"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Gönüllü kulluk üzerine söylev

Mustafa Eren BOZOKLU
12 Mayıs 2018, Cumartesi
“Şeriat âleme gelmiş, ta istibdadı mahvetsin” -Bediüzzaman Said Nursî-

Muhafazakâr bir kraliyet memuru olan Etienne De La Boetiedaha 17 yaşında iken bir soru sorar: “Nasıl oluyor da bunca insan, bunca şehir, bunca ulus, halkın kendisine verdiği güçten başka gücü olmayan, katlanabildikleri sürece onlara zarar verebilen; sadece ona karşı gelmedikleri ve sineye çektikleri vakit onlara kötülük etmeyen kişilere tahammül edebiliyor?”

Esasında La Boetie insanların öngörü sahibi, cesaretli, karakterli, bilgili ve temkinli olduğuna kanaat getirdikleri kişilere itaat etmeye alışmalarını sorgulamakta; bu kişilere ayrıcalık tanıyarak iyi işlerle beraber kendilerine kötülük yapmalarına fırsat verecek derecede bir mevkii nasıl verebildiklerini merak etmektedir.

Tahliline insanların “güven ve istikrar”a olan meyillerinin onları myrmidon’laştırdığını1 söyleyerek başlar. Yönetilmekten ziyade artık baskı altında tutulduklarını gördükleri ve aşağılandıklarını işittikleri halde, insanlar bir şekilde korkuya kapılmaktadır. Ancak buna korku ve korkaklık demek mümkün müdür? La Boetie; “yüz kişi, bin kişi tek bir kişinin yaptıklarına ses çıkartamıyorsa, bunun adı ödleklik olamaz” der. Peki bu korkunç kötü eğilimin adını ne koymak gerekir; bu kötü durumun kaynağı nedir?

Tarihte, Perslere karşı bir avuç Yunanlı’nın verdiği mücadeleye benzer pek çok kahramanlıklar, zorbalığa ve tek bir kişinin egemenliğine karşı halkların kendi hürriyetlerini kazanma direnci göstermelerine dair pek çok örnek bulunabilir. Bu yiğitlik hikâyeleri gerçekten de fevkalâdedir. Ancak, La Boetie’nin asıl merak ettiği şey, Persvari bir saldırıya karşı hürriyetini kahramanca muhafazaya çalışan halkların; nasıl oluyor da her gün ve her yerde özgürlüklerini tırtıklayan, onlara hakaret eden, onları onların verdiği yetki ile baskı altına alan ve kendilerine zulmeden kişi ve idarelere karşı böylesine güçsüz ve çaresiz bir kitle haline geldiğidir.

Şüphesiz, bu durumlar sadece söylenti olsaydı, tarihte ve geçmişte kalmış olsaydı; her gün gözlerimizin önünde meydana gelmeseydi, buna inanmak zor olabilirdi. Ancak La Boetiebu durumun sıklıkla ortaya çıktığını ve bu halde iken yapılacak en iyi şeyin savaşmak değil, zorba idareye karşı korunmaya çabalamak değil; aksine ona karşı tepkisiz kalmak gerektiğini belirtir. “Zorbalar kendiliğinden bozguna uğrarlar; yeter ki ülke kulluğu kabullenmesin”. Zorla defetmek çoğu zaman mümkün olmaz veya çok büyük kayıplarla ancak mümkün olabilir. Esasında sadece ona kendimizden bir şey vermemekle hürriyetimizin yolu açılır.

“Bu efendinin sadece iki gözü, iki eli bir bedeni var ve şehirlerimizin sonsuz sayıda sakininden fazla bir şeyi yok. Bizden fazlası, bizi yok etmek için ona tanıdığımız imkânlardır. Bizi gözetleyen sayısız hafiyesini, yine bizden almıyor mu; bunları bizden almadıysa, buncamızı dövmek için bu kadar eli nerden buluyor? Üzerimizdeki erk, bizden gelmiyor mu?”

La Boetie 3 tür zorbadan bahseder. Kimisi halkın seçimiyle, kimisi silâhların gücüyle (fetihle) kimisi de hanedandan gelen verasetle bizlere hükmetmektedir. Fatih olanlar ülkeye fethedilmiş topraklar gibi davranırlar. Kral doğanlar genelde en iyileri olmazlar, fakat çocukluklarından ölümlerine kadar pederşahlığın tabiî sütüyle beslenirler. Kendi miraslarını kullanır gibi krallıklarını kullanırlar. 

Yetkisini halktan alana gelince; onun daha tahammül edilir ve mantıklı olması gerekir diye düşünülür. Herkesin üstüne yükselip gücü eline geçirdiğinde, ekseriyetle, adına büyüklük denilen şeyle şımarır ve artık bir daha oradan inmeme kararını alır. Halkın kendisine emanet ettiği gücü çocuklarına aktarılacak bir güç, bir miras olarak görmeye başlar.

La Boetie, işte bu tip idarecilerin, en kötüleri olduğunu söyler. “Bu uğursuz düşünceye kapıldıkları an, seçilmiş olanların, kötü eğilim ve gaddarlık noktasında bütün diğer zorbaları nasıl geçtiklerini görmek tuhaftır” der. 

İktidarlarını sağlamlaştırmak için kulluğu çoğaltmaktan ve kullarının zihninden ‘hürriyet fikri’ni kazımaktan daha iyi bir yöntem bulamazlar. Hangi tip olursa olsun zorba muktedirler arasında bir seçim yapmak gereksizdir. Fatih muktedirler halklarına, üzerlerinde bütün haklara sahip oldukları bir avmış gibi; seçilmiş zorbalar zapt edilmesi gereken bir boğaymış gibi, hanedan monarkları ise böyle olması çok tabiîymiş gibi davranırlar.

La Boetie, bu durumun devam edebilmesinin iki ihtimalle mümkün olduğunu söyler. Halk ya mecbur kalmış veya kandırılmış olmalıdır. Mecbur kalmaları veya kandırılmış olmalarından daha kötüsü halkın bu durumlarının bir alışkanlık haline dönüşmesidir. Alışkanlık, her konuda olduğu gibi gönüllü kulluk için de fazlasıyla etkilidir. Kulluğun acı zehrini iğrenmeden yutmamızı öğreten alışkanlıktır. Alışkanlık ve kralın verdiğinden beslenme, öğrettiğiyle yetinme durumunu kanıksayan halk, hürriyetinin tadını ve göz alıcı rengini unutur. Yeni nesiller, hiç tatmadıkları hürriyeti isteyemez ve ona olan ihtiyaçlarını hissedemez hale gelir. Gönüllü kulluk, adeta bir vatandaşlık vazifesi, bir ayrıcalık, bir yaşama biçimi halini alır. Halk, kendisine vurulmuş geme tahammül etmek zorunda olduğuna, hatta bunun iyi bir şey olduğuna ikna olmuştur.

Hipokrat, “Hastalıklara Dair” kitabında “Zorbalık altında halk ister istemez korkak ve kadınsı hale gelir” demektedir. hürriyetini kaybedenler, yürekliliklerini ve kahramanlıklarını da kaybeder.

Zorba iktidarlar cesurmuş gibi görünürler; ancak kendi güçlerinin ve iktidarlarının güvende olduğuna asla inanmazlar. Thrason, Pers kralına filleri ehlileştirdikleri için kendilerini cesur hissetmelerinin yersiz olduğunu söyler. Çünkü haksız muktedirin asıl gücü, kullarını alıklaştırmada kullandığı yöntemler ve kurnazlığıdır. Kurnazlık, siyasî maharet, ona en temel insanî değerlerden olan “güven”i kaybettirir. Öyle ki kendisini sevene ve onun için yırtınana karşı hep kuşku duyar; onu kandırana ve ihanet edene tamamen güvenmek ister.

Zorba iktidarlar; tiyatro, spor, oyunlar, gösteriler ve eğlencelerle, her türlü iletişim ortamını kullanarak halkı uyuşturur ve alıklaştırırlar. Kendi “decurialar”ını (hizmetçi memur, tüccar, siyasetçi, bilim ve san’at adamlarını) doyurarak, buğdayın çeyreğini, şarabın yedide birini ve halkın paracıklarını dağıtarak “Yaşasın” diye bağırmaya teşvik ederler. Bu semirtilmiş halk kesimi kendi mallarından sadece bir pay aldıklarını ve muktedirin önceden kendilerinden aldığını şimdi kendilerine pay ettiğini fark etmezler.

La Boetie’nin öngörüsüne göre bu muktedirleri savunan 5-6 kişiyi geçmez. Bu 6 kişinin etrafı, eyaletlerin yönetimi veya devlet gelirlerinin yönetilmesi için tutulan 6000 kişiyle çevrilidir. Onların altında, yüzbinleri bulan daha sefil bir güruh vardır. Kurnaz muktedir, kazanç paylarını dağıtarak kendisine destekçiler edinir. Ganimetten pay almak için Kurnazın altında küçük zorbalar olmak için fazlasıyla iştahlı kişileri bulmak zor olmaz. Bir kuralsız muktedire, bir zorbaya yanaşmak demek, iki elle kulluğun elini sıkıp kucaklamak demektir. Çiftçi, esnaf veya halk değildir ona ayrıcalıklı olduğunu hissettiren; belki etrafındaki yaltakçılardır. Bunlar sadece onun dediğini yapmak değil aynı zamanda onun istediği gibi düşünmek; hatta onun ne isteyeceğini ve ne düşüneceğini önceden kestirmeleri gerekir.

Ancak bu yaltakçılar, zenginlik toplamak için kulluk ettiklerinde sanki bir şeye sahip olabilecekleri zehabına kapılırlar. Halbuki, kendileri kendilerine sahip çıkacak durumda bile değildir. Zira hiç kimseye hiçbir mal, mülk, şeref ve yücelik bırakmayarak sömürme kuvvetini muktedire veren onlardır. Ne kadar iyi kimseler olsalar da erdemli kişilerin zorba muktedirlerin etrafında tutunabilmeleri imkânsızdır. Seneca, Thrasea ve Burrhuss gibi tarihî şahsiyetler bunun delilidir. 

Muktedirin etrafını sarmış kişiler birbirleriyle dost olamazlar, onlar ancak işbirlikçilerdir. Bu işbirlikçiler, zorba muktedirin bütün suçlarını yüklenmek üzere halkın hedefi haline gelirler. Halk, maruz kaldığı kötülüğün suçunu baştaki muktedire değil etrafındaki yaltakçılarına yükler. 

La Boetie, sözlerini her türlü baskıcı, zorba, antidemokrat muktedire karşı boyun eğmeyenlere müjdelerle bitirir: “Gözlerimizi göğe çevirelim” der, “eylemlerimize şahit olan ve hatalarımızı yargılayan Yüce Allah’a seslenelim. Egemen olarak adil ve iyi olan Allah’ın nazarında Zorba İktidardan  daha aykırı olan bir şey yoktur; muhtemelen Cehennemin dibinde onlar ve işbirlikçileri için korkunç cezalar hazırlamıştır”.

La Boetie, bu sözlerini daha onyedi yaşındayken, Fransa’da, Sarlat-la-Canéda’da söylemiştir.

(Not: Etienne De La Boetie’nin 1547 yılında yayınlanmış “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” adındaki eserinin Charles Teste’nin 1836’daki Transkripsiyonu esas alınmıştır.)

Dipnotlar:

1- Myrmidonlar: Kelime anlamı “karınca” olup Achilles’in liderliğinde Truva savaşına katılan savaşçı halk. Günümüzde komutanın verdiği emirleri sorgulamaksızın tam itaat eden asker veya liderini tereddüt etmeden ve sonucu düşünmeden takip eden kişileri tarif etmek için kullanılır.

Okunma Sayısı: 2007
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı