"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Anayasayı yapan Meclis’te başörtülüler olmayacak

18 Nisan 2011, Pazartesi 00:00
Sosyolog Halime Kökçe, “ Türkiye yeni bir anayasa ile yeni bir Türkiye olacak. Ancak yeni anayasayı yapacak olan Mecliste başörtülüler olmayacak. Yeni bir Türkiye kuracağız, yeni bir sözleşme imzalayacağız, ama o kontratta başörtülü kadınları başı açık erkekkadınlar temsil edecek. Bu sözleşmede başörtülülerin haklarına da karar verecekler!” şeklinde konuştu.
Anayasayı yapan mecliste başörtülüler olmayacak
 
 
Seçim sathı mahalline girildi ve bütün partiler kozlarını daha hararetli bir şekilde paylaşmanın yollarına koyuldu. Günlük siyaset veya parti politikaları insanı önemseme yolunda ilerlerken yine de birçok insan hikâyesini yok saymaya devam ediyor. Konjonktüre bağlı olarak toplumun farklı kesimleri bazen öne çıkıyor, bazen unutuluyor. Ancak sorunlar, tartışma konuları değişmiyor. Bunlardan bir tanesi de başörtüsü. Biz de bütün bu tartışmaların ötesinde belki de ilerisinde başörtüsü meselesini konuştuk. Star gazetesi Açık Görüş Eki Editörü Sosyolog Halime Kökçe başörtüsü hikâyesini anlattı ve başörtülü vekil tartışmalarını bizim için değerlendirdi.
Özgeçmişinizde başörtülü bir kadının hikâyesi var. Mikro tarih açısından başörtüsüyle olan ilişkinizi anlatır mısınız?
 Lise son sınıftayken başörtüsü takmaya başladım. Ama o zamanlarda okulun kapısına geldiğimde başımı açıyordum. O günkü düşünce dünyam açısından bu normaldi. 1993 yılında ise, Mimar Sinan Sosyoloji bölümünü kazanarak üniversite hayatıma başladım. Artık başımı açmamı gerektirecek bir durum yoktu. Ancak ‘94 yılında Refah Partisi’nin seçimlerde başarılı olması devletin ve toplumun bazı kesimlerini rahatsız etti. Bu vesileyle ben başörtülü biri olduğumu fark ettim. Bu bana fark ettirildi çünkü. Başörtüsünü Kur’ân’ı okumak suretiyle başımı örtmem gerektiğini akledip takmıştım. Benim için dinî bir vecibeydi. Fakat RP’ye yönelik tepkiler başörtüsüne de yöneldi. Bu da bir ‘başörtülü’ tanımına yol açtı, başörtülü ve başı açık karşıtlığına sebep oldu.
Hâlbuki biz de koridorlarda dolaşan öğrencilerdik işte, herkes gibi… Pek çoğumuz hiç oy kullanmamış, siyasî bir yönelim içine henüz girmemişti. Ama bu süreç içinde, başörtülüler, sanki homojen bir yapıymış, tek bir siyasî irade tarafından yönlendiriliyormuş gibi bir algı oluştu. En tehlikeli olan şey de her zaman budur, ayrımları, farklılıkları yok sayıp tekleştirmek.
Okulda ne tür hadiselerle karşılaştınız?
Meselâ, bir hocamız daha önce hiç yapmadığı halde Ramazan ayında herkese çay ikram etti. Hocamızın davranışını ilk önce oruç tutanlara karşı bir saygısızlık olarak değerlendirmiştim. Fakat kimler oruçlu, kimler çay istemiyor gibi alenî bir kelle ayırmaca olunca, işin basit bir nezaketsizlik olayı olmadığını anladık. Alenî bir fişlemeydi. Ama başörtülüleri değil, dindar erkekleri fişlemek için yapılan bir ikram. Biz zaten başımızdaki örtüyle fişlenmiştik.
Bir dışlanmışlık hissediyor muydunuz?
Üniversitelerin, özellikle sosyal bilimlerin, takip ettikleri ekollere göre başörtüsüne karşı tavır alışları değişiyordu. Sosyoloji bu anlamda farklılıkların daha ziyade olduğu bir bölümdür. Ama dışlanmışlık hissi sadece başörtüsüyle ilgili de değildi. Taşradan gelen başörtülü kızlar başları önde, mahcup geziyorlardı. Ama onların sorunu sadece başörtülü olmaları değil, çok farklı bir kültürün içine de gelmiş olmalarıydı. Hiç alışık olmadıkları durum ve davranışlarla karşılaşıyorlardı. Başörtüsü üzerinden bir dışlanma olmasa bile, köyünden, kasabasından çıkıp İstanbul’a gelen bir öğrenci için durum biraz sıkıntılıdır. Buna bir de ‘başörtülü’ kategorisine alınma eklenince, dışlanmışlık hissi elbette artıyordu.
Bütün bu etkilere karşı sizde ne tür tepkiler gelişti?
Bir müddet sonra “Madem başörtülü olmam nedeniyle sizi rahatsız ediyorum. Buyurun daha çok rahatsız edeyim” gibi bir tepki gelişiyor. Bu çok sağlıklı olmayabilir, ama bu böyle. Çünkü sistemle cebelleşerek okuyorsunuz. Anayollar kapalı, hep yan yollar aramak zorunda kalıyorsunuz. 
İstanbul’da okul bittikten sonra Ankara’ya ODTÜ’ye yüksek lisansa gittiniz. Orada nelerle karşılaştınız?
O dönemde 28 Şubat süreci yaşanıyordu ve başörtüsü yasaklanmıştı. Başörtüsüyle giremediğim bir dersten dolayı, iki kez okuldan atıldım. Okul uzadıkça uzadı. Son afla okula döndüğümde hâlâ kampus yasağı devam ediyordu. Tez hocamın anlayışlı tutumu sayesinde süreci tamamlayabildim. 1998’de başladığım yüksek lisansı, ancak 2009’da tamamlayabildim. Benimkine bir mağduriyet hikâyesi asla denilmez, bu süreci lisansta yaşayan arkadaşların yanında… Ama bu mağduriyet dilini de çoğaltmanın anlamı yok. Artık çözümü konuşmalıyız. Ne yapılmalı, nasıl yapılmalı?
Bütün bu süreçlerde dindarların sekülerleştiği söylenir, katılır mısınız?
“İslâmî kesim sekülerleşti” gibi cümleler kuramıyorum ben. Çünkü çok kesinlik belirtiyor. Bir sosyolog, İslâm denen öz hakkında da konuşamaz. Ancak İslâm’ı yaşamaya çalışan Müslümanlardan konuşabiliriz. “İslâmî kesim sekülerleşti” denildiğinde sekülerleşmenin tanımını yapmış olmalıyız, çerçevesini çizmiş olmalıyız önce, sonra böyle bir cümle kurma imkânımız doğsun. İnsan karşılaştığı farklı durumlarla birlikte farklılaşır. Bu insan oluşumuzla ilgili bir durumdur. Bundan 15-20 sene önce Türkiye’nin taşrası farklıydı. Taşra büyük şehre geldi, taşra zenginleşti. Taşranın kendi içinde merkezleri oluştu. Bu tür değişimler hayat şekilleri üzerinde de etki yaptı. Bunu anlatmaya çalışıyorsak, evet, ama sekülerleşmeyi kutsal olanla dünyevî olan arasında bir tercihte bulunup dünyevî olanı seçmek gibi felsefî bir planda anladığımızda bu kadar kesinlik bildiren cümleler kurmanın doğru olmadığı kanaatindeyim.
Müslüman bir toplum olarak Batının bilimsel diliyle konuştuğumuz söylenir. Sizce bu onların bilimsel ve tecimsel olarak önde olmasının bir sonucu mu?
Dünyanın da bir hayatı var. Bu hayat döngüsel; bazen bazı coğrafyaların mahmur olduğu bazı coğrafyaların sönük kaldığı, bazen tam tersinin olduğu bir hayatı var. Bir zamanlar İslâm medeniyetinin ne kadar aydınlık olduğu, Ortaçağ Avrupası’nın ne kadar karanlık olduğu ve oradaki Rönesans’ı başlatanın İslâm medeniyeti olduğu söyleniyor. Bunlar benim üzerinde konuşacağım alanlar değil. Ancak Avrupa’nın kendi acı tecrübeleriyle, kıyımlarıyla bunlardan ders almak suretiyle demokrasisini bir yerden bir yere getirdiğini görüyoruz. Bu demokrasinin statik bir şey olup kemale erdiğini de göstermez. Nitekim, Avrupa’da, içten içe İslâmofobi kol geziyor. Hıristiyanlıktan uzaklaşmış bir topluluk olarak, Müslüman nüfusun giderek artmasını sorun olarak algılıyorlar. Entegrasyon deyip asimilasyon olarak görülebilecek bir takım politikalar geliştirmeye çalışıyorlar. Çok kültürlülük kavramını da zaafa uğratıyorlar.
Tamam, Hıristiyan bir ülkede Müslüman sayısının artması belki tedirginlik doğurabilir, ancak Müslüman bir coğrafya olan Türkiye Cumhuriyeti’nde neden Müslümanlık kötü bir şey olarak sunuluyor?
Türkiye’de laiklik eleştirildiğinde, hemen, “Türkiye kendine özgü koşullara sahip” deniliyor. Bu, kuruluş felsefemizle çok yakından ilgili bir şey… Avrupa’daki insan hakları belli seviyeye gelmiş, orada başörtülü bir kadın eyalet sisteminde temsil imkânına kavuşabiliyor. Biz ise Avrupa’nın geri dönmeye başladığı yolları yeni yeni alıyoruz.
Cumhuriyeti kuran kadronun bu durumda rolleri var mı?
Cumhuriyeti kuran kadro, daha doğrusu kuruluştan sonra sözü hakim olan kadro, Türkiye’nin birebir Batılı bir ülke gibi olmasını istiyordu. Onlar gibi yaşamasını, onlar gibi giyinmesini, onlar gibi eğlenmesini, onlarla aynı beğenilere sahip olmasını istiyordu. Türkiye Cumhuriyeti Batı’ya imrenilerek kuruldu.
Başörtüsünün bu kadar rahatsızlık vermesinin sebebi de ‘çağdaş Türkiye’ fotoğrafıyla örtüştürülememesi. Görüntüyü bozan bir unsur başörtüsü… Baştan beri bizim problemimiz kendi değerlerimizle barışamamak, modernliği şekil üzerinden kotarmaya çalışmak.
Erkeklerin giyeceklerinden Müslüman olup olmadığı çok belli olmuyor. Sizce kadınlar bu yükü daha mı çok yüklendi?
Erkekler de eş kontenjanından mimleniyorlar, ama bu yükü kadınların daha fazla yüklendiği çok ortada bir durum.
Türkiye, kamusal alanda başörtülü görüntü problemini ne zaman aşar?
En özgürlükçü zihinlerde bile “başörtülü bir kadın hâkim, savcı, polis, öğretmen olamaz” gibi bir algı var. Başörtüsünün önyargı taşıyan bir simge olduğu düşünülürken, başı açık bir hâkimin başörtülü biri hakkındaki kararının ne kadar önyargıdan uzak olduğu tartışılmıyor. Bu tanımlamalar çok rahatsız edici. Benim çocuğum okula başladığında, annesi gibi başörtülü bir öğretmene neden sahip olamasın. İlle de öyle olsun anlamında söylemiyorum tabiî ki… Buluttan nem kapar olduk, bu yüzden bunu da ayrıca belirteyim. 
Toplumda dindarlar da güçleniyor mu?
Güç, benim için, negatif çağrışımlı bir kavram. Ben normalleşme demeyi tercih ediyorum.
Yeni tartışma alanı zengin Müslümanlar, fakir Müslümanlar. Kimisi bu tartışmayı fitne sokucu olarak tanımlıyor katılır mısınız?
Siyaset, finansmanı olan bir şey… Güç siyasî olarak kimdeyse, o kendi zenginlerini yaratır. Bu iyi bir şeydir anlamında söylemiyorum. Siyaset parayla yapılan bir şey. Türkiye’de güç ve zenginlik bir kesimin elindeydi. Son yıllarda servet sahibi olanların profilleri çeşitlenmeye başladı. Bu da ‘devlet zenginlerini’ rahatsız etmeye başladı. Ancak tüm bunlar üzerinde düşünmek gerekir. İslâmiyet ekonomik anlamda herkesi eşitleyen bir sistem getirmiyor, ancak yoksulu ve yetimi gözetmek adına Müslümanlara yüklediği sorumluluk o kadar fazla ki… Bu değerlendirmelere fitne deyip kulak asmamaktansa, zenginlik ve yoksulluk üzerine kafa yormak daha doğru olsa gerek.
Son günlerin tartışma konusu başörtülü vekil tartışması…
Şu an, Ankara’da bağımsız bir aday dışında, siyasî partilerden seçilebilecek bir başörtülü aday yok. Siyaseti insan oluşumuzla, hayatımızı ve çevreyi değiştirmeye niyetli oluşumuzla ilgili olduğundan çok önemsiyorum. Bu yüzden siyasette temsil çok önemli… Başörtülü bir vekil en çok da başörtülü vekil olunamadığı için önemli. Bu pratik, normal karşılanabiliyor olsa, bazen başörtülü vekil olan meclislerimiz olacaktır, bazen de olmayan. Ve bu kimsenin üzerinde konuştuğu bir konu olmayacaktır. 12 Eylül referandumundan sonra yeni bir anayasamız olacağı heyecanı içinde yaşıyoruz. Türkiye yeni bir anayasa ile yeni bir Türkiye olacak. Bize böyle söylendi. Ancak yeni anayasayı yapacak olan Mecliste başörtülüler olmayacak. Bu bana dokunaklı geliyor. Yeni bir Türkiye kuracağız, yeni bir sözleşme imzalayacağız, ama o kontratta başörtülü kadınları başı açık erkek-kadınlar temsil edecek. Bu sözleşmede başörtülülerin haklarına da karar verecekler!
 
 
H. HÜSEYİN KEMAL
Okunma Sayısı: 1545
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • özdemiroğlu

    18.04.2011 00:00:00

          İnşaallah önce siviller bir anayasa yapsın da,sonradan bu anayasanın getirdiği özgürlük ile başörtülüler de meclise girer ve anayasa ile ilgili değişiklik hakkını elde eder.Önce sivil ve demokratik bir anayasa.İnşaallah bu tahakkuk edecektir.

(*)

202.

gün

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı