"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bu salâlar bana hep seni hatırlatıyor Ziya Dilek!

11 Ocak 2017, Çarşamba
İnebolu Nur Talebelerinin en önemli simalarından Ziya Dilek 1901 yılında dünyaya gelir.

İnebolu Nur talebelerinin en önemli simalarından Ziya Dilek 1901 yılında İnebolu’nun Karaca Mahallesinde dünyaya gelir. Eşraftan ve memur kesiminden abid ve abide bir şahsiyettir. Rüştiye mezunu, kibar, beyefendi, ilim ve irfan sahibi biridir. İbrahim Fakazlı’nın ifadesiyle güzel hattıyla Risale-i Nur’u yazan ve tasavvufi menakıp ile şöhret bulan, okuduğunu anlayan biridir.  

1930’lu yıllar ezan, Kur’an gibi birçok kutsalın yasaklandığı; dergâh, tekke, medrese, cami gibi dini kurumların kapatıldığı, dinin hayattan çıkarılmaya çalışıldığı zor yıllardır. Ziya aralarında Salih Uğurtan ve Gülcü Hüseyin’in de bulunduğu birkaç arkadaşı ile sık sık bir araya gelir. Eski dini kitapları okurlar. Kıyamet alametlerinin yavaş yavaş çıkmaya başladığını, Deccal ve Mehdi’nin gelmesinin yaklaştığını düşünürler. Bunun için Mehdi ordusuna hazırlık yaparlar. Harp aletleri depolamaya başlarlar. Kocaman kılıçları biletirler. 

Üstadı ziyareti

O günlerde İnebolu’da bir söylenti dolaşmaktadır. Kastamonu’ya bir Hoca gelmiştir. Merdiven altı gibi bir yere hapsedilmiştir. Çeşitli işkencelere maruz bırakılmaktadırlar... 

Bahsedilen hoca Bediüzzaman’dır. 

O günlerde eşi Serfiraz Hanım Çatalzeytin’de ikamet etmektedir. Ziya Dilek’e bir mektup yazar. Gördüğü rüyadan bahseder. Kastamonu’da bir Hoca Efendi vardır. Elindeki kitabı göstererek ‘Bunu sen oku, eşin Ziya da yazsın” demiştir.  

Ziya, bir hocanın varlığından haberdardır fakat onun Bediüzzaman olduğunu bilmemektedir. Bu rüya üzerine Üstadı ziyaret etmeye karar verir. Kastamonu’ya gelir. Bir gece otelde kalır. Heyecandan sabaha kadar uyuyamaz. Sabah ezanı ile yataktan fırlar. Nasrullah Camiine gider. Kendisini Üstada götürecek Selahâddin ismindeki genci bulur. Selahâddin “Üstad sabaha kadar uyumaz. Dua eder. Namazdan sonra iki saat uyur. İki saat sonra gidelim. Üstadı devamlı izledikleri için dikkatli olalım” der. 

Gerçektende Üstad sıkı bir gözetim altındadır. Evi karakolun karşısındadır. Bir bekçi devamlı gözetlemektedir. Ziya ve Selahâddin büyük bir dikkat ve cesaretle adeta duvarlara sürtüne sürtüne Üstadın kapısına varırlar. Kapı ipinin dışarı sarkık olduğunu görürler. Ziya sevinir. Çünkü Üstad misafir kabul edeceği zaman ipi dışarı sarkıtır. 

İpi çekerler. İçeri girerler. Fakat Üstad Hazretleri evde yoktur. “Eyvah! Hocayı göremeyecek miyim!” diye kahrolur. Selahâddin sakinleştirir: Üstad sabah kalkınca ibriğini alır. Honsalar Çeşmesine gider. Suyunu kendi doldurur. Parmağını sokar diye kimseye doldurtmaz…

Beklemeye başlarlar. Biraz sonra Üstad gelir. Hemen ellerine uzanır. Hasretle öper.

Üstad bir sandalye göstererek oturmasını ister. 

“İsmin ne? Nereden geliyorsun?”

“İnebolu’dan geliyorum. İsmim Ziya.”

“Ya! Sen Ziya mısın?” diye birkaç kez tekrarlar. 

Ziya, Üstadın “ziya” ibaresini ışık manasında kullandığını anlayınca “inşallah himmetinizle” diye cevap verir. Üstad da tebessümle mukabele eder. 

Üstad rafa uzanır. Ayetü’l Kübra Risalesini alıp Ziya’ya verir. “Sen yaz. Hanımın okusun” der. Böylece Serfiraz Hanımın rüyası gerçekleşmiş olur. 

Üstad bilahare elif tevafuklu 29. Söz Risalesini çıkarır. Ziya’ya döner: Ziya, leblebi, üzüm ve fındığı karıştırsan ve yere saçsan nasıl düşer? Ayrı ayrı cins olarak mı karışık olarak mı düşer?

Karışık olarak düşer Üstadım, der Ziya.

Emin olun, bu kitap sonradan anlaşılmıştır, der. Sayfadaki tevafukları gösterir: Bak şuradan şuraya, şuradan şuraya müellifin adı ve doğum tarihi…

Üstad konuyu rızık bahsine getirir: 

Allah isterse her şeyi sebepsiz ihsan eder. Fakat o zaman insanlar çok tembel olurlar. Her şeyi sebep perdesi altında yapıyor. Benim de bir tavuğum var. Günde üç yumurta yumurtlar. Bu Risalelerde de vardır. Fakat sonradan münkirlere karşı adetullaha uygun olsun diye ben bu üçü iki olarak yazıyorum.

Benim çok sevdiğim bir talebem vardı. Adı Süleyman. Çok saf bir adamdı. Kıra gitmiştik.  Üç gün kalacaktık. O ‘Üstadım dua eder, ben âmin derim. Cenab-ı Hak bize ekmek gönderir’  dedi. Bir ağacın altındaydık. Ben dua ediyordum, o ‘âmin’ diyordu. Birden gaybi bir el başımı tuttu ve çevirdi. Baktım ağacın çatalında bir ekmek! ‘Süleyman’ dedim, ‘Gel, al’. O da aldı ve yedik. İşte bunun gibi safi kalp kulların hürmetine Allah sebepler perdesini kaldırır. Ama esas rızık sebeplere bağlıdır…

Bediüzzaman’ın fareleri

Sohbete Çaycı Emin de katılır. Ziyaret bitince Çaycı Emin,  Ziya’ya “İçeride bir şey dikkatini çekti mi?” diye sorar: Fare tıkırdadı da öyle sizi yol verdi değil mi? 

Evet, ama bu mümkün bir şey. Her evde fare bulunur, diye cevap verir Ziya.

Yok, fare tıkır tıkır yapar, öyle yol verir. Sana da öyle yaptı. Bundan önce de öyle olmuştu, der Çaycı Emin.

Üstad farelerini çok sever. Kendisine dostluk ederler. Denizli Hapsine giderken Çaycı Emin’e vasiyet eder. “Emin, farelerimi aç bırakma” der.

Üstad halden anlayan biridir. Misafirlerine bu zamanın cihadının topla, tüfekle değil, manevi kılıçla olacağını söyler. “Kardaşlarım, maddi kılıçlar kınına girsin. Artık zamanın mücahedesi manevi kılıçlarladır” diyerek birer kitap verir. 

Deccalın eşeği

Ziya, hadiste deccalın eşeğinin kulaklarının filkulağı gibi kocaman olacağı, ayaklarının yumuşak olacağı, yürürken de arkasından şiddetli bir ses ve pis bir koku bırakacağı rivayetini Bediüzzaman’a sorar.  

Üstad izah eder: Kardaşım, şu bildiğiniz otomobil bir parça o tarife benzemiyor mu? Bunun da kapıları filkulağı gibi, ayakları (lastikleri) yumuşak ve giderken arkasından hem pis bir koku, hem de ses çıkarıyor…

Misafirler şaşkındır. Dışarı çıktıklarında birbirlerine sorarlar: Yahu Hoca Efendi bizim kılıç bilediğimizi nereden biliyordu?.. 

Ziya’nın dünyası değişmiştir. Hayata başka bir cepheden bakmaya başlar. Şahit olduğu güzellikleri anlatmaya başlar. Artık Deccal ve Mehdiyi tanımaktadır. 

Ziya ve arkadaşları kılıçları kınlarına koyarlar. Kalemleri çıkarırlar. Nefes nefese Risale yazmaya başlarlar. Muhtaç gönüllere ulaştırırlar. 

Bir yol hikâyesi

Ziya bir taraftan Nur hizmeti yaparken bir taraftan da memuriyete devam etmektedir. Bir gün tayinini Ilgaz’dan İnebolu’ya aldırmak için Kastamonu’ya gelir. O günler zor günlerdir. Dini hayat üzerinde yoğun baskı vardır. Kılık kıyafet Kanunu çıkarılmıştır. Şapka zorunlu hale getirilmiştir. Ziya de mecburen şapka takar. 

Üstad hasreti cayır cayır yakmaktadır. Ortam gergin olduğundan ve Üstada şapka ile görünmek istemediğinden fark edilmeden Ilgaz’a dönmek ister. 

Otobüse biner. Otobüs Ilgaz üzerinden Ankara’ya gidecektir. Tıklım tıklım doludur. Az sonra karakolun önünde durur. Ziya Üstadı görür. Bunu hiç beklememektedir. Üstadı otobüsle Denizli’ye göndermek istemektedirler. Üstad itiraz eder. “Madem siyasi bir mücrimim. Beni hususi araba ile göndermeniz lazım değil mi?”, der. Nihayet Saffet isimli polisle otobüse biner.

Ziya şok olur. Zira Üstada selam veren karakolu boylamaktadır. Kendini gizlemeye çalışır. Fötr şapkayı yüzüne doğru çeker. 

Saffet “Lütfen şu yaşlı hocaya yer verelim.  Ankara’ya gidecek”  deyince ön koltuktaki lise talebesi başı açık bir kız yer vermek ister. Üstad kabul etmez “Sizi kaldırmaya hakkım yok” diye nazikçe cevap verir. Bunun üzerine Ziya’nın yanındaki asker yer verir. Üstad artık Ziya’nın yanındadır. Güneşin ziyası da öyle değil midir? Sen ne kadar kaçarsan kaç seni bulmaz mı? Sen güneşe ne kadar uzak olursan ol o sana daima yakındır. Zaten güneş balçıkla sıvanmaz ki. 

Üstad Ziya’nın yanına oturur. Ona bakar. Kulağına eğilir: Kardeşim senin ismin nedir?

Ziya’da şartel inmiştir. Kısık bir sesle “Ziya” der.

“Sen Ziya mısın? Sen bizim Ziya mısın?” der. Ziya ağlayarak “evet, efendim” der.

“Kastamonu’ya kadar geldin de beni yolcu etmeden mi gidecektin? Kastamonular namına beni yolcu etmeye mi geldin” der. 

Ziya çok utanır. Ne söyleyeceğini bilemez. Korkuya bir de utanç eklenmiştir. Üstündeki yük arttıkça artar. 

Üstad bu sefer Saffet’e döner: Bana bir kalem, kâğıt bul.

Saffet istenilenleri getirir: Buyurun Hoca Efendi…

Üstad kâğıda bir ayet yazar. Saffet’e seslenir: Siz menzilimi bastığınızda ben ne okuyordum?

“Efendim siz daha iyi bilirsiniz Hoca Efendi Hazretleri”

Üstad, ben ‘Rabbinin hükmü gelinceye kadar sabret. Muhakkak Sen bizim himayemiz altındasınız’ ayetini okuyordum,  diyerek kâğıdı katlar, yavaşça Ziya’ya verir: Bunu arkadaşlarına verirsin. Arkadaşlarına müjde ver. Mahkûm olmayacağız. Ya mütareke ya da musalaha edecekler. 

Ziya şaşkındır. Bunu nasıl yorumlamalı şimdi? Zira kendisi henüz tevkif edilmemiştir. 

Leyle-i Kadrin kadrini bilmek

Üstad, Ziya’ya döner. “Şoför Efendiden bir şey rica etsek kabul eder mi?” der. 

Ziya şoföre sorar. Şoför temiz biridir. Kabul eder. 

Güneş insan Üstad ayağa kalkar. Yolculara dönerek konuşmaya başlar: 

Kardeşlerim! Herhangi birinize deseler ki bu gün beş sarı lira kazanmak ister misiniz? Size kolay bir iş teklif edip karşılığında çok büyük para verseler memnun olmaz mısınız? 

Yolcular “Memnun oluruz hoca efendi”, derler. 

“Elbette herkes kabul eder. Beş lirayı kazanmak için bütün enerjinizi sarf ederdiniz değil mi? Öyle ise sonsuz, nihayetsiz ucu bucağı bulunmayan bir yer için şimdiden dağarcığınızda azık ayırsanız olmaz mı? İşte ağleb-i ihtimal (büyük ihtimal) bu gece Leyle-i Kadirdir. Şimdi üç ihlâs, bir Fatiha, bir Ayetü’l Kürsi okusanız, dağarcığınıza azık hazırlasanız olmaz mı? Sair günler okunan Kur’an’ın her bir harfine on sevap, Ramazan’da on bin, Leyle-i Kadir’de otuzbin sevap vardır. Bu beş altından daha kıymetli değil mi? Dinde cebir yoktur, ben sizden rica ediyorum”. 

Hapishaneye güneş doğuyor

İftar vakti gelince mola verilir. Ziya Üstadın ardında akşam namazı kılar. Ardından iftar için mendilleri yere sererler.  Ziya’nın yanında ekmek ve incir vardır. Üstad, Belediye tarafından azık olarak verilen köfte ekmeği Ziya’ya verir. Ziya’nınkini kendine alır. İnciri soyup yedikten sonra Ziya’ya “aç ağzını” deyip kabuklarını bırakır. 

Ziya incir kabuklarını ağzına aldığı an içinden “Tamam hapı yuttuk; bu iş bitmiştir. Artık kurtuluş yok” der. Nitekim Saffet, Üstad’la Ziya’nın samimiyetinden şüphelenerek Ziya’yı karakola bildirmiştir.  Ilgaz’a iner inmez karakola çağrılır. Komiser Ziya’yı tanıdığı için “sabah gelirsin” diyerek gönderir.  

Sabah olduğunda teslim olur. Karadenizli hâkim el yazması Risaleleri göstererek “Ha bu kitapları sen mi yazdun?” der. Ziya “evet” diye cevap verince “Sen yanduun!” der. Eline bir kitap alarak “Bu kitap da senin evinden çıkmış. Bu kitabı da sen mi yazdun?” diye sorar. Ziya “evet efendim” deyince hâkim tekrar gürler: Yanduuun!...

Hâkim, Yirminci Mektup Risalesini alır, yere fırlatır. ‘Bunda bir şey varsa çarpsın beni” diye bağırır. Ziya bu saygısızlığa dayanamaz: Beyefendi dikkat et. Yere çaldığın eser Kur’an’ın tefsiridir. Allah’tan kork. Bundan evvel şu şu memuriyette bulundum. Şu kadar mektep okudum. Senin oturduğun o koltuğa oturursam senden daha iyi ifade almasını bilirim. Böyle hakaret edemezsin!...

Beklemediği bir tepkiyle karşılan hâkim o hınçla Risaleleri sağa sola savurmaya başlar. Bu durum Ziya’nın daha da ağrına gider. Fakat buğz etmekten başka yol kalmamıştır.

Hâkim, Ziya hakkında tutuklama kararı verir. On iki nur talebesinin bulunduğu İnebolu Hapishanesine gönderilir. Ziya, talebelere Üstadın selamını söyleyerek kendisine verdiği kâğıdı uzatır. O ana kadar zorlu hapis şartları nedeniyle aralarında bazı tatsızlıklar olan talebeler tartışmaları bitirirler, ferahlarlar. 

Salât-ı Tefriciye’nin gücü

Ziya, hâkimin Risalelere karşı tavrı karşısında “Sabaha kadar sağ çıkmasın”, diye beddua eder. Tokat yemesi için Salât-ı Tefriciye duasını kardeşler arasında dağıtır. Herkes hissesine düşen parçayı okumaya başlar. Hâkimin başına musibet geleceğinden emindir. Ertesi sabah hâkim sapasağlam işe gelince çok şaşırır. “Yahu bu adamın ölmesi lazımdı. Bu nasıl işe geliyor? Salât-ı Tefriciye hak olduğuna, bu da Kur’an’a hakaret ettiğine göre bu işte bir sakatlık var!” diye iç geçirir.

Saat dokuza doğru birden hükümet binası karışır. Bağırmalar, çağırmalar, koşuşturmalar birbirini takip eder. İki-üç odacı bir sedye ile koşuşturmaktadır. Nur talebeleri parmaklıklar arasından olanları seyretmektedir. Hâkimin sedyeye konulup hastaneye götürüldüğünü gören Ziya “Bu iş tamam! Salât-ı Tefriciye tesirini gösterdi” der. 

Hâkim güne normal başlamıştır. Saat dokuza doğru birden odasında fenalaşmıştır. Olduğu yere yığılıp kalmıştır. Hastanede uzun süre komada kalır. Fakat hastalık teşhis edilemez. Yaklaşık on gün sonra kendine gelerek işe döner. Ziya gene şaşkındır. Bu adamın oradan sağ çıkmaması lazımdır. 

Celcelutiye Üstadın sürekli virdidir. Fakat zulümlere karşı beddua niteliği taşıyan iki satır vardır ki yapılan bütün zulümlere rağmen onları hiç okumaz. Eskişehir’de kendini ziyaret eden Binbaşı Reşat Beye “Kardeşim, ben bu satırları okumuyorum. Yoksa bu zalimlerin bin tanesinin canını bir günde cehenneme gönderirim. Hiçbir talebemin de elini kana bulamam!” der.  Celcelutiye’dekine benzer sırlar salât-ı tefriciye’de vardır.  

Hâkim yaptığı hatanın farkına varır. Özür diler. Halini düzeltir.  Fakat Ziya’nın aklı hala salât-ı tefriciyenin etkisini neden tam göstermediğinde kalır. Aradan yirmi otuz yıl geçer. Hapis arkadaşlarıyla hatıraları yâd ederlerken hâkim olayı aklına gelir. “Arkadaşlar okuduğumuz tefriciyeler tamdı. Hâkimin ölmesi lazımdı. Ben bu işi anlayamadım” deyince İbrahim Fakazlı gülerek “Ben kendime düşen hisseyi okumamış, onun yerine başka dua okumuştum” diye cevap verir. Ziya şaka yollu bağırır: Vay seni gidi hain seni. Demek bu iş senin başının altından çıktı. Yoksa Kur’an’a ve Risale-i Nur’a hakaret ne demek olduğunu o adam görecekti!...

Denizli Yollarında

Ziya devlet memuru olduğu için endişelidir. O günlerde bir rüya görür. Üstad bir jet uçağı gibi gelip yüzüne bir tokat vurur. “Korkma!” diyerek geldiği gibi Denizli tarafına doğru uçup gider. 

İnebolu Hapsindeki talebelerin arkasından Ziya’yı da Denizli Hapsine sevk ederler. Üstad gelenlerin yüzünü okşayarak iltifat eder. Sıra Ziya’ya gelince “Ziya senin de gelmen lazımdı. Korkma! Korkma! Senin gelmen daha hayırlı oldu” diyerek rüyadaki gibi şefkatle yüzüne vurur. Böylece rüya gerçek olur. 

Üstad, daha Denizli Hapsine gelmeden namı yayılır.  Onu değişik vesilelerle tanıyan veya ismini duyanlar mahkûmlara Üstadı anlatırlar: Üstad başka hocalara benzememektedir. Kalpten geçenleri bilmektedir… 

Bu gibi iltifat içeren sözler vesilesiyle daha Üstad gelmeden mahkûmlar arasında muhabbet hâsıl olmaya başlar. “Bu hoca efendiden dua alıp, istifade etmeye çalışalım” derler.

Üstad çocuk koğuşunun bitişiğindeki bir odada kalır. Bir gün hava almak için bahçeye çıktığında mahkûmlar demir parmaklıkların ardından hallerini arz edip dua isterler, “Hocam bize dua et’ derler. Üstad duymamış gibi yapar, cevap vermeden geçer. Aynı şey bir başka gün yine tekrarlanır. Üstad yine cevap vermez. Üçüncü defa tekrarlanınca “temizlenin” demekle yetinir. 

Bunun üzerine Koğuş ağası Beylerbeyli Süleyman Hünkâr “Ulan çabuk söyleyin.  Hanginiz pissiniz?” diye mahkûmlara bağırır. Topal bir mahkûm çekinerek “Ben 3 aydır yıkanmadım” deyince yaka paça götürüp yıkarlar.  

Bir müddet sonra tekrar dua isterler. Üstad bu defa namaz kılmalarını söyler. Mahkûmlar “biz namaz kılmasını bilmiyoruz” deyince “Yakında buraya benim talebelerim gelecek. Onlar size öğretecek” der. 

Nur yolcuları Denizli Hapsinde

Beklenen gün gelir. İstanbul, Kastamonu, Isparta gibi şehirlerden Nur talebeleri hapse getirilir. Yirmiyedi kişilik ilk kafile ikindi namazında hapse girer. Eşyaları bir kenara koyup abdest alırlar. Gönenli Mehmet Efendi imam olur. Namaz bittiğinde şaşkına dönerler. Eşyaları ortadan kaybolmuştur. Mesele anlaşılır. Hünkâr’ın emriyle eşyalar nur talebelerinin kalacağı odaya yerleştirilmiştir. 

Tesbihattan sonra nur talebeleri grup halinde demir parmaklıkların önünde toplanırlar. Giriş kapısı ancak bir kişinin girebileceği kadar dar, uzun ve karanlıklı bir dehlizi andırmaktadır. Kimse önden girmeye cesaret edemez. İbrahim Fakazlı “Ya Allah! Bismillah!” diyerek içeri girer. Duvara sürtüne sürtüne öteki uçtan çıkar. Tünelin öbür ucunda Nur talebelerini bekleyen Hünkâr ve on tane fedaisi vardır. Bunların yanında doksan mahkûm hazır kıta beklemektedir. 

Fakazlı’nın ardından Nur talebeleri birer birer tünele girerler. Tünel çıkışında beklerler. Herkes gelince Hünkâr öne geçer. Misafirlere “takip edin” der. Az ileride özel bir koğuşun kapıları açılır. Burası Hünkâr tarafından nur talebeleri için hazırlanmıştır. Ranza şeklini hatırlatan betonların üzerlerine birer tahta konulmuştur.  Yataklar kıble esas alınarak ayarlanmıştır.  Herkesin eşyası kendine verilen yatağın başına özenle bırakılmıştır. Ranza olarak kullanılacak her tahtanın ayakucunda bir mahkûm hizmetçi edasıyla diz çökerek beklemektedir. 

Nur talebeleri şaşkındır. Beklemedikleri bir manzara ile karşı karşıyalardır. 

Herkes yataklarının başına geçtikten sonra Hünkâr konuşmaya başlar. Üstad hazretlerinden dua talep ettiklerini, kendilerine talebelerinin gelip namazı öğreteceğini söylediğini, bu yüzden günlerdir nur talebelerini beklediklerini anlatır. 

Her yatağın ayakucunda bulunan mahkûmları kastederek “bunlar her istediğinizi yapacaklar, işinizi görecekler. Buna karşı siz de bunlara namazı öğreteceksiniz. Bunlar öğrendikten sonra yerlerine yenileri gelecek” cümleleri ile sözlerini tamamlar. 

Hapishane Medrese-i Yusufiye ve mescide döner

Mahkûmlar Nur talebelerine “Hocalar” derler.  Hizmette de, hürmette de kusur etmezler. Namaz kılmasını ve Kur’an okumasını öğrenirler. Kısa sürede bütün mahkûmlar namaza başlar. Böylece hapishane bir Medrese-i Yusufiye ve mescide döner. 

Mahkemeye gidip gelirken halk Üstadın elini öpmeye gelir. Bunlar arasında doksan yaşında beli bükülmüş bir ihtiyar da vardır. O da hiç çekinmeden Üstadın elini öper. Tahtakurusu lakaplı Hapishane Müdürü bu durumdan rahatsız olur. “Onun elini öpeceğinize benim ayaklarımı öpün” der. 

Tahliye

Tahliyeden 20 gün önce Üstad Nur talebelerine mektup yazar. “Yakında hepiniz birbirinizden ayrılacaksınız. Hasbelkader birbirinizi gücendirmişsiniz. Onun için helalleşin” der. 

Müjde gerçekleşir. Nur talebeleri 15 Haziran 1944 tarihinde 12. kez hâkim karşısına çıkarlar. Ali Rıza (Balaban) ve diğer hâkimler olayda suç unsuru olmadığını belirterek başta Üstad olmak üzere oy birliğiyle bütün nur talebelerinin beraatına karar verirler. Beraat kararında Ziya Dilek “İnebolu, Karaca Mahallesinden, Mustafa oğlu, 317 doğumlu, Hususi Muhasebe Varidat Memuru, 05.10.1943’den beri mevkuf, sabıkasız” şeklinde takdim edilir. 

Hapisten çıktıktan sonra Nur talebeleri Üstadlarının belirttiği şekilde helalleşerek memleketlerine dönerler. Nur hizmetini gittikleri yerlerde kaldıkları yerden yapmaya devam ederler. 

Ziya da İnebolu’ya döner. Muhasebe-i Hususiye (Özel İdare) Müdürü olarak Tosya’ya tayin edilir. Burada da Nur hizmetine devam eder. Tosya’da hizmetin tohumları atılır. 

Üstadın yanına hicret

Ziya Bey, eşi Serfiraz Hanımla yengeli, dengeli, nurlu, huzurlu bir hizmet hayatı yaşarlar. Ziya rahatsız olduğu zamanlarda eşi kendisine Risale okur. Mehmet Feyzi Efendi ile sıkı aile dostu olurlar. Üstad hasretini Feyzi Efendi ile gidermeye çalışırlar. 

Günah varlığın hukukuna tecavüzdür. Namaz Allah’ın hukukudur. Allah’ın hukukuna riayet etmeyenin kullarınkine riayet etmesi beklenmez.  Bunun için Üstad en çok namaz kılmak, tesbihat yapmak, büyük günahlardan kaçınmak, Risale yazarak ilim tahsil etmek üzerinde durur. 

Ziya’ya Üstadın en büyük mirası namaz olmuştur. O da elinden geldiğince mirasa sahip çıkar. 16.11.1979 tarihinde Cuma namazı için abdest almaya başlar. Sular Kasım yağmurları gibi ipil ipil azalarını okşamaktadır. Rahmet yağmurları kalbini sıvazlamaktadır. Bu ilahi güzelliğe Cuma salâları da katılır. Ziya aynı güzellikle cevap verir. O da salâlara katılır.  

İnebolu’da salâlar okunmaktadır. Salâlar Ziya’yı Rabbine, Sevgiliye (sav) ve Üstadına çağırmaktadır. Bu salâlar dinleyeceği son salâlardır.    

Bu salâlar bana hep seni hatırlatıyor

Salâda müezzine eşlik ederken birden fenalaşır. Hanımına Yasin okumasını söyler. Hanımı salâ makamında Yasin okur. Salânın tadı kalbinin damağında kalmıştır. Biraz rahatlayınca ayaklanır. Camiye doğru yürümeye başlar. 

Cami yolunda Ahmet Nazif Çelebi’nin evi vardır. 

Ahmet Nazif Çelebi…

Ahmet Nazif Çelebi deyince susmak gelir insanın içinden.

İnebolu’da bütün yollar Çelebi’nin evine çıkar.

Bütün kapılar Çelebi’nin evine açılır.

İnebolu’nun nur tapusudur.

Camiye çıkan bir evdir kalbi.

Nur’a hayat veren kalptir gözleri.

Bir dağdır; eteklerinde soluklanılır.

Bir nefestir; sohbeti ile varlık canlanır.

Bir yoldur; gittiği yerlere götürmek ister herkesi.

1964 yılında son nefesini vermiş,  İnebolu Hastane Üstü Mezarlığına emanet edilmiştir.

O gün, bu gündür İnebolu nefes almakta güçlük çekmektedir.

O gün bu gündür İnebolu Nur talebelerinin bilhassa Ziya’nin kalbi teklemektedir.

Ahmet Nazif’ten sonra İnebolu çekilmez olmuştur. 

Özlemi bir sarmaşık gibi her yanını sarmıştır. 

Cuma vakti yaklaşmıştır. 

Ziya, Nazif’in evine yaklaşmıştır. 

Bedeni cennette olsa da ruhundan bir parça buradadır.

Nazif’in evine yaklaştıkça kalbi biraz daha hızlanır. 

Artık dünya dar gelmektedir; kalbi sıkıştıkça sıkışır.

Dünya dün kadar uzak görünmektedir. 

Cennet ayaklarının altında yol vermektedir.

Az ötede salâyı okuyan müezzin namaza çağırmaktadır.

Ahmet Nazif’se  cennete çağırmaktadır.

Cennete davet edilmeye cennetmisal bir kalb dayanır mı hiç?

Ziya da dayanamaz. 

Heyecandan kalbi teklemeye başlar. 

Az sonra oracığa yığılır.

Dilinde bu sefer la ilahe ilah sadâları çalkalanmaktadır.

Cennet “Ziya Dilek” sesleri ile çalkalanmaktadır. 

Ahmet Nazif…

İnebolu’nun Küçük Hüsrev’i…

İnebolu’yu Küçük Isparta yapan kahraman.

Kim yetişebilir sana. 

Kim ulaşabilir senin makamına…

Ziya, Nazif’in evine varamadan ebedi evi cennette Nazif’e varmıştır. 

Nazif sarmaşıklar gibi Ziya’ya sarılmıştır:Hoş geldin kardeşim, hoşgeldin….

Kabristanda bir güneş

Ziya’yı Bektaş Mezarlığına kaldırırlar. 

Denizli Hapsinde ranza arkadaşı olan Nazif bu sefer de kabir arkadaşı olmuştur.

Dünyada bir oldukları gibi ahiret yurdunda da birlikte olmuşlardır. 

Kabristanı bir kandil gibi aydınlatmaktadırlar.

İnebolu bu kadar nurlu ve aydınlıksa bunun asıl sebebi kandil kalbli Ziya Dilek ve Ahmet Nazif Çelebi sayesindedir.

Allah rahmet etsin…

Kabirlerini nur etsin….

Makamlarını cennet etsin….

Okunma Sayısı: 1813
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı