"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bu dâvânın yükü ağırdır, ancak şehitler kaldırır

10 Ocak 2018, Çarşamba
Hakikatin yolu çile, gözyaşı, sürgün, hapis ve şehitlikle bezenmiştir.

Terzi Mehmet Oğuz mütevazı, sessiz, sakin, kimsenin tavuğuna kış demeyen, kendi halinde biridir. Ruhu ulvî bir dâvâya şehit verilecek şekilde biçilmiştir. Bir yüzünde Bedir, bir yüzünde Uhud, her yerinde cüz cüz hüzün görünür. Uhud’dan kalma bir resim gibi sokaklarda gezer. “Buraların yabancısıyım. Gitmeye geldim, fazla kalacak değilim” der gibi kırgınca kalblerden geçer. Tepeden tırnağa nura bürünmüş melektir. 

Terzi model kullanır. Terzi Mehmet şehid ve şakird modelidir. Ustası Bediüzzaman, kumaşı Uhud’dandır. Bediüzzaman’ın çıraklığını yapar. Risale okuya okuya elbise diker. Elbiselerin yanına Üstadın diktiği Risaleleri de koyar. Değil mi ki hepimize en çok yakışan elbisedir Risale. Tek iğnesi ve kalemdir. İğneyle kumaş, kalemle insan örer. Ne var ki bir gün iğnesi de, kalemi de kırılır. 

1960 ihtilâlinden kısa süre öncedir. Kelle koltukta, kefen boyunda yaşanan günlerdir. Korku kol gezmektedir. Herkes gölgesinden bile çekinmektedir. Avukat aranır, fakat korkudan kimse kabul etmez. Kabul edenleri de bizimkiler beğenmez. “Bizim avukatımızın seccadesi çantasında, kellesi koltuğunda, para için çalışmayan birisi olmalı.” Bekir Berk böyle dâvâlar için biçilmiş kaftandır. Yanında seccadeyle birlikte kefen de taşımaktadır. Yine de kaç lira istediği sorulur. Nur’un şimşeği parlar. “Bu ağabeyler bu hizmet için kaç para aldılarsa, bana onu verin yeter” deyip dâvâyı karşılıksız alır. İdamla yargılanan mazlûmlar Berk’in muhteşem savunmasıyla beraat eder. Risaleler iade edilecektir.

Mehmet Oğuz sevinç içindedir. Dünyalara değişemediği, hayatını adadığı Risalelerine kavuşacaktır. 7 Ocak 1961 tarihinde kitapların geldiği bildirilir. Savcılığa koşar. Kitapları alıp, sırtlar. Sanki dünyayı sırtına almıştır. Sanki dünya Mehmet’in sırtında dönmektedir. Mehmet çekilse, dünya kendinden geçecek, ruhu çekilecek, kıyamet gelecektir. Herkesin bir kıyameti vardır. Hasan isen Yezidlere, Mehmet isen Komiser Şükrülere hazırlan. Mehmet hizmette hep en önde, her daim hazır kıtadır. Gözünü budaktan, sözünü dudaktan esirgemez. Adliyeden çıkarken Komiser Şükrü ile karşılaşır. Şükrü kinden kudurmaktadır. Nasıl olur da mürteci Mehmet (!) serbest bırakılır. 

 - Ne o Mehmet?

 - Kitaplarımız iade edildi, götürüyorum. 

 - Getir o kitapları, yeniden takibat var. 

 - Ben götüreyim, sen gel al. 

Bu ulvî dâvâya bir baş feda etmeden olmaz...

Mehmet, tartışmanın ardından Adliye’den ayrılır. Dükkâna varır. Risaleleri vitrine yerleştirir. Az sonra dükkân sahibi Ekrem gelir. Nurlar’a muhaliftir. Kitapları kaldırmasını ister. Mehmet kabul etmez. İkna edemeyeceğini anlayınca taktik değiştirir, yumuşar. “Kitapları kaldırırsan bir yıl kira almam” der. Mehmet bildiğin Mehmet. Ucunda ölüm de olsa o Nurlar orada kalacaktır. 

Akşam olur. Orucunu açar. Aklı Komiserdedir. Mehmet Büker ile buluşur. “Beni karakola çağırdılar, gideceğim.” Büker güngörmüş biridir. Böyle zamanlarda neler yaşanabileceğini bilir. “Mübarek, sabah olsun hayr olsun, gece vakti gitme…” Fakat nafile. Kader hükmünü vermiştir bir kere. Mehmet ısrar eder. “Bunlar adam mı yiyecek!” Söz uzadıkça uzar. Nihayet elini masaya vurur, kaderin hükmünü ifşa eder. “Abi! Abi! Bu ulvî dâvâya bir baş feda etmeden olmaz.”

Büker işin kendisine de uzanacağını hisseder, kaçar. Mehmet karakola gider. Sorguya çekerler. İstedikleri cevapları alamayınca kafasına, koluna, karnına coplarla, yumruklarla, tekmelerle insafsızca vururlar. Başını betona vura vura yaralarlar. Dişlerini kırarlar. Sonuç alamayacaklarını anlayınca iki polise Mehmet’i evine götürmelerini söylerler. Polislerin kollarında sürüklenircesine karakoldan çıkarılan Mehmet yolda fenalaşır, yığılıp kalır. Polisler vefat ettiğini zannedip, kaçarlar. Bu arada kalabalık toplanmıştır. Mehmet’in ağabeyi de oradadır. Kardeşini baygın halde görünce şok olur. Soluk soluğa hastaneye götürür, ama artık çok geçtir. Terzi vefat eder. 31 yaşındaki Mehmet şehit kardeşi Hafız Ali’ye, şehit Üstadına ve Peygamberine (asm) hicret eder. 

Nazilli yıkılır. Nur Talebeleri mevtayı alırlar. Yüzündeki örtüyü açarlar. Mehmet şehit makamında gülümsemektedir.   

Mehmet’i Büyük Camiye getirirler. İhtimal ki Nazilli, Nazilli olalı böyle kutlu mevta görmemiştir. Önde yağmur melekleri, arkada melek yüzlü Nur Talebeleri saf tutar. Ne kalabalık bir cenaze bu, aman ya Rabbi, aman ya Rabbi… Namaz biter. Şehitliğine şehadet edilir. Tekrar omuzlara alınır. Eğriboyun Kabristanı’na varılır. Kutlu bir hazine gibi toprağa bırakılır. Kabristanın keyfine diyecek yoktur. “Benim neyim eksik Isparta ve Denizli Kabristanı’ndan? Onların Şehit Asım’ı, Hafız Ali’si varsa benim de Terzi Mehmet’im var. Bu şeref de bana yeter.” Yağmur kabristana bakıp bakıp ağlamaktadır. Hey kara bulut, senin hiç kalbin bu kadar kanadı mı? Asım ve Hafız Ali’den sonra hiç bu kadar ağladın mı?

Terzi Kuşu ağaç yaprağını dikerek yuva yapar. Mehmet Terzi kuşlarıyla meslektaştır. Kuşlar meslektaşını uğurlamaya gelmiştir. Binlerce kuş kabrinin üzerinde dakikalarca sema eder. Kim bilir belki de sema eden kuşlar Terzi Mehmet’e Cennet elbiseleri dikmiştir, Cennete götürmeye gelmiştir. 

Okunma Sayısı: 3275
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Gündüz Alp

    10.1.2018 12:10:00

    Sevgili Mustafa bey kardeşim, Oğuzun Kayı boyundan Anadolu'ya gelerek Söğüt/Bilecik'te çadır kuran Osman Bey ve obası, "kuru bir cihangirlik dâvâsı için" değil yazınızda bahsini ettiğiniz "ulvî ve kutsî dâvâ" için çadır kurmuşlardı. Şeyh Edebâli'nıi ocağında ve kucağında pişen bu dâvâ erleri ve muhabbet fedaileri, aynı ocağın mânâ erlerinden Yunus Emre'nin "Bu yol uzaktır, menzili çoktur/Geçidi yoktur, derin sular var" demesine mukabil yollarına devam ettiler. Yolun encâmı bellidir. Ya Hafız Ali gibi Üstadına bedel şehit yahut Asım Binbaşı gibi istikamet şehidi olmak. Şimdilerde "fırkacılık" yapmayı "kutlu dâvâ" diye "müfritlere" şırınga etseler de neticede yine Tapduk'un dediği "bizim Yunus"un ifadesiyle "Ha kuru bir ekmektir (yahut emektir)." "Ustası Bediüzzaman, kumaşı Uhud'dan, Bediüzzaman'ın çırakları" olan Nur talebelerini rahmet, minnet ve şükran duâlarıyla yâdediyoruz. "Dâvâ" odur, "dâvâ erleri ve muhabbet fedaileri" onlara denir. Gerisi "ha kuruca emektir." Muhabbetle.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı