"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İnsan kendini yitirdi

14 Şubat 2018, Çarşamba
Kâinat küll, varlıklar tamamlayıcı cüzleri.

Eşya birbiri içine girmiş. Gizli bir el arzdan arşa bütün eşyayı bir mecliste saf saf dizmiş. Gizli bir ses varlığı birbirine bağlamış, kendinden bir dil katmış. O dille varlıklar konuşuyor, görüşüyor, halleşiyor. Cansızlar, canlılar, bitkiler, hayvanlar, insanlar, insanın azaları birbirinin yardımına koşuyor. 

İç sesin bir tarafı “sur borusuna”, diğeri anne rahminden ruhlar âlemine uzanıyor. Ezelden gelip ebede gidiyor. Ezelî arzulara ebedî cevaplar veriyor. Allah, kelâmıyla konuşuyor, konuşturuyor. Anlaşıyor, anlaştırıyor. Şu muhteşem dünya milyarlarca yıldır işte böyle mükemmel şekilde devam ediyor. 

İnsan kâinatın bütün zerreleriyle alâkadar. Ya alacaklı ya da borçlu. Çiçekle, böcekle, güneşle bağı var. Arzda yaşıyor, ama arzdan, arzîleşmekten kurtaracak dili, duâsı, tazarrusu, niyazı var. Arzdan arşa, arzîlikten semavîliğe, eşyadan Sahibine varacak hissiyatı var. 

İnsan emeline varmadan ecel geliyor. Hâlbuki en ince duygu ebede uzanan emellere ecel olmuyor. O duygu çiçeklere, böceklere, semaya ulaşabiliyor. Semaya ulaştığında semavîleşiyor, ebedî bir duâya dönüşüyor. Neticesini ya dünyada, ya da ahirette alıyor. Arzdan arşa öyle bir düzen var ki, yerde yaprak daldan düşse, gökte yıldızlar yaprak yaprak düşecek. Nasıl ki Ayasofya kubbesinden bir taş düştüğünde kubbe çökerse kâinat kubbesinden de bir varlık eksilse gökkubbe düşecek, kıyamet kopacak. Demek taşlar arasında öyle muhteşem bir dil var ki, birisi o taşları ilmek ilmek kâinat kubbesine işlemiş. Yetmemiş, hepsini birbirine hizmetkâr etmiş. Aralarına koyduğu gizli aşkla birbirine tutunmuş, dertleşiyorlar. “Ya Hu, tamam olmuyor bu beste. Bu kubbe yere düşmesin.” diyorlar. Demek, Ayasofya kubbesindeki taşları birbirine bağlayan işte bu aşk. Zamane camilerinin 10 yıl içinde dökülmeye başladığını hatırladığımızda günümüzde sadece insanların değil, taşların bile çürüdüğünü, lâl kesildiğini, kalplerin taştan daha fazla katılaştığını, birbirine ve kâinata karşı duyarsızlaştığını fark edebiliyoruz. 

Nur-u Muhammedi (asm) kâinat kubbesinin en değerli yapı taşı. O nuranî taştan yaratıldı yerküre, gökkubbe. O bütün taşları birbirine bağlayan bir taş. Zikir halkasının tacı, taşı, başı. Bütün taşlar onun çağrısıyla toplanıyor. Ezelden ebede kadar üstüne koyarak devam edecek. Eğer O’nun (asm) nuru çıksa kâinat vefat edecek. 

Aşkla yaratılmış kâinat. Her şey birbirine aşkla bağlı. Herkes birbirinin sesine, sözüne, siretine, suretine koşuyor. Kimin neye, ne zaman, ne kadar ihtiyacı varsa anında karşılanıyor. Bülbülün sesi, gülün suretine çağırıyor. Sesler suretlere ses, suretler seslere suret veriyor. Bu beste işte böyle tamama eriyor. Nam-ı Celil-i Muhammedi (asm) güneşin doğup battığı her yerde böyle şehbal açıyor. 

Ağaç, nar meyvesini vermek için nurdan güneşi çağırıyor. Güneş nuruyla, narıyla, harıyla iniyor. Ağaçta “nar” dünyaya geliyor. “Nar”ın babası güneş oluyor. Narını, ateşini babasından alıyor. Anne ağaç nara hamile kaldığı günlerde hararet basıyor. Üst kat komşusu bulutlar yardıma koşuyor. Yağmur ağacı emziriyor. ‘Nereden geliyor değirmenin suyu, narın kırmızı suyu?’ diyenlere cevap veriyor. Ağaç acıkınca alt kat komşusu toprak ekmeği kapısına bırakıyor. Ekmek öyle güzel ki. Şu narın kırmızı kabuğu var ya, işte o kırmızı topraktan geliyor. Güneş, bulut ve toprağın yardımıyla nur topu gibi nar dünyaya geliyor. Ağaç bir iken bin oluyor, binlerce nar dalları sarıyor. Her narda güneş, su, toprak ve hava kendinden bir parça buluyor. İnsana bakanlar narda nuru görüyor. Ağaç yalnızlığı, kendi yağıyla kavrulmayı seçseydi yağsız, tatsız, tuzsuz, meyvesiz, semeresiz olacaktı. 

İnsan bir nar ağacıdır; narını, nurunu gökten almıştır. Rüyalarda, hayallerde semavî hakikatleri semavî şahsiyetlerle istişare eder. Kendisine “senin de reyin var bu asrın temsilcisi. Hem dinle, hem de söyle” denilir. Bu meclislerde manevî güneşlerden nurlar alır. Risale’nin nurları bu güneşlerden gelmektedir.

İnsan hakikate hamile kalınca susadıkça susamıştır. Kur’ân yağmur olmuş, yardıma koşmuştur. İmana muhtaç gönüllere selis, akıcı beyanıyla altın kâselerde ab-ı hayat sunmuştur. Risale’deki akıcılık, süt kıvamındaki güzellikler işte bu yağmurlardandır.

İnsan kâinat tarlasında arz ehlinden ilim gıdası almıştır. Kur’ân’dan feyz, göklerden, göklülerden ilm-i ledün, yerden, yerlilerden/arzlılardan ilham alarak ilmin künhüne, hakikatin aslına ermiştir. Risale’nin gönüllere güneş, kalplere su kıvamında feyz, akıllara ilim olması bundandır. Bu asrın ve gelecek asırların nuru olan Risale işte böyle sema ve arz ehlinin istişaresi ve istiaresi ile dünyaya gelmiştir.

Yıldızlar ağaçtaki narlar ve kubbedeki ağaçlar gibi konuşarak, yardımlaşarak, birbirlerinin “özel”ine mü- dahale etmeden gelin-damat gibi yengeli-dengeli şekilde milyarlarca yıldır geçinip gidiyorlar. Bir iken bin oluyorlar. Gece böcekleri gibi kendi ışıklarıyla yetinmek yerine güneşin çağrısına kulak verip cezbeyle semada zikre katılıyorlar. O zikirle nurlanıyorlar, nurlandırıyorlar. İstişa- reden doğan itaatle gecelerde gü- neş vazifesi görüp gözlere fer, gönüllere fereç veriyorlar. 

İnsanın yıldızdan alacağı ders var. İnsan merkezinden, kendinden uzaklaşıyor. Kâinata, insana, topluma, sema ve arz ehline, dünya ve ahirete yabancılaşıyor. Dilsizleşiyor, sağırlaşıyor, körleşiyor, kalpsizleşiyor. Kendini de, etrafındakileri de, kâinatı da yalnızlaştırıyor. Ne istiare ediyor, ne istişare. Diyalog kapılarını kapatıyor. Hakikate sırtını dönüyor. Kendini başkalarının, toplumun, hatta Rabbinin yerine koyuyor. Ene çağında kararlarını tek başına alıyor. İşini de, eşini de kendi seçiyor. Bir zaman sonra işini de, eşini de, kendini de kaybediyor. İşsizlik, eşsizlik, kendibaşınacılık başını alıp gidiyor. Sonrası dağılan yuvalar, dünyalar, duâlar… Hâlbuki “beşeriyetin sosyal hayatı iman hakikatlerinden gelen meşveretle yaşayabilir” ancak.

İnsan kutsalını yitirdi. Sesini kâinattaki içsese katmak yerine kendisiyle konuşmayı seçiyor. Bataklıkta debelenip duruyor. Esfel-i safilîne düştü, düşecek. Böyle bir çağda Risale bizi kendine, ahsen-i takvime, yaratılmışların en yükseğine çağırıyor: 

Beni dinle. Sesini bana ver. Sesimi kendine al. Aradığın yar ve yardımcıyı sana bildireceğim…

Okunma Sayısı: 3236
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • demokrat

    14.2.2018 13:46:34

    hoş bir yazı.devamı dileğiyle...

  • Selami

    14.2.2018 12:01:34

    Mustafa hocam Allah razı olsun

  • Gündüz Alp

    14.2.2018 10:18:43

    Mustafa Bey kardeşim, uykumuzdan uyandırıcı güzel yazınız için teşekkür ediyorum. Hz. Mevlâna der ki:"Aynı dili konuşanlar değil aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir." Yitiklerimiz pek çok. Ene çağının kendine bile sahip olamayan, "ben..ben" diyen insanların en büyük hastalığı "temellük" davasıdır. Kutsalını kutsal olmayanla değiş tokuş yapan âdemoğlu, pusulasız ve rotasını yitirmiş gemi misâli dünyevî kayalara toslaya toslaya, "binmiş bir alâmete gidiyor kıyamete." Hepimiz aynı lisanı/dili konuşuyoruz fakat aynı duyguları paylaştığımız söylenemez. Bırakın başkasının sesine kulak vermeyi, "kendi ağzından çıkanı bile duymayan" körler ve sağırlar diyaloğu. "Ve insan aldandı." Oysa "Aldatan bizden değildi." Önce "kutsalını" sonra da "kendini (insanlığını) yitiren" insandan geriye ne kaldı yahut ne kalır? Selam ve muhabbetle..

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı