"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bediüzzaman’ın “Anka”sı

Mustafa Eren BOZOKLU
07 Temmuz 2018, Cumartesi
Hazret-i Bediüzzaman; hem kendi döneminde, hem kendinden önce ve sonraki dönemde yaşamış pek çok dindar münevverden “şahsî hürriyetin karakteri ve sınırları” ile “kişinin diğer şahıslar, cemaatler, cemiyetler ve bizzat devlet erki karşısında hürriyetinin korunması” konularında getirdiği etkileyici yorumlarıyla ayrılır.

Saltanata, meşrûtiyete, cumhuriyete, tek parti sultasına, çok partili hayata, demokrasiye, iki dünya savaşına, üç kıt’aya yayılmış bir imparatorluk devletinden Anadolu topraklarına sıkışmış bir ulus devlete dönüşe şahitlik etmiş bir kişi olarak; Osmanlı’nın dinî ilimler akademisi üyeliğinden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuş uçmaz kervan geçmez dağlarında unutulmaya terk edilen bir insan olarak Bediüzzaman’ın hayat hikâyesi nadirattandır. Onun düşünce ufkunda parlayan meselelerden en başta gelenler “iman” ve “hürriyet” denilse yanlış olmayacaktır. Zira hayatı boyunca iman hakikatlerini ders vermiş; Allah’a hakikî kul olan kişinin hiç bir yaratılmışa zillet etmeyeceğini, hiçbir zaman da onlara karşı büyüklenmeyeceğini söylemiştir. O, meşrûti zeminin İslâmiyet’in bahtını, Asya’nın tâli’ini açacağını; milleti harekete getiren hürriyet hareketinin şer’i meşveret ile terbiye edilirse milletin eski satvet ve kuvvetine kavuşmasına sebep olacağını belirtir.

Nursî, hürriyeti, pek çok konuya yaklaşımında olduğu gibi; Yine akıl, nefis, kalb, hamiyet gibi kavramlar çerçevesinde değerlendirir. Dışa doğru bir yönelimle insanların diğer insanlara karşı hür olmaları gerektiğini, fakat içe doğru bir yönelimle aynı zamanda nefsine karşı hürriyet mücadelesi vermesi gerektiğini anlatır:

“Ey ebna-i vatan! Hürriyeti sû-i tefsir etmeyiniz; ta elimizden kaçmasın ve müteaffin olan eski esareti başka kapta bize içirmekle bizi boğmasın. Zira, hürriyet, müraat-ı ahkâm ve adab-ı Şeriat ve ahlâk-ı hasene ile tahakkuk eder ve neşv ü nema bulur.”

Hürriyetin hakikî bir şekilde gerek şahsî hayatta gerekse içtimaî düzende gerçekleşmesi için “keyfi hareket”ten kurtulunması gerektiğini söyler. Zira istibdat ‘muamele-i keyfiyye’dir ve hürriyet ortamının varlığının en önemli göstergesi hâkimiyyetin millette olmasıdır. Hâkimiyet millette olduğunda kuvvet ‘rey-i vahit’te değil ‘kanundadır’. Dolayısıyla sû-i istimalatın önüne geçilebilir:

“Meşrûtiyet ile sû-i istimâlâtın ekser yolları münsed olur; istibdatta ise açıktır.”

Bediüzzaman “tekasüli olan tevekkül”ü, yani başkasına itimat edip sorumluluğu üzerinden atıp işi tamamiyle onun kontrolüne bırakmayı tercih eden insanın, eninde sonunda siyasî çalkantılar sebebiyle dininin ve dünyasının elinden kaçacağından korkacağını söyler. Kendine güvenemeyen ve çaresizlik içinde bulunan kişiler saadetlerini ancak yöneticilerinin cebinden bekleyecektir. Fakat artık “Eski hâl muhal, ya yeni hâl ya izmihlal”dir. Şimdi istibdatın kuvveti binden bire inmiş, zihinlerin aydınlanışı birden bine çıkmıştır.  

Nursî, şahsî hürriyeti açıklama sadedinde; “cüz’î irade”yi, imtihan, kaza ve kader gibi İslâmiyet’in en uç meselelerinin çözümünde referans olarak kullanır. Sosyal hayatta hürriyetin yerleşmesi ve demokratik zeminin oturmasını, meşveret ve şûrânın can bulması yolunda çaba göstermeyi esas alır, teşebbüssüz tevekkülü reddeder. Hak ve hürriyetlerin kazanılması yolunda mücadele etmekten kaçınıp, teşebbüssüz bir şekilde kadere tevekkülü tembellik bahanesi olarak tavsif eder. Âlemde yaygın bir İlâhî kanun olan sebeplere müracaat etmekten kaçınıp kulluk vazifesinde (sebeplere müracaat edip sonrasını Hak’tan beklemek düşüncesinde) tembellik göstermeyi, gerçekte İlâhî nizamın işleyişini reddetmek ve kâinatı tanzim eden meşiete/iradeye karşı cürüm işlemek olarak görür. 

Bediüzzaman için hürriyet demek insanın her ne sefahat ve rezalet isterse yapabildiği bir durum değil; belki şeriat adabıyla terbiye olmuş, giyinip süslenmiş bir şekilde insaniyete lâyık bir tarzda yaşamak demektir. Sefahat ve rezaletteki hürriyet, insanlığa lâyık olmadığından, ancak hayvanlıktır; şeytan gibi şer unsurların istibdadı altında yaşamak ve heves ve arzularını azgınca kamçılayan nefsin kontrolüne teslim olmaktır. Böyle, nefsinin ve hevesatının esiri olan kişilerin başkalarının hayat ve emniyetlerini karıştırmaları neredeyse kesindir. Çünkü nefis firavunlaşmaya meyyaldir ve sadece kendini düşünür. Umum halkta cari olan hürriyet, fertlerin hürriyetlerinin bir hülâsasıdır. Hürriyet denildiğinde ne kendine ne de başkasına zarar vermemek anlaşılmalıdır. Nefsine zarar vermek onu kötü alışkanlıkların eline teslim etmektir; başkasına zarar vermek demek meşrû hareketlerine kısıtlama getirmektir. Belki hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve te’dipten başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşrûasında şâhâne serbest olsun.” Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3:64) nehyinin sırrına mazhar olunsun. İnsandaki olan, hürriyetin yarısıdır; öteki yarısı başkasının hürriyetini bozmamaktır. Zira hayvanlarda bulunan vahşetli hürriyetle insanlarda bulunan hürriyeti ayıran kavşakta medeniyet ortaya çıkmaktadır. Medeniyet; asgarî müştereklerde birleşme ve kişinin fert olarak kendine saygı duyulmasını talep ederken başkalarına da saygı göstermesi ile yükselir.

Yekdiğerine saygı duymak ile hak ve hürriyetler arasında pozitif bir ilişki vardır. Kanunlar bu “saygı duyma ve hakkını teslim etme” temelinde tesis edilirler. Eşitlik (müsavat) fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır. Dünya saadetinin ve huzurunun esası olan asayişi muhafaza etmek ortak metin etrafında kabul ve boyun eğmekten geçer. İnsan, müşterek üreten yapısıyla medeniyet ortaya koyabilmiştir. İster laik olsun, ister dini olsun, öncelikle imtiyaz oluşturmayan hukuk sistemini tesis etmek esastır. Fakat bunun yetmeyeceği; insanları mutlu, birbirine karşı sevgi ve merhamet dolu, vatan ve milleti için hamiyetkârane hareket etmeye sevk eden, herkesin kalbinde bir polis gibi uyarıcı ve melek gibi iyiliğe telkin edici bir etki bırakan adalet duygusunun tesis edilmesi de lâzımdır. 

Zira laik hukukun yapısı gereği tesis edemediği bir şey olarak adalet duygusu insanda fıtraten vardır. İşte hürriyetin meşrûti (demokratik) yollarla kullanımı pozitif hukukla beraber (kuvvetin kanunda olması) adalet duygusunun (ne nefsine ne de bir başkasına zulmetmeme) yerleştirilmesiyle mümkün olacaktır.

Etiketler: bediüzzaman
Okunma Sayısı: 3583
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı