"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hak ve adalet merkezli İslâm

M. Said ZEKİ
05 Kasım 2018, Pazartesi
İlâhî din’lerin kuralları; insanların dünya ve ahiret mutluluklarını -saadet-i dareyni- sağlamak için, taraf-ı İlâhi’den vazedilmiştir.

İnsanı yaratan Yüce Yaratıcı, insana mutluluk formüllerini de bildirmiştir. Çünkü ‘yapan bilir; bilen konuşur’.

Son İlâhî din İslâm’da da zorlama yoktur. Herkesin inancı, dini kendisinedir. Allah imtihan gereği insana irade vermiş ve onu zorlamamıştır. O insan için zorluk değil, kolaylık diler. İnsan hür iradesiyle dinini, inancını seçer, seçmelidir. Seçtikten sonra da, tercihinin sonucuna katlanır. Tercih hakkı olmazsa, imtihan olmaz.

DİNDE ZOR VE ZORLAMA YOKTUR

“Şüphe yok ki, Biz insanı karışık bir damla sudan yarattık, onu imtihan ediyoruz. İmdi onu işitici, görücü kıldık. Muhakkak ki, Biz ona hidâyet yolunu gösterdik, gerek şükredici ve gerekse nankör olsun.” (İnsan Sûresi; 2-3)

Dinde zorlama olmadığı halde; insanlardan kuvvetli olanlar ve gücü ellerinde bulunduranlar, diğer insanları kendi menfaatleri, siyasetleri, görüşleri doğrultusunda davranmaları için zorlayınca adalet kaybolmuş, ortaya zulüm çıkmıştır. İnsanlık tarihi bir açıdan adalet ve zulüm tarihidir.

ALLAH ADALETİ EMREDER, ZULMÜ YASAKLAR

Halbuki Allah insanlara adaleti emreder. Zulüm ve tahakkümü yasaklar. İslâmın hükümlerini; ‘Hak ve adalet merkezli olanlar’ ve ‘İbadet merkezli olanlar’ diye ikiye ayırmak mümkün.

Asr-ı Saadette ve Raşid halifeler döneminde bu iki şık dengeli bir şekilde uygulanmış; ancak hilâfet Hadisin ifadesiyle ‘ısırıcı saltanata’ dönüşünce; din çoğu zaman saltanatı meşrû kılma aracı olarak kullanılmıştır. Hak ve adalet hesabına buna karşı çıkıp muhalefet edenler cezalandırılmış, muhalefet fitne olarak değerlendirilmiştir.

DİN İSTİBDAT ARACI OLARAK KULLANILAMAZ

Zamanla İslâmın hak ve adalet hükümleri söylenemez, uygulanamaz hale getirilmiş; ‘adalet-i mahza’ için canını veren, hak ve hakikati haykıranlar bir şekilde susturulmuş, tabiri caizse, ‘etliye-sütlüye karışmayan’, kendi halinde, sadece ibadetlerini yapan devlete, saltanata itaatkâr bir teb’a oluşturmak istenmiştir. Halbuki Allah’ın istediği Müslüman; dinin hak ve adalete ilişkin emirlerini gözardı edip, sadece ibadetle meşgul olan Müslüman değildir. İdeal Müslüman ikisini dengeleyendir. Zulüm, kötülük veya bir yanlış gördüğünde eliyle, diliyle engel olmaya çalışır, hiç olmazsa kalben hakka taraftar olup yanlışa kızar. Hazreti Peygamber (asm) adalet ve ibadeti tavsiye ederken, ibadette aşırıya giden bazı sahabelerini de ikaz eder. Dünya ve ahiret, ibadet ve adalet dengesini gözetir.

KÖTÜLÜĞÜ ENGELLEMEYİP, SADECE İBADET EDENLER

Hak ve adalet açısından ideal Müslümanın üç bariz vasfının özeti şunlardır: Bir, zulmetmez. İki, kendisine zulmedilmesine izin vermez. Üç, kimden ve nereden gelirse gelsin zulme karşı çıkar; kimliğine, cinsiyetine, inancına bakmadan mazlûmun yanında yer alır.

Kur’ân’ın esasları tevhid (Allah’ın varlığı ve birliği), nübüvvet (peygamberlik), haşir (ölüm sonrası dirilme ve hesap verme), adalet ve ibadettir. İslâmî kaynaklarda Hz. Lut’un (as) kavmine helâk emri geldiğinde, teheccüd -gece namazı- kılanların olduğu; ancak onların güçleri dahilinde olmasına rağmen, iyiliği emredip kötülüğü engelleme görevlerini yapmadıkları rivayet olunur. İlâhî adalet gereği iman ve ibadetlerinin karşılığı verilecek olsa bile; kötülüğü, haksızlığı engellememek cezayı gerektirmiştir.

İSLÂM, HER TÜRLÜ İSTİBDADI REDDEDER

Zulüm adaletin zıddıdır. İstibdad zulmü netice verir. Bulaşıcı hastalık gibi girdiği yerlerde kabiliyetleri kurutur, yaşama sevincini boğar, insanı hayvan derekesine düşürür. İslâm ise insana ulvî hedefler gösterir. 

Said Nursî’nin veciz ifadesiyle: ‘Şeriat âleme gelmiş, ta istibdadı ve zâlimâne tahakkümü mahvetsin... Asl-ı şeriatın meslek-i hakikîsi, hakikat-i meşrûtiyet-i meşrûadır.’ (D. H. Örfî)

Asıl olan -nefsin ve insanların tahakkümü değil- hürriyettir. Hür ve akıl sahibi olanlar imtihana muhatap olur. Şeriatı istibdada müsait zannetmek, öyle göstermek ve uygulamak İslâmiyete büyük bir cinayettir. Peygamberler ve onların mirasçıları Âlimler, bir taraftan inkâr edenlere İslâmın güzelliklerini anlatırken; bir taraftan da İslâmın yanlış uygulanmasını önlemek ve yanlışları düzeltmek için çaba sarfetmişlerdir.

HEDEF: İSLÂMI DOĞRU ÖĞRENMEK VE DENGELİ YAŞAMAK

Asrımızda Bediüzzaman ‘ikna ve delilden oluşan’ kılıcının, bir tarafını İslâm düşmanlarına savururken; diğer tarafını ‘dinde hassas, muhakeme-i akliyeden noksan, ahmak dostlara’ vurduğunu söyler. Ahmak dost, bazen düşmandan daha fazla zarar verir. Müslümanlar ‘doğru İslâmiyeti öğrenip, İslâmiyete lâyık doğruluğu’ göstermek zorundadır. Bunu dünyada iken yapmalıdır. Yoksa ahirette, sınav bittiğinde her insan yaptıklarının -iyi veya kötü- karşılığını zaten görecektir. Zalimlerin cezalarını, mazlûmların mükâfatlarını göreceklerine şüphe yoktur. Kur’ân’ın bir çok âyetlerinde bildirildiği üzere; “Hepimiz hesap vermek üzere O’nun huzuruna götürüleceğiz. Bu Allah’ın kesinlikle gerçekleştireceği bir va’didir”.

Ne mutlu İslâmiyeti doğru öğrenip; ibadetlerle beraber, hak ve adaleti gözetenlere!

Okunma Sayısı: 1048
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı