"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Dünya balondur, gün gelir elinde patlar

05 Eylül 2018, Çarşamba
Hayat, sahnesi ve perdesi olmayan bir oyundur.

Dünya oyun ve oyalanmadan ibarettir. Kimimiz oyunun içindeyizdir, kimimiz oyuncağın ta kendisi. “Ne garip bir oyuncak şu insan! Yürür, konuşur ve acı çeker. Kendisine ve çevresine ait hiçbir şey bilmez. İplerini başkaları çeker.” (Cemil Meriç)

İnsanı yaşlandıran yaşı değil, yaşadıklarıdır. “Yaşlandığımız için vazgeçmeyiz oyun oynamaktan, oyun oynamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız.” (Bernard Shaw) İnsanlar çamurdan çocukken oyuncak, büyüyünce heykel yapıyor. Çocuklar Allah’ın insanlara verdiği oyuncaklardır. Japonya’da yalnız yaşayan yaşlılar için oyuncak torunlar yapılmaktadır. İnsan böyle işte. Dokuzunda da, doksanının da oyuncağa ihtiyaç duyuyor. Dokuzundan doksana, doksanından dokuza doğru yürüyor. İhtiyarladıkça çocuklaşıyor, dünyaya sımsıkı sarılıyor. Halbuki “Kuvvetsizlikte, dokuz yaşındaki çocuk, doksan yaşındaki ihtiyara benzer. Fakat o kabre müteveccihen iner, eğilir, girer; şu ise, doğrulur, şebabe (gençlik) yükselir.”

Efendimiz (asm) dünyaya teşrif etmeden babası ahirete göç etti. Uzun süre annesinden ayrı kaldığından, üstelik yedi yaşında o da eşinin yanına vardığından onunla da yeterince oynayamadı. Bediüzzaman dokuz yaşından sonra annesini göremedi. Çoluk çocuğa karışmadı, dünyaya bulaşmadı. Efendimiz (asm) ve Bediüzzaman küçük yaşta gerçeklikle tanıştılar. Bildiğimiz manada çocukluklarını doya doya yaşayamadılar. Hayatları ve eserleriyle dünyanın oyun ve oyuncak olduğunu göstermeye çalıştılar.

Yanlış yönlendirmediğiniz müddetçe çocuk doğruyu bulur. Sıddık Süleyman’ın minik kızı öyleydi. Babası Bediüzzaman’ın sadık dostuydu, sık sık yanına varırdı. Bir gün minik kız Üstadın kapısını çaldı. “Babam burada mı?”  “Yok, kızım” dedi Bediüzzaman. Karşısındaki çağın en doğru insanı olmasına rağmen minik cevabın sağlamasını yapmadan kapıdan ayrılmadı. Başını içeri uzattı. Olmadığına gözleri de kanaat etti. 

Üstad tebessüm etti: “Çocuk tetkik ehli. Her söyleneni kabul etmiyor.”

Her çocuk Süleyman’ın yavrusu kadar şanslı değil. Büyümeye başlayınca oyuncakları elimizden alıp para veriyorlar. Para değince elimize, dünya bulaşıyor kalbimize. Kemal Taner’in o günlerde henüz eli paraya alışmamış, kalbi dünyaya bulaşmamıştır. Üstadın evliya olduğuna candan inanmaktadır. Ne var ki o da minik kız gibi delil aramaktadır. Bir gün hapse girme pahasına demir parmaklıkları aralar, Üstadın rahlesine varır. Safiyane sorar. 

- Efendim, size ‘birçok keramet gösterir’ diyorlar. Hâlbuki takip ettiğim kadarıyla herhangi harika bir hal görmedim. 

Bediüzzaman Tamer’in çocuksu duruşu karşısında tebessüm eder. 

- Bir adamın çok sevdiği sevimli bir tek küçük oğlu varmış. Adam yavrusuna en değerli bir hediye almak için kuyumcuya götürmüş. Çok çeşit elmas ve mücevherattan hangisini isterse alacağını söylemiş. Dükkâncı Mücevherat dükkânını süslemek için tavana çok çeşitli renklerde büyük balonlar da asmış. Çocuk dükkâna girince, gözü tavandaki balonlara takılıp kalmış. “Baba, ben bu balonlardan istiyorum.” diye tutturup ağlamaya başlamış. Adam “Oğlum ben sana çok pahalı ve kıymetli elmas ve mücevherlerden bir şeyler almak istiyorum. Yeter ki sen iste!” demişse de çocuk anlamamış. “Hayır, ben balon istiyorum” diyerek ağlamış, isteğinde ısrar etmiş… 

Üstad hikâyeyi bitirdikten sonra Kemal’e döner. 

- Ben Kur’ân’ın elmas ve mücevherat dükkânının dellâlıyım, bekçisiyim. Ben baloncu değilim. Benim dükkânımda Kur’ân’ın ebedî, ölümsüz elmasları vardır. Ben onları satıyorum, balon satmıyorum.  

Ah ki aldandık; dünya balondur, gün gelir elinde patlar, anlayamadık.

BÜTÜN SAVAŞLAR, ÇOCUKLUKTA BAŞLAR

Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu. Oyuncaklar, döneminin hayallerini, geleceğin gerçeklerini yansıtır. Oyuncak gerçekte silâhtır. Çocuk oyuncakla büyür. Neyle oynarsa sonrasında onunla yaşar, onun için mücadele eder. Ertuğrul Gazi’nin çocukları Söğüt’te Bursa’nın fethi oyununu oynuyorlardı. Oyun tuttu, Ertuğruloğulları üç kıt’aya hükmeden imparatorluk kurdu. Dünyayı kana bulayan Hitler de benzer bir oyun oynamak istedi. “Sen Ertuğruloğlu değilsin; kurtla koyun, kılıçla oyun olmaz” deseler de dinlemedi. Alman İmparatorluğu’nu kurmak için II. Dünya Savaşı’ndan 6 yıl önce Nazi Askeri Oyun Seti oyuncaklarını ürettirdi. Nesilleri savaşa böyle hazırladı. Gerçekte savaş 1939’da değil 1933’te başlamıştı. 

İnsanlığın Efendisi (asm) “Cahillere oyuncak olan bilgine” acır. O günlerde çocuklar da, bilginler de cahillerin oyuncağı olmuştu. Bediüzzaman 1945’li yıllarda Emirdağ’da cahillerin oyununa kurban giden çocukların taşlarına hedef olmuştu. Ben Osmaniyim, diyen Üstad insan hayvan, çoluk çocuk, kadın erkek demeyip her şeyi katleden Hitler’e kızıyordu, ama şu masum Emirdağlı çocukların taşlarından incinmiyordu. “Bunlar Sure-i Yasin’den mühim bir âyetin nüktesini keşfime sebep oldular,” diyerek onlara duâ ediyordu. Hatırladın o günleri değil mi? Beşeriyetin tufuliyet (çocukluk) çağını yaşadığı o cehalet devrinde çocuklardan daha akılsız olan koca koca adamlar İnsanlığın Efendisini (asm) taşa tutmuşlar, kılıç çekmişlerdi. O şefkat peygamberiyse Yasin Sûresi’yle mukabele etmişti. Anlayacağın, zaman ne kadar değişirse değişsin haylazlık baki. 

Şimdilerde biz de aynı şeyleri yapıyoruz. Erkek çocukların eline tabanca, kızların bebek veriyoruz. Gün geliyor, o tabancalar bebekleri ve kadınları katlediyor. Adam düğünde geline pırlanta takarken elindekini oyuncak tabanca sanıp patlatıyor, gelini yere yıkıyor. Ne diyelim, abdal düğünden, çocuk oyundan usanmaz.

DÜNYANIN OYUNUNA, HAYATIN SONUNA GELDİK

Çocuk gibiyiz, oyuncak tabancayla hedefi vurmaya çalışıyoruz; plastik bebekten doğum yapmasını bekliyoruz. Dünya işte böyle bir yer. Dünya bize oyun oynuyor. “Onların doları varsa bizim de Allah’ımız var. Biz bu oyunu bozarız.” deyip, dolar bozdursak da aklımız hâlâ parada kalıyor; pırlanta villa, altın lavabo, bronz heykel hevesinden taviz vermiyoruz.

Dünyanın oyununa geldik, bizimle oyuncak gibi oynuyor. Para her şeyi satın alıyor, hepimizi maskara yapıyor. Dalından düşen yaprak, rüzgârın oyuncağı oluyor. Oyuna kurban gidiyoruz. Bir gecede dolar, altın tavan yapıyor, milyonlar yoksulluk sınırının altında kalıyor. Oyun bitince, şah da, piyon da aynı kutuya konuyor. Hayat yedek oyuncularla doludur, boşalan yer her zaman doldurulur. Ah ki aldandık, dünya iyi olanların değil, iyi oynayanlarındı, şaştık kaldık. 

Aldatılmayı ve kaybetmeyi kaldıramıyoruz. Halbuki Allah seninle oynamak, vakit geçirmek için verdiği oyuncakları alıyor. Oyuncaklarım elimden alındı diye çocuk gibi ağlıyorsun. Oysa alan da, veren de aynı. Oyuncağım kırıldı, diye sabaha kadar çocuk gibi ağlıyorsun da “Rabbimin kalbini kırdım” diye ağlamıyorsun. 

Noel Baba yılbaşında çocuklara oyuncak, dünya her gün insanlara sanal oyuncak dağıtıyor, herkes de bu oyuna çocuklar gibi kanıyor.

Okunma Sayısı: 2114
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Gündüz Alp-2

    5.9.2018 10:08:17

    "Aldanmaya ve kaybetmeye" şerbetlendik. Çocukluğumuzda, bizim oralarda zehire alışkın olanlara "şerbetli" derlerdi. Aldatanlar şifreyi çözmüşler. ('Edeb Yâ Hû'dan mülhem) "sihirli bir sözcük" ile şerbetli kitlelere teselli türünden bir söylem ile "Dayanın! Üç vakte kadar geçer!" der, oyalama taktiği ile ağızlara bir parmak bal çalarlar. Tetkik ehli değiliz ya. Gençlik dönemimizde İbo isimli "hafif müzik" sanatçısı onun da "Benim balonlarım vardı / Onları kimler aldı/Mutlu bayramlar vardı / Kimbilir nerde kaldı" şeklinde şarkısı vardı. Balonlar, bayramlar ve çocuklar. Merhum Cemil Meriç, bu ülkenin yüz akı bir mütefekkiri, münevveri ve "münzevi bir fikir işçisidir." "Harç bitti yapı paydos" dedikleri gibi oyun bitince de sahnenin perdesi kapanır. Ruh çıkınca, bir başka mekanda açılmak göze perde iner. "Hayat oyunu" bitmiştir çünkü. "Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın gülerdi âlem / Öyle bir hayat sür ki, mevtin sana hande olsun, halka mâtem."(M.Akif) Selam ve muhabbetle.

  • Ersan AYBAR

    5.9.2018 09:22:22

    teşekkürler mustafa bey çok güzel bir yazı olmuş elinize sağlık

  • Gündüz Alp

    5.9.2018 09:20:55

    Değerli kardeşim Mustafa bey, her zamanki gibi bizi kendimize getiren, uyandıran, uyaran, aydınlatan, şeker-şerbet tadı veren güzel bir yazınızı daha okuduk. Teşekkürler. Eline, yüreğine sağlık. Bediüzzaman, "Harb-i Umumiyi gören ihtiyardır" diyor. İnsanlığa küçük bir kıyamet yaşatan Birinci Dünya Savaşının dehşetini ve vahşetini yaşayanları gerçekten ihtiyarlatmış olmalıdır. Dünyada dökülen ilk kan damlası bir "kardeş kanı" idi. O gün bugündür, kan damlaları -maalesef- hiç eksik olmadı.Dünya Barışına namzet "Barış Dini" mensupları bile kendi aralarında kan dökme yarışında. Barış nasıl olacak ki? "Akıl yaşta değil baştadır" diye öğrettiler. Fakat Efendimiz (asm) ve Bediüzzaman'ı taşlatan kendini akıllı zanneden "büyük başlar", aslında ülke ve dünya barışını taşladıklarından bîhaberdi. Bugün dünden farksız, desek abartmış olmayız. Vaziyet böyle olsa da, gelecek adına ümitvârız. Noel Baba'yı bilen günümüz çocukları -meselâ- Somuncu Baba'yı bilir mi?

  • Ali ali

    5.9.2018 01:12:47

    Harika yazı

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı