"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

CENTRAL FLORİDA ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ DOÇ. DR. HAKAN ÖZOĞLU: Cumhuriyetin ilkelerini meclis değil, radikal bir grup belirlemiştir

07 Kasım 2011, Pazartesi
YENİ ANAYASA TARTIŞMALARINDA CUMHURİYETİN İLKELERİ BÜYÜK TARTIŞMA KONUSU.DOÇ. DR. ÖZOĞLU İSE, BU İLKELERİ “GERÇİ TAKRİR-İ SÜKUN YASASININ 1925’TE YÜRÜRLÜĞE GİRMESİ İLE BİRLİKTE CUMHURİYETİN İLKELERİNİ MECLİSTEN ÇOK DAHA KÜÇÜK VE RADİKAL BİR GRUP BELİRLEMİŞTİR” DİYOR.
Cumhuriyetin ilkelerini meclis değil, radikal bir grup belirlemiştir
 
“CUMHURİYETİN Kuruluşundaki İktidar Kavgası” kitabının yazarı Central Florida Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Özoğlu, Amerika’daki arşivlerde Osmanlı belgelerini yakından inceleyen bilim adamlarından biri. Özoğlu, Osmanlı’nın ihanet objesi olarak düşünülemeyeceğini söylüyor, çünkü Türkiye Cumhuriyetine ait değil. Öbür taraftan cumhuriyetin ilkelerinin Meclis değil, dar bir kadro tarafından belirlendiğini belirten Özoğlu, halifeliğin kaldırılmasının toplumsal kutuplaşmayı doğurduğunu belirtiyor.
Kurtuluş Savaşı Osmanlı subayları mı, yoksa cumhuriyetin dar kadrosu
tarafından mı yapıldı?
Kurtuluş Savaşı yapıldığı zaman cumhuriyet kadrosu diye bir şey yoktu.  Bu savaş Osmanlı subayları ve halkı tarafından yapıldı. Bilindiği gibi Kurtuluş Savaşı’nın amacı bir cumhuriyet kurmak değil, İmparatorluğu düşman işgalinden kurtarmaktı.  Bu konuda daha sonra İstanbul kadroları, yani Osmanlı hükümeti ile Ankara’da bu savaşı örgütleyen kadro arasında bir fikir ayrılığı çıktı. İstanbul grubu savaşın kaybedildiğine kanî idi ve imparatorluğu korumanın ya da en az zararla bu Dünya Savaşı’ndan çıkmanın galip devletlerle işbirliği yapmasından geçtiğine inanıyordu.  Ankara kadroları ise (sonradan bu hareket milliyetçiler ya da Kemalistler adını aldı) tek yolun top yekûn bir savaş olduğuna tamamen inanmışlardı.  Yani iki grup için de amaç imparatorluğu kurtarmaktı, ama bunun nasıl yapılması gerektiği konusunda birbirlerine zıttılar. Yazılan anılardan biliyoruz ki, Ankara, Sultan Vahdettin’e Damat Ferit Paşa hükümetini istifaya zorlaması ve Ankara’daki meclisi imparatorluğun meşru meclisi ilan etmesi konusunda bir teklif götürdü.  Bu teklif kabul edilmiş olsa idi, cumhuriyet bile olmayabilirdi.  Ben, kitabımda, cumhuriyetin bir idare şekli olarak belirlenmesini bu teklifin reddedilmesine bağlıyorum. O zamandan sonra Ankara hükümet olabilmek için saltanatın kaldırılması gerektiğine kanaat getirdi.  Yani önceleri Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul hükümetine muhalif, ama saltanata sadıktı.
 
Sizce kurucu kadro ile Kazım Karabekir gibi insanların başını
çektiği grup arasındaki ayrışma nerede ve neden başladı?
Bu grubun içinde Rauf Orbay da var. Bilindiği gibi Rauf Bey Lozan’da İsmet Paşa’nın kendi hükümetinin direktiflerini dinlemeyip direk Mustafa Kemal ile bağlantı kurmasına kızıyor.  Meselâ, Rauf Bey Musul konusunda çok iddialı, Musul’u alacağına inanmış. Bunu ABD arşiv belgelerinden gözlemliyoruz. Bu problem çözülmeden imza atılmamasından yana. Bence ilk hizipleşme Lozan ile başlıyor. Cumhuriyetin ilanının Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy gibi Kurtuluş Savaşı’nda önemli rol oynamış karakterlerden habersiz ve Meclisin yarısından fazlasının Ankara’da olmadığı zamanda ilan edilmesine çok içerliyorlar ve bunu kendilerine karşı bir saygısızlık ve hatta kenara itme olarak görüyorlar.  Bundan sonra kutuplaşma sürüyor. Rauf Orbay cumhuriyet karşıtı ilan ediliyor.  Ben yine ABD arşivlerinde Rauf Orbay’ın Refet Bele ile beraber Meşrûtî Monarşi isteyen bir grubun gizli toplantısına katıldığını ve bir konuşma yaptığı konusunda bir rapor gördüm.  Yani Mustafa Kemal’in bu görüşü doğru olabilir.  Rauf Bey cumhuriyetten çok meşrûtî bir monarşi yanlısı olabilir.  Ama 1 Temmuz 1919’da çekilen ve ABD arşivlerinde 867.00/290 sayılı ile kayıtlı olan bir telgraf Rauf ve Mustafa Kemal’in o tarih itibarıyla hâlâ sultana bağlı olduklarını teyid ediyor.
Hilafetin kaldırılması sizce
 Türkiye’yi zayıflatan bir şey mi oldu?
Bu soruya cevap vermek zor.  Politik oryantasyonunuz ile alâkalı bir şey.  Ben şöyle cevap vereyim. Eğer laik bir dünya görüşüne sahipseniz, hilafetin kaldırılmasının Türkiye’yi daha güçlendirdiğini iddia edebilirsiniz.  Çünkü laik bir rejimde hilafet gibi dinî bir otoritenin barındırılması zor.  Bakın, bu konu hilafetin kaldırıldığı ilk yıllarda da tartışılmış zaten.  431 sayılı kanun teklifi için kullanılan dil önce “Halife görevinden alınmıştır, halifelik makamı Meclisimizin uhdesine geçmiştir”,  sonra bu biraz değiştirilip “Halifelik, hükümet ve Cumhuriyet’in anlam ve kavramı içinde esasen mevcut bulunduğundan hilafet makamı kaldırılmıştır” şekline getirilmiştir.  Bunun en büyük sebebi, bir din müessesesinin laik bir devletin bünyesinde olmasının laikliğe aykırı olacağı görüşüdür. Bu zamanın gazetelerinde tartışılmış zaten. Sonra dil biraz daha sisli hale getirilmiş.  Burada dikkati çekmesi gereken şu; O zaman bile devrimciler kanunda bu müessese gereksiz olduğu için kaldırılmıştır diyemiyorlar açık açık.  Demek ki zamanın devrimcileri bile biraz çekingenler bu konuda, doğacak tepkiyi hafifletmek istemiş de olabilirler, bu müesseseyi yeniden zamanı geldiği zaman Meclisten çıkarıp belli bir kişiye vererek tekrar kullanmak da istemiş olabilirler. Bunu destekleyen bir belge de yine ABD arşivlerinde var. Mustafa Kemal’in Şeyh Sunusi’yi 1925’deki Halifelik kongresinde desteklemeye razı olduklarını, ama karşılığında yeni Türkiye rejimine sadık kalması istenmiş bu belgeye göre.  Ben bu belgeyi de bir gazetede yayınladım ve yeni kitabımda da var. 
Laikliği kurumsal değil de gündelik hayatınızda benimsememişseniz?
Eğer İslâmî bir görüşe sahipseniz, hilafetin kaldırılmasının Türkiye’ye verdiği zarara işaret edebilirsiniz.  Meselâ, Şeyh Said gibi ayaklanmalar bundan sonra ve bu bahane ile çıkıyor. Ülke içindeki etnik kimliği daha öne çıkardığı için ayrışmaya sebep olduğu iddia edilebilir.
Olaya daha tarafsız bakmak isteyenler ise, bu radikal hareketin İslâmî görüşlü kesimi yer altına ittiğini ve toplumda potansiyel bir çatışma yarattığını iddia edebilirler.  İslâmî görüşteki bazı (bazı diyorum çünkü böyle düşünmeyen pek çok İslâmî görüşte insan da var) insanlar itilip kakıldıklarını düşünüp yeni rejime diş bilemiş olabilirler.  Günümüzde bu kutuplaşmayı gözlemlemek daha kolay hale geldi, ama daha önceleri, olmasına rağmen, bu kadar gözle görülür bir tansiyon yüksekliği yoktu.  Bu açıdan halifeliğin kaldırılması günümüze kadar ertelenmiş bir güç çekişmesinin ortaya çıkmasına sebep oldu diyenlere de “tamamen yanlışsın” demek pek mümkün değil.
Sizin görüşünüz nedir?
Benim kişisel görüşüm, her kesimin haklılık payının olduğu.  Gerçekten de yeni rejimde halifelik makamını barındırmak, rejimin altına dinamit lokumu koymak gibi bir şey olabilirdi.  Çünkü hanedanın yeni rejimi benimseyip kendi hükümranlık haklarından vazgeçmesini kolay hazmetmelerini düşünmek fazla saflık olur bence.  Yani hilafet kaldırılıp hanedan yurtdışına çıkarılarak yeni rejim kendini yerleştirmek istiyor.  Bence Türkiye Cumhuriyetinin laik bir cumhuriyet olarak ortaya çıkması ve gelişmesi için bu makamın kaldırılması gerekliydi.  Ama bu hareket kesinlikle toplum birliğini zayıflatmıştır. Kürtlerin asimile edilebileceğine olan inanç gibi yeni nesillerin de laikliğin faziletine ikna edebilecekleri fikri tam başarıya ulaşamadı.  Dinin özel alana itilmesi aslında dinin devlet işlerinde ayrılması değil, devlete tabi olması olarak görüldü.  İşte günümüze kadar gelen bu anlayış kötü meyvelerini veriyor. Bir yanda dincilerin yavaş yavaş laik müesseseleri yok ettiğini ve ülkeyi karanlık günlere çekmek ve intikam almak için hayli yol aldığına inanan bir kitle, diğer yanda kendilerini mazlum olarak gören ve laikliğin anlamını kendi görüşlerine daha uygun bir hale getirmeye çalışan iki grup karşı karşıya geldi.  Böyle bir potansiyel toplumsal çatışma bile halifeliğin kaldırılmasının bir sonucu olarak görülebilir bence.
Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine
belirleyen sizce Birinci Meclis mi,
yoksa İkinci Meclis mi? Birinci Meclisin
ilkelerinin daha demokratik olduğu
iddia ediliyor.
Bence Birinci Meclis demokratik açıdan daha ilerdeydi, ama bu grup bugün anladığımız anlamda cumhuriyetin kuruluş ilkelerini belirleyen grup değildir. Bu işi İkinci Meclis yapmıştır. Gerçi Takrir-i Sükun yasasının 1925de yürürlüğe girmesi ile birlikte Cumhuriyet ilkelerini meclisten çok daha küçük ve radikal bir grup belirlemiştir. Birinci Meclis gibi zıt fikirlerin barındığı bir meclis yeni rejimin yönünü ve yapılan devrimlerin  şiddetini değiştirebilirdi. Hatta Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının zayıf muhalefetinin bile devam etmesi gelişmeleri radikal bir şekilde etkileyebilirdi. Bir de tabii 1926 İzmir suikastından sonra tamamen silinen bir İttihat ve Terakki grubu var.  Onlar da gizli olarak 1927 seçimlerine hazırlanıyorlardı.  Bunların muhalefette kalmasının yeni rejimin cumhuriyet olarak kalmasıyla ters orantılı olduğuna hükmedildi ki bunda doğruluk payı da var bence. 
Özellikle, resmî söylemde Osmanlı
ihanet objesi olarak anlatılıyor.
Bu doğru mu?
Bence bu mantıken doğru değil. Bir şeye ihanet etmek için, önce onun bir parçası olmak lâzım.  Osmanlı, cumhuriyetin bir parçası değildi, onun için ihanet etmesi mümkün değil.  Bu suçlama, yeni rejimin kendini kabul ettirmek için eskiyi kötülemesi gerekliliğinden doğuyor ve anlaşılır bir şey. Zaten yeni rejimin insanları başka yerden gelmedi, bunlar da aslında Osmanlı tebaası. Ben bunu bir “iktidar kavgası” çerçevesinde açıklıyorum. Ankara’da üslenmiş Kemalist hareket ile İstanbul’daki emperyal hükümet arasında bir güç kavgası oluşuyor. Özellikle Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşmasından sonra Ankara politik gücü tekrar İstanbul’a geri vermek istemiyor.  Bunun için, onu halkın gözünde küçük düşürmeleri gerekiyor.  Bunun en etkin yolu Osmanlı hükümetini halkına ihanet ettiği iddiasıyla eleştirmek.  Burada Ankara’nın eli çok kuvvetli zaten. Düşmanları yenen ordu, onlar tarafından kontrol ediliyor. Yine galip taraf olarak halk nezdinde saygıdeğer bir konumdalar. İstanbul hükümeti ise askerî ve politik güçten yoksun. İstanbul işgal altında; müttefiklere sorun çıkaranlar hemen sürgüne gönderiliyor.  İşgal altındaki İstanbul’daki devlet erkânının Ankara’dakiler kadar hareket kabiliyetleri yok.  Zaten yenilgiyi çoktan kabul etmişler.  Elleri kolları bağlı…  Bu durum Ankara’nın ihanet iddialarına destek için kullanılıyor. 
 
H. Hüseyin Kemal
Okunma Sayısı: 2400
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı