"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Allah’ı inkâr eden öğretmenlerimiz vardı

23 Mart 2015, Pazartesi
Bediüzzaman’la mektuplaşan, şair Ali Çeleğen Ağabey hatıralarını Yeni Asya ile paylaştı. Köy Enstitüsü mezunu olan Ali Çeleğen o günleri şöyle anlattı: “Okulda bir öğretmenimiz vardı. Dünya güneşten koptu, şu oldu, bu oldu dedi. Arkadaşın biri de ‘Efendim, güneşi kim yarattı? Güneşi de Allah yaratmadı mı?’ diye sordu. Öğretmenimiz, ‘(Haşa) Lan Allah’ı kim yaratmış?’ diye arkadaşımızı haşladı.”

TAKDİM

Ali Çeleğen Ağabeyi gıyabında, şiirleriyle tanıyorduk. Nasip oldu, evinde ziyaret edip hatıralarını dinledik. Ali Ağabeyin maşallahı var. İlk şiiri ezberinde, yeni şiirler yazmaya da devam ediyor. Üstad Bediüzzaman’a mektuplar yazıp, cevap da almış. Kütüphanesindeki Risale-i Nur Eserlerinin çizilmemiş satırı, not alınmamış sayfası yok. Hayırlı uzun ömürler dileyip, sohbetimizi takdim ediyoruz.

Ali Çeleğen Ağabey kimdir? Nerede doğdunuz? Eğitim hayatınız nasıl başladı? İlk şiirinizi ne zaman yazdınız, anlatır mısınız?

1926 doğumluyum, ama rahmetli babam 1929 olarak yazdırmış. Kahramanmaraş’ın Elbistan kazasının Ekinözü nahiyesinde dünyaya gelmişim. Babamın adı Hacı Seyfi, anamın adı Iras. Raziye’ye bizim orada Iras derler. Evet, ben de çiftçiydim. Orak da biçtim, efendim çiftçiliğin her çeşidini yaptım. Hatta benim şiirim çiftçilikten başlar. Öküzlere nal yapılırdı siz onu bilir misiniz?

Atları biliriz de, öküzlerin nallandığını görmedik.

Çalıştırılan öküzler nallanmazsa çalışamazlar. Çift çift nal yapılırdı onlara da. Akrabamızdan birtane Ali Emmi vardı, Ali Çavuş derlerdi. O nal çakardı. Ali Çavuş, çok ihtiyar olmuştu, ama paramız başkasına gitmesin, akrabaya gitsin diye Ali Çavuş Amcaya nallatırdık. O kadar ihtiyarlamıştı ki, nalı çakarken çiviyi bir vurdumuydu öküzün kan çıkacak yerine denk getirirdi. “Vay anasını” der onu çeker, öbürünü vururdu. Ali Çeleğen de öküzleri getirirkene baktı ki öküzler hep aksıyor. İlk şiirimi o zaman yazdım. 

Şiir şöyle:

“Kaldırır da nala vurur çekici

Yanında gerektir bir mıh çekici

Öküzün ayağından kanlar çıkınca

“Hay anasını” der, Ali Çavuş 

Berikinde ekmişti bir evrek tütün (?)

Öküzün ayağı kanadı bütün

Avradının adı Hatice Hatun

Senden iyi nallar, bil Ali Çavuş

Bıyıkların halkalanmış bükülmüş

Belin kamburlaşmış, dişin sökülmüş

Azrail baş ucuna dikilmiş

Herge nal battı, koş Ali Çavuş

Bunu da söyleyen Çeleğen Ali

Aşağıdan eser kabrinin yeli

Gayet kesin derler boğazın seli

İçine düşüp de öl Ali Çavuş”

Ve Ali Çavuş Amcam bu şiiri yazdığını duymuş. “Amanın, gel hele. Gel oku şu benim şiirimi” deyip dururdu. Ben okudukça o sevinirdi. Hanımı da ona kızardı. İşte ilk olaraktan öyle başladım. Birisine canım sıkıldı mı ona şiir yazardım, hiciv yazardım. 

Bu şiirleri yazarken köyde miydiniz?

Köydeydim. Ondan sonra ben, Hasan Ali Yücel’in Millî Eğitim Bakanlığı zamanında Köy Enstitüsü’ne girmek için bir dilekçe gönderdim. Dilekçemi şiir şeklinde gönderdim. Şiir geri geldi. Ne diyor altında: Dilekçeniz 16 kuruşluk pula tabi olduğundan ve dilekçede pul olmadığından geri gönderilmiştir!

Pulsuz dilekçe olmuyor yani?

Dilekçe değil zaten, şiir olarak gitmişti. Oradan da geri göndermişler. Nihayet, ben ilkokul 3. sınıftan mezun olmuştum. Onlar 5. sınıftan talebe alıyorlardı Köy Enstitüsüne...

Köy Enstitüsüne müracaatınız nasıl oldu?

Köy Entitüsüne müracat ettim. Her şeyi tamamladım. Efendim diplomayı, nüfus cüzdanı hazırladım. Bir arkadaş daha vardı ikimiz de belgeleri gönderdik. Ona cevap geldi, bana gelmedi. Nihayet ben de gittim. Haydi ne olacaksa diye okula gittik. Dediler ki: “Nüfus cüzdanınla diplomayı getir de seni de okula yazalım.” dedim ki: Ben göndermiştim. “Şu kapıdan gir içeriye, bak” dediler. Dedim ki, “Bir oda gönderilen diplomalarla dolmuş. Benim burada diplomamı bulma imkânım yoktur.” 

Giderken de hazırlıklı gitmiştim, bir şiir yazmıştım. Ve şiiri “Eğitim Başı” derlerdi, ona verdim. Okulun tam yetkilisi oydu. Okulu hep onlar idare ederdi. Evine, yemeğe gidiyordu. Şiiri aldı, bakaraktan gitti. Yemekten dönüşünde beni çağırttı. Beni aldı, müdür muavini odalarına götürdü. Orada müdürler var. 5-6 tane öğretmen vardı orada. Dedi ki “Durun bakın, şiir nasıl yazılırmış, nasıl okunurmuş. Al oğlum, oku bakalım” dedi. Bir okudum, beni aldı götürdü bu defa müdüre. Müdür deyince biraz dur orada. Nasıl bir müdür... Köy Enstitülerinin müdürleri doğrudan doğruya bakanlıkla iş görür, valilik bile yok ortada. Götürdüler beni, “Efendim, bu şiiri bu çocuk yazmış” dediler. Bir baktı şiire, bir de bana baktı. “Bunu sen mi yazdın?” dedi. “Evet, ben yazdım” dedim. “İnanmam ki” dedi. “İnanmayabilirsiniz efendim” dedim. “Haydi bir de bana yaz da inanayım” dedi. 

Ben de, “Kâğıt kalem verin yazayım” dedim. Allah’ın işine bak. Kâğıt kalem vermekle hemen nasıl şiir yazılır? Bir yaprak kâğıt verdi, bir de kalem verdi, hemen balkona çıktım. Beş-on dakika sürmedi her halde. Eğitim Başı gitmişti kendi makamına, girdim içeriye çalışıyordu. “Yazdın mı?”, “Yazdım”, “Ver bakayım”. Baktı, iki şiiri birbirine iğneledi, “Gel bakayım” dedi. Beni götürdü ‘Eğitim Başı’na. “Yazın bunu okula, kaydedin” dedi. Öylece Köy Enstitüsüne kaydoldum. 

Kayıt olduğunuz okul neredeydi?

Adana’ya bağlı Haruniye Düziçi derler, Düziçi Köy Enstitüsüydü okul. Şimdi kaza oldu orası. Ben okuldaki sivri talebelerdendim. Köy Enstitülerinin bir kolu öğretmen çıkarttığı gibi, bir kolu da sağlık memuru çıkartırdı. Üçüncü sınıfı bitirenler imtihana girerler, her enstitü on kişi alırdı, imtihanı kazananlardan. İmtihana girdik, imtihan daha başlamadan müdür girdi içeri, beni gördü. “Ulen sen ne yapıyorsun burada” dedi. Dedim “Efendim, ben de sağlık memuru olmak istiyorum.” Müdür itiraz etti: “Olur mu, sen sağlık memuru olunca senin hayatın biter, hiçbir gram ileri gidemezsin” dedi. Ben de sağlık memuru olmak istediğimi söyledim, biraz da edebiyat parçaladım. O da ısrar etmedi, “Sen bilirsin” dedi. 

O zaman Yüksek Köy Enstitü’sü vardı. Fakülte sayılıyordu. “Söz veriyorum seni Yüksek Köy Enstitüsü’ne göndereceğim, gitme şu sağlık koluna, ayrılma” dedi. Biz ayrıldık. Hakkımızda böylesi daha hayırlıymış. Nitekim ben öğretmen olsaydım çekemezdim onların derdini. Hergün kavga yapardım, hergün de kaldırır atarlardı beni. Allah, beni Üstadıma benzeyen şekilde yaratmış. Onun gibi hiddetli, şiddetli.

İşte öylece Köy Enstitüsü mezunu olduk. Oradan sonra da sağlık memuru olmak için İzmir’e gittik. Aynı hava orada da esti. Her köy enstitüsünde sağlık kolu yoktu, üç-dört tanesinde vardı. Birisi Hasanoğlan’da birisi de İzmir, Kızılsu’daydı.

Köy Enstitülerin’de Allah’ı inkâr fikri işleniyor diye biliyoruz. Siz de bunu yaşadınız mı?

Elbette yaşadık. Bizim Köy Enstitüsünde bir öğretmenimiz vardı. Coğrafya dersi anlatıyordu. Dünya güneşten koptu şu oldu, bu oldu anlatırken çocuğun birisi dedi ki: “Efendim, güneşi kim yarattı? Güneşi de Allah yaratmadı mı?” 

Öğretmenimiz, “(Haşa) Lan Allah’ı kim yaratmış?” dedi. Hem de bunu diyen, bizim Maraş’tan, dindar bir memleketin çocuğu. Ali Kaynak isminde birisiydi. Ama bizim gibi dindar talebeler çok üzgün oluyorlar böyle hadiseler karşısında. Çok üzüldüm. 2-3 gün sonra çarşıya indim, defter kalem alacaktım. Bir dükkânın önünde duruyordum. Burasını unutmayın: Okulumuzun bir gece bekçisi vardı. Maşallah beni şöyle bir tuttu götürdü içeride bir ihtiyarın önüne koydu. Sakallı bir ihtiyar. Dedi ki: “Efendim. Okulumuzun çok dindar bir talebesidir. Namazını hiç geçirmez” dedi. Yanına götürdüğü yaşlı amca da bana hitaben, “Oğlum yakında gördüğün bir rüyayı bana anlat” dedi. Bu sözleri duyunca şaşırdım. Şu hale bak! Bu adam evliya değil de nedir? 

O günlerde şöyle bir hadise olmuştu: O öğretmenin öyle “Allah’ı kim yaratmış?” dediğinden 2-3 gün sonra bir rüya görmüştüm. Rüyamda tanıdığım bir müezzin bir minareye çıkmış, diyor ki: “Sizin putlarınız istedikleri propagandaları yapsınlar. Muhammed (asm) Allah’ın elçisidir.” Hemen uyandım defterime not ettim bu sözü. İşte oraya vardığımda, “ ‘Oğlum yakında gördüğün bir rüyayı bana anlat’ dedi” ya işte o rüya, bu rüya idi. Tabi ona bu rüyamı anlattım.

O zaman ezan Türkçe okunuyordu, değil mi?

Evet, ezanlar Türkçe okunuyor o zamanlar. O mübarek zat, “Bak oğlum. Allah sana doğruyu göstermiş. Hiç canını sıkma” dedi. 

Sonra anladım ki bu zat sıradan bir adam değil. Osmaniye emekli müftüsü... Ali Haydar Aksay’ın ve Hasan Aksay’ın babası... Öyle bir adamdı işte. Hadiseler çok...

Neticede sağlık memuru olaraktan okulu bitirdim. Memlekete döndüm. O zamalar Halk Partili olarak bilinirdik. Demokratlar da beni Halk Partiliyiz diye Urfa’ya sürdü. Keşke daha çok sürselerdi.

Sizi niye sürüyorlar ki? 

Particilikten. Partiyi beğenmeyenler ceza olarak sürülürdü.

Okuldan sonra dini inançlarınızda bir zaaf yaşadınız mı?

Olmadı, Allah’a şükür. Hatta beni edebiyat öğretmenimiz lavaboda abdest alırken gördü. Dedi ki: Çeleğen, sen abdest alıyorsun, namaz mı kılıyorsun? Evet efendim ben namaz kılıyorum, dedim. “Pekâla, bakalım mezun olunca da kılabilecek misin?” dedi. Sonra o adamın sözü çıktı. Ben şimdi bu konuyu bitireyim, sonra ona dönerim.

Buyurun...

Urfa’da bir nahiyeye tayin oldum. O zaman valimiz de Maraşlı’ydı. Nedim Evliyagil. O nahiyedeki sağlık ocağının önünde bir bahçe vardı. Orada oturuyorduk. Şöyle 5-6 tane genç geldiler, oturdular bizimle sohbet etmek için. Birine dedim ki: Sen evlendin mi? Hayır evlenmedim dedi. “Niçin evlenmiyorsun?” dedim. “Benim Üstadım da hiç evlenmedi” dedi. Bak ayağıma kadar gelmişler. Kimmiş o biliyor musunuz? 

Badıllı Ağabey mi yoksa?

Evet, Üstad Bediüzzaman’ın talebelerinden Abdulkadir Badıllı Ağabey. Kaç sene sonra yine Abdulkadir Abiyle görüştük, ama niye o zaman yakalamadı ki beni? 

Nasip başka güneymiş demekki ağabey...

Ben ondan sonra epey süründüm. Ha, namazı ne kadar terk ettiğimi bilmiyorum. Bir sene mi, yarım sene mi unuttum. Bir nahiye müdürü dedi ki: “Yahu sağlıkçı. Sen hoca gibi konuşuyorsun, ama niye namaz kılmıyorsun?” 

Ben de hiç cevap veremedim. Ve babamın vefatı münasebetiyle memleketime taziye için gittim, Ekinözü’ne. Bizim Ekinözü’den bir tane Adıyaman vaazı vardı. O da bizim köylüydü. Kızını orada evlendirmişti de onlarla akraba olmuştuk, o da vefat etmişti. Onlar da taziyeye gelmişlerdi Ekinözü’ne. Adıyamanlılar taziyeye gelmişlerdi. Ben de babamın taziyesi için orada bulunuyordum. Aynı odada bulunduğumuz için söz döndü dolaştı Risale-i Nur’a, Nurculara kadar gitti. Ben de gazetelerde görürdüm. “Bu Nurcular da kim olur ya. Yeni bir din mi buldular? Yeni bir mezhep mi kurdular?” falan diyerek ileri geri konuştum. (Devam edecek)

Röportaj:
Faruk ÇAKIR - cakir@yeniasya.com.tr
Abdullah ERAÇIKBAŞ - abdullah@yeniasya.com.tr

Okunma Sayısı: 2792
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı