"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İnsanın en birinci üstadı annesidir

Risale-i Nur'dan
13 Mayıs 2018, Pazar
Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir.

Bu münasebetle, ben kendi şahsımda kat’î ve daima hissettiğim bu manayı beyan ediyorum: 

Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve manevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.

Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o manevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.

Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık taşıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, masum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan ahiretini düşünmeyerek, muvakkat fânî şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun masum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû-i istimal etmektir.

Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir fayda-i şahsiye, hiçbir gösteriş manası olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatin küçücük bir numunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için aslana saldırması ve ruhunu feda etmesi ispat ediyor.

Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve a’mâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor. Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medar olur. Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ve şeref istiyorlar. Fakat maatteessüf bîçare mübarek taife-i nisâiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, zaafiyetten ve aczden gelen başka bir nevide riyakârlığa giriyorlar.

Lem’alar, Yirmi Dördüncü Lem’a, s. 321-22

LÛ­GAT­ÇE:

çekirdek-i esasiye: Temel çekirdek.

fıtrat: Yaratılış.

kasem etmek: Yemin etmek.

taife-i nisâiye: Kadınlar taifesi.

telkinat: Telkinler, bir fikri aşılamalar.

yakînen: Kesin ve şüphesiz olarak.

***

Medrese-i Yusufiye Mektupları

Denizli Hapsinde bir Cuma gününün meyvesi

Yedinci Mesele

Denizli Hapsinde bir Cuma gününün meyvesidir.

Bir zaman Kastamonu’da “Hâlık’ımızı bize tanıttır” diyen lise talebelerine, sâbık Altıncı Meselede, mektep fünununun dilleriyle verdiğim dersi Denizli Hapishanesinde benimle temas edebilen mahpuslar okudular. Tam bir kanaat-i imaniye aldıklarından, ahirete bir iştiyak hissedip “Bize ahiretimizi de tam bildir; tâ ki nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarmasın, daha böyle hapislere sokmasın” dediler. Ve Denizli hapsindeki Risale-i Nur Şakirdlerinin ve sâbıkan Altıncı Meseleyi okuyanların arzuları ile ahiret rüknünün dahi bir hülâsasının beyanı lâzım geldi. Ben de Risale-i Nur’dan bir kısacık hülâsa ile derim:

Nasıl ki Altıncı Mesele’de biz, Hâlık’ımızı arzdan, semavattan sorduk; onlar, fenlerin dilleriyle güneş gibi Hâlık’ımızı bize tanıttırdılar. Aynen biz de ahiretimizi başta o bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden (asm), sonra Kur’ân’ımızdan, sonra sair peygamberler ve mukaddes kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinattan soracağız.

İşte, birinci mertebede, ahireti Allah’tan soruyoruz. O da bütün gönderdiği elçileriyle ve fermanlarıyla ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla, “Evet, ahiret vardır ve sizi oraya sevk ediyorum” ferman ediyor. Onuncu Söz on iki parlak ve kat’î hakikatler ile bir kısım isimlerin ahirete dair cevaplarını ispat ve izah eylemiş. Burada, o izaha iktifaen, gayet kısa bir işaret ederiz:

Evet “Madem hiçbir saltanat yoktur ki o saltanata itaat edenlere mükâfatı ve isyan edenlere mücazatı bulunmasın. Elbette rububiyet-i mutlaka mertebesinde bir saltanat-ı sermediyenin, o saltanata iman ile intisab ve taat ile fermanlarına teslim olanlara mükâfatı ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücazatı, o rahmet ve cemale, o izzet ve celâle lâyık bir tarzda olacak” diye Rabbü’l-Âlemîn ve Sultanü’d-Deyyan isimleri cevap veriyorlar.

Şuâlar, On Birinci Şuâ (Denizli Hapsinin Meyvesi), s. 233

LÛ­GAT­ÇE:

arz: Yer, dünya.

fünun: Fenler.

Hâlık: Yaratıcı, Allah.

hülâsa: Özet.

iştiyak: Aşırı isteme, çok fazla arzu etme.

melâike: Melekler.

mücazat: Bir suça karşı verilen ceza, karşılık, mutlak ceza.

rububiyet-i mutlaka: Cenab-ı Hakk’ın her şeyi kuşatan terbiye ediciliği.

rükün: Temel şart, rükün, esas.

sâbıkan: Geçen, bir önceki.

semavat: Semalar, gökler.

Sultanü’d-Deyyan: mükâfatlandıran ve cezalandıran sultan; Allah.

şakird: talebe.

Okunma Sayısı: 2833
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı