"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Gazete haberi Risale-i Nur’u tanımama sebep oldu

09 Temmuz 2018, Pazartesi
Hasan özgenç: Askerlik yaparken gördüğüm gazete haberi ilgimi çekti ve sonra bunu araştırarak risale-i Nurlarla tanıştım.

Uzun yıllar Fatih’te ayakkabıcılık yapan Hasan Özgenç, hatıralarını anlattı...

Sizi tanıyabilir miyiz?

Ben Hasan Özgenç, Balıkesir’in, Havran Kazası’nda 1947 yılında doğmuşum. 25 Eylül 1968’de asker oldum. 1969 Eylül’ünde terhis edildim.

Risale-i Nur eserlerini ilk olarak nerede ve nasıl duydunuz?

Acemi birliğim Denizli’ydi. Oradan İstanbul’a gönderildik. Levazım Okulu’nda ihtisasa gittim. İhtisastan sonra talimgâha katıldım. Çavuş olarak da Niğde’nin Bor Kazası’nda askerî bir fabrikaya tayin olduk. Burada 400 kişi sivil işçi ya da memur olarak çalışıyordu. Bizim bölüğün ismi de  “691. Levazım Genel Destek Bakım Bölüğü”ydü. İkinci bölük de hizmet bölüğüydü. Onun komutanı da  Üsteğmen Hasan Dânâoğlu’ydu.

Askerliğimin son gecesiydi. Kastamonulu Mehmet Yıldız diye bir arkadaşım vardı. Her gün gazete alırdı. Pazardan Pazar’a da bulmacası çok diye Hürriyet Gazetesi’ni alırdı.

Ben de bir gün onun yanına varmıştım. Hürriyet Gazetesi’ni açıp bakınca tuhaf bir manşet haberi ilgimi çekti. Manşet haberinde “Nurcular ve Biberiye Tarikati mensupları ayin yaparken yakalandı” diyordu. 1969 Eylül tarihli bu gazete başlığını hiç unutamıyorum. Haberin devamını okuyordum, ama zehir zemberek... Çok kötülenmiş, Nurculara dair öyle şeyler yazıyordu ki, şaşırdım. Nurcuları falan bilmiyorum, ama şöyle düşünüyordum: Hadi ‘biber’den acı çıkar da, ‘nur’ nasıl zehirli olsun ki, diye aklımdan geçiyor.

Bir akşam bölükteki askerlik dersine komutan üsteğmen Dânâoğlu geldi. “Bugünkü dersimizin konusu meşrû olması kaydıyla serbest. Soru sorun ben de bildiğim kadarıyla cevap vereyim” dedi.

Herkes farklı konulardan sorular soruyor, benim de aklımda o günkü gazetede okuduklarım var. Kaldırdım elimi, “Komutanım, bugünkü Hürriyet gazetesinde bir manşet var, Nurculardan bahsediyor, kim bunlar tanıyorsanız, bilgi verirseniz sevinirim” dedim. Komutan uzun süre bekledi, bekledi; sonra da “Biz askeriz biz böyle şeylerle meşgul olmayız, boşver” dedi. Komutanımız böyle deyince benim daha çok merakımı celp etti. O gün öyle geçti, konu bir daha gündeme gelmedi.

Peki, sonraki yıllarda Risale-i Nur derslerine gitmeniz ve bu eserleri okumaya başlamanız nasıl oldu?

Askerlik bitiminde İstanbul Beyazıt’ta ayakkabıcı imalathanelerinde çalıştım. Bu mesleği çocuk yaşta öğrenmiştim. Bir müddet oralarda çalıştım. Sonra, annemlerin bir tanıdığı olan Kadir Kınağ’la tanışmaya gittim. Onlar beni bırakmadılar, “Sen gel bizim yanımızda çalış” dediler. Ben de Kadir Kınağ’ın Haznedar’daki beyaz eşya dükkânında çalışmaya başladım. Bir ay kadar  sonra Selçuk Tuna diye de bir çalışma arkadaşımız vardı. Bir gün beni Kadir Amca’nın da telkiniyle Şirinevler’e bir sohbete dâvet etti, ben de gittim.

Bir daire kapısına gittik. Dışarısı ayakkabı dolu. İçeri girdik, baktık bir kişi kitap okuyor, diğerleri de sessizce oturuyor, onu dinliyor. Ben de “Demek ki burada usûl bu, dinleyeceğiz sessizce” diye düşündüm ve okunan bahsi dinledim.

Sonradan, oradaki ilk dersi de Ahmet Tanyel’in okuduğunu öğrendik. Çay molası oldu, baktım oradaki arkadaşlar benimle kırk yıllık ahbapmış gibi muhabbet ediyorlar. Hal hatır soruyorlar. Bu durum benim hoşuma gitti. Bir kaç kez daha gittim, ama beni buraya götüren arkadaşım Selçuk, gittiğimiz bu yerin ne olduğunu, bunların kim olduğunu tam söylemiyor, geçiştiriyordu.

Benim de aklımdan hiç gitmeyen daha önce Hürriyet gazetesinde okuduğum o meşhur manşetteki Nurcular var. Sordum bir gün Selçuk’a: “Kim bu Nurcular, ayin gibi şeyler yapıyorlarmış, sen biliyor musun?” diye. Tabi Selçuk kahkahayı bastı. Niye güldün dedim. Dedi ki, “Gittiğimiz yer Nurcuların dersanesi. Bunlar Nur Talebeleri işte...” Ben şaşırdım. Çünkü bunlarda hiç ‘zehir’li bir fikir görmedim. Sonra o açıkladı o gazetenin tavrını. ‘Dini sevmeyen adamlar, elbette ki dindar insanları kötüleyecekler’ diye.

Böylece Nurlarla, Nur Cemaatiyle ve Risale-i Nur eserleriyle tanışmış oldum. O gün, bugündür devam ediyorum. Allah’a sürekli duâ ediyorum: Beni, bizi, çocuklarımızı, torunlarımızı bu hizmetten koparmasın, ayırmasın inşallah.

Peki Yeni Asya’nın çıkışıyla ilgili hatıralarınız var mı?

Tabii ki Yeni Asya’yı da Risale-i Nur’u tanıdıktan sonra okumaya başladım. Arkadaşım Selçuk da Yeni Asya okuyordu zaten. O tarihten beri okuyor ve sahip çıkıyoruz elhamdülillah.

Daha sonra iş hayatınız nasıl gelişti?

Şebinkarahisarlı Şerif Kürtünlü diye bir ağabey varmış. O da ayakkabı ustasıymış. Yanına kalfa falan arıyormuş. Arkadaşım Selçuk benim için onunla konuşunca, orada da bir kaç sene çalıştım.

Sonra Fatih, Aksaray’da 1972 senesinde ilk dükkânımı açtım. 2010’da da yine Fatih’te, ilk dükkânıma çok yakın yerdeki şimdiki dükkâna geçtim. Halen burada çalışmaya devam ediyorum.

Risale-i Nur eserleriyle tanıştığınızdan beri karşılaştığınız abilerle hatıralarınız var mı?

Benim işyerimin hemen yanında Sofular Molla Hüsrev Camii’nin İmamı Ali İhsan Hoca vardı. Şöyle derdi kürsüden: “Beni başka bir camiye imam tayin etseler ben gitmek istemem. Benim burada kalmamı Bediüzzaman Hazretleri tavsiye etti.”

Hadise şöyle olmuş: Bir ikindi namazında Üstad Hazretleri bir gün bu camiye geliyor. İmamı soruyorlar. O esnada Ali İhsan Hoca orada yokmuş. Çevredeki esnaf, Fatih Camii’ne çıktığını söylüyorlar.

Ali İhsan Hoca hiç izin kullanmazdı, ama çevre camilere bir vakitlik gittiğinde de muhakkak müezzine tembihler, ‘Ben öğlene ya da ikindiye gelemeyeceğim’ derdi, cami boş kalmasın diye haber verirdi mutlaka.

Yine öyle günün birinde Üstad gelince, Fatih Camii’ne gitmiş olabileceğini söylüyorlar. Üstad da haber verin gelsin, diyor. Birisi gidiyor çağırmaya. Hocayı buluyor, “Birisi geldi sizi çağırıyor” diye. Ali İhsan Hoca kim olduğunu sorunca, “Sarığı-cübbesi vardı” diye Üstad’ı tarif ediyor. “Kim bu yahu?” diye merak ederken, “Onu tanıyanlar Bediüzzaman gibi bir hitapla sesleniyorlardı” deyince anlıyor ve hızlıca camiye gidiyor. Üstadı görüp, “Hoş geldiniz hocam” deyince Bediüzzaman, “Burası mübarek bir camidir, hiç unutma” diyor. Bu sebeple Ali İhsan Hoca, Molla Hüsrev Camii’nde çok istekli bir şekilde vazife yapmış. Emeklilik yaşı gelip emekli oluncaya kadar bu camide imamlığa devam etmiş. Ali İhsan Hoca, 25 sene kadar oldu vefat edeli, mezarı Edirnekapı civarındadır. Allah rahmet eylesin. Amin...

RÖPORTAJ-1: FARUK ÇAKIR

cakir@yeniasya.com.tr

Fotoğraflar: Mustafa Sait Önal - Yeni Asya

-DEVAM EDECEK-

 

Okunma Sayısı: 1832
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı