tabirleriyle "ustalık" dönemindeki süreçte yaşıyoruz. Türkiye'nin ahvali ortada. Yargıda yaşanan krizin sebebi, tarafsız ve bağımsız olması gerekirken, siyasal ideolojinin ve otoritenin emri altına girmiş olmasıdır. Yargının emir altına girmesiyle yaşadığı kriz, haksız, hukuksuz ve keyfi kararlara imza atmasına sebep olmuş bu da topluma travma, mağduriyet, zulümleri netice vermiştir. Buradan çıkışın yolu da yine yargının yakasını siyasi ideoloji ve otoritenin elinden kurtarmasıyla olacaktır. OHAL ve KHK işin bahanesidir.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı