"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Mühim bir tesbit

Naci TEPİR
01 Aralık 2016, Perşembe
Zaman zaman, idarecilerden “Türkiye’nin gerçek mânâda bir hukuk devleti ve kalkınmış ülke olması için “Eğitim ve Hukukta Reform” yapılmasının şart olduğu, yüksek bir refah seviyesine, ileri bir demokrasiye ulaşmamızın, mevcut eğitim ve hukuk sistemiyle mümkün olamayacağı” ve sair gibi açıklamalar duyarız. Ümitlenip seviniriz!

Fakat, az bir zaman sonra bu ümitler ve vaatler siyasî çalkantılar arasında kaybolup gider. Ülke yine kaderiyle, sıkıntılarıyla baş başa kalır! Bilhassa mevcut eğitim ve hukuk sisteminin kifayetsiz oluşu ve bu sahalarda “Reform” yapılmasının şart olduğu bir gerçek! Filvaki, bu konuda zaman zaman bir takım teşebbüsler olmuşsa da kifayet etmemiştir. Bundan sonra kifayet edeceğe de benzemiyor. Çünkü, ülkenin görünmez bir kuşatma altında olduğunu pek çokları bilmez!  

Bu günkü duruma elbette hasbelkader veya tesadüfi olarak gelinmemiştir. Ezeli düşmanların çok öncelerden kurgulayıp, tatbikata koydukları plânlarının neticesinde gelinmiştir. Bu mevzuyla ilgili olarak Yakın tarihe bir göz atalım...

KRONİKLEŞEN DÜŞMANLIK

19. asır boyunca hızla kalkınan ve sömürgecilik yarışına giren emperyalist Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti’nin Afrika ve Asya’daki topraklarına göz dikmişlerdi. Bunlardan bilhassa, 11. Asırdan beri Haçlı İttifakı’nın başını çeken İngiltere, İslâmiyet ve dolayısıyla Halifelik makamını elinde bulunduran, İslâm’ın bayraktarı  Osmanlı’nın azılı ve amansız bir düşmanı idi! Bunun bir misali; 1900 yılının başlarında, İngiliz Meclis-i Mebusanı’nda, bir Müstemlekât Nazırı (Sömürgeler Bakanı) elinde Kur’ân-ı Kerîm’i göstererek söylediği bir nutukta, “Bu Kur’ân İslâmların elinde bulundukça, biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’ân’ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur’ân’dan soğutmalıyız” diye hitabede bulunmuş.1 

Onun içindir ki, kendi casusları ve yerli işbirlikçi hainlerle birlikte, bir yandan Osmanlı’yı içinden çökertmek faaliyetlerinde bulunurken, diğer taraftan da onu bitirmek için fırsat kollamakta idi.

Nihayet, 1914 yılında patlak veren Birinci Cihan Harbi’yle bu fırsat doğmuş oldu! Şöyle ki, Osmanlı Devleti, İngiltere’nin başını çektiği “İtilâf Devletleri”ne karşı, “İttifak Devletleri yanında bu harbe katılmıştır. Dört sene birbirinden çok uzak 14 cephede, kara ve deniz savaşlarında çok sayıda büyük destanlara imza atmıştır! Ne var ki, Almanya’nın başını çektiği “İttifak Devletleri”nin mağlûp olmasıyla o da mağlûp olmuştur. Şartları çok ağır olan ve Osmanlı Devleti’nin teslim olması mânâsına gelen “Mondros Mütarekesi” (30 Ekim 1918) ve “Sevr Antlaşması”nı (10 Ağustos 1920) imzalamak zorunda kalmıştır. 

Bununla birlikte Osmanlı topraklarını yer yer işgal edip, adım adım paylaşan İtilâf Devletleri, bir anda bu yerleri sessiz-sedasız terk edip çekildiler! Acaba neden? Çünkü, perde arkasında başka işler dönüyordu. Ezelî düşmanlar, emellerine nail olmuşlardı! Bunu da 24 Temmuz 1924’te imzaladıkları -hâlâ açıklanmayan gizli maddeleri bulunan- Lozan Antlaşması’yla tescil etmiş oluyorlardı! 

LOZAN DİREKTİFİ

İngiliz murahhas heyeti Reisi Lord Gürzon (Yahudi asıllı ve koyu bir İslâm düşmanı), nihayet en manidar sözünü söyledi, dedi ki; “Türkiye İslâm ile alâkasını ve İslâm’ı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulus birliği (samimî birlik) etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır. Biz de kendisine dilediğini veririz.” 

(….) Artık her şey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani, dîni terk ile her şey yapılacak (….) Lozan muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarasında, “Türklerin istiklâlini ne için tanıdınız?” diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon’un verdiği cevap; ‘İşte asıl bundan sonra Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine (büyük kuvvet ve hükümranlıklarına) kavuşamayacaklardır. Zira, biz onları mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz!”2

Ülkemizin tam demokrasiye geçemeyişi, bugünkü kaos ve buhranlardan kurtulamayışının temelinde Lozan’ın gizli maddelerini titizlikle takip eden global güçler ve maşaları var! “Derin Devlet” denilen şey, bu olsa gerek! 

Dipnotlar:

1- Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, s. 609.

2- Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 277, İstanbul 1997.

Okunma Sayısı: 801
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı