"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Şair-Yazar Roni Margulies: İsrail, korsan ve işgalci

06 Ağustos 2014, Çarşamba
Yeni Asya’nın sorularını cevaplandıran Şair-yazar Roni Margulies, İsrail’in Filistin topraklarını gayr-ı meşru bir şekilde işgal ettiğini söylerken, İsrail’i korsan ve işgalci olarak nitelendirdi. Yahudilerin Avrupa faşizminden kaçıp Filistin topraklarına yerleşerek, “Ben burada devlet kuracağım” demesinin korsanlık olduğunu belirten Margulies, İsrail’in en büyük destekçisinin de Amerika olduğunu belirtti.

ŞAİR-YAZAR Roni Margulies Yeni Asya’ya konuştu:

Neden Roni Margulies?

Ramazan ayının başında İsrail’in Filistin’e (yine, yeniden) saldırmaya başlamasıyla dünyanın her yerinden bu katliâmlara tepki verilmeye başlandı, bunların içinde en dikkat çekeni hiç şüphesiz Siyonizme ve hatta İsrail Devleti’nin varlığına bile karşı olan Yahudilerdi, Acaba bu İsrail ve Siyonizm karşıtı Yahudilerden biriyle söyleşi yapma imkânım olur mu, onlardan birine nasıl ulaşabilirim diye düşünürken twitter  anasayfama Roni Margulies’in İsrail’in katliâmlarını eleştirdiği tweetleri ve makaleleri düşmeye başladı. İşte tam o anda Roni Margulies’e kendisiyle röportaj yapmak istediğimi belirttim, bu teklifimi hemen kabul eden Margulies’le

iki gün sürecek bir röportaj yaptık...

İsrail, gayr-ı meşrû korsan bir devlettir

 Şair-Yazar Roni Margulies: “20. yy.da dünyanın bir yerinden kalkıp, başka bir yerine gidip, oradaki yerel halka, ‘Burası tarihsel olarak benim toprağım, sen artık burada oturamazsın, ben oturacağım, seni de buradan kovuyorum’ demek meşrû değildir.”
 
İsrail’in Ramazan ayı başında başlattığı ve gün geçtikçe şiddetini arttıran saldırılarının tarihî sebebi nedir, bu husûmetin kaynağı nereye kadar uzanıyor?

Bu saldırının nedeni şudur, dikkat ederseniz İsrail 2- 3- 4 yıllık aralıklarla Gazze’ye saldırır, amacı şudur: Saldırmadığı dönemlerde Filistinliler bir devlet oluşturma doğrultusunda adım atmaya başlar. Çeşitli kurumlar oluşur. Yani hükümetten okullara, eğitimin alt yapısı, herhangi bir devletin kurumlarını oluşturmaya başlar. İsrail 3- 4 yılda bir, 2- 3 yılda bir saldırır ve saatleri tersine çevirir, yani Filistinliler açısından her şeyi sıfırlamış olur. Filistinlilerin bir devlet kurma doğrultusunda attığı bütün adımları geri çevirir. Zaten saldırıların vahşeti buradan kaynaklanır. Amacı bu. Çünkü saldırıp -kendi tanımıyla- “ terörist “ diye gördüğü insanları halledip çıkabilir, bunu yapacak istihbarata da sahip, askeri güce de sahip ama böyle yapmıyor. Bu belli ki “İsrail’e roket atanları” yakalamak ve öldürmekle ilgili bir operasyon değil. Belli ki, girdiği zaman Gazze’nin bütün altyapısını yerle bir etmeyi amaçlıyor. Dolayısıyla bu saldırıların roketlerle hiçbir alakası yok, Hamas’ın yaptıklarıyla hiçbir alâkası yok. Amaç; Gazze’de bir Filistin Devleti oluşmamasını sağlamak. Saldırıların da nedeni bu, kullanılan olağanüstü, insanlık dışı vahşetin ve şiddetin nedeni de bu.

 
Bu hep böyle midir?

Hep böyledir. Zaten çok uzun zamandır Amerika’nın bastırmasıyla, zaman zaman barış görüşmeleri olur. Bu barış görüşmelerini de, herhangi bir başarı şansı olacakmış gibi göründüğü anda zaten İsrail sabote eder. İsrail bir saldırı yaparak barış görüşmelerinin sona ermesini sağlar, Böyle bir amacı yok çünkü! Ama Amerika’nın baskısı altında zaman zaman kabul etmek zorunda kalır barış görüşmesi yapmayı. İşte Oslo görüşmeleri vardı filan… Onun sonucunda bir anlaşmaya varılmak üzereydi ki bu anlaşma Filistinlilerin taleplerinin hiçbirini karşılamayan bir anlaşmaydı. Ona rağmen Şaron’un saldırısıyla, insanlar öldürülmüştü filan… O barış süreci de sabotaja uğratılmıştı İsrail tarafından.
Taraf’ta yayınlanan bir makalenizde İsrail’i “gayrimeşrû bir korsan devlet” olarak tanımlamıştınız, 
 

1948 yılında resmen kurulan ve birçok devlet tarafından da tanınan İsrail’e, gayrimeşrû ve korsan bir devlet diyerek neyi kastediyorsunuz?


Şunu kastediyorum, 20. yy.da dünyanın bir yerinden kalkıp, başka bir yerine gidip, oradaki yerel halka: “Burası tarihsel olarak benim toprağım, sen artık burada oturamazsın, ben oturacağım, seni de buradan kovuyorum” demek meşru değildir. Şimdi, denebilir ki, “E ama Amerika Birleşik Devletleri de böyle kurulmuş” doğru, böyle kurulmuş. Avrupalı oraya gidiyor, oranın yerel halkını katlederek kendisi oturuyor. Ama bu 250 yıl önce olmuş ve Kızılderililerin günümüzde bir mücadelesi yok. Ama bu da çok eskide kalmış bir şey ve güncel bir mücadele konusu değil. Şimdi, İsrail, bunu 60 yıl önce yapmış. Artık böyle bir şey yapmanın bütün uluslar arası hukuk, uluslar arası etik, her açıdan gayrimeşrû olduğu bir dönemde yapmış. Bu bir, ikincisi, Filistinlilerin o günden beri sürdürdüğü mücadele bunun gündemde kalmasını sağlıyor. Gündemden düşseydi biz bunu konuşmuyor olacaktık zaten, yine gayrimeşrû olacaktı, ama kabullenilmiş olacaktı, Avustralya veya Amerika gibi olacaktı. Ama Filistinlilerin mücadelesi bunu gündemde tuttuğu sürece bunun gayrimeşrûluğunu Filistinliler günbegün bizzat dünya kamuoyunun gözüne sokuyor.

O dönemin fetih ya da toprak kazanma anlayışı öyle olabilir diyorsunuz? Günümüz içinde böyle bir anlayış devam edebilir mi?

20. yy.’da böyle bir şey olamaz. Bunu kabul etmek, İsrail’in yaptığını, Siyonistlerin yaptığını, yani Avrupa’dan kalkıp Filistin’e gidip “Bu toprak 2000 yıl önce benimdi, dolayısıyla, sen buradan git, ben oturacağım” demek, bunu meşrû diye kabul etmek şu anlama gelir; örneğin, bugün Türkler kalkıp Orta Asya’ya gidip orada yaşayan insanlara “Burası 2000 yıl önce bizimdi, sizi kovuyoruz” deyip kendilerinin oturması, bize bu ne kadar gayrimeşrû geliyorsa ve bütün dünya kamuoyu böyle bir şey olduğu takdirde nasıl ayağa kalkacaksa İsrail durumunda da böyle olduğunu düşünün. Yapılan budur, çünkü yapılan şu değil; Avrupa’dan kaçıyor Yahudiler, Nazizmden, faşizmden, ayrımcılıktan, ırkçılıktan kaçıyorlar, Filistin’e gidiyorlar. Olabilir, bence herkesin doğal hakkıdır, ben ulusal sınırları tanımam zaten. Ama, Filistin’e gittiği zaman, “Ya ben kaçmak zorunda kaldım, burada beraber oturalım. Benim bu topraklarla hissi bir bağım da var, izin verin burada beraber oturalım” dese, benim buna bir itirazım olmaz, hatta desteklerim böyle bir şeyi. Ama böyle demiyor, “Ben burada Yahudi devleti kuracağım” diyor. “Sadece ben oturacağım” diyor. Bu meşrû değil işte. Korsanlık bu.

Tam da bu noktada, Yahudilerin Filistin’e gelip yerleşmeye başladığı dönemde, Filistinlilerden topraklarını ücreti mukabilinde satın aldığı ve Filistinlilerin sattıkları toprakları geri istemeye haklarının olmadığı iddialarına ne dersiniz?

Bu Siyonizm propagandası. Bu İsrail devletinin resmî söylemi. Gerçeklik şöyle: şimdi Siyonizm, 19. yy.ın sonlarına doğru Avrupa’da ortaya çıkan bir siyasî hareket. Avrupa’da, özellikle Doğu Avrupa’da Yahudilerin büyük çoğunluğunun yaşadığı Doğu Avrupa’da Rus Çarlığı’nda, Polonya’da v.s. yüz binlerce Yahudi yaşıyor. Ve bunlar müthiş bir ırkçılıkla, müthiş bir resmî kurumsal ayrımcılıkla karşı karşıyalar. Özellikle Rusya ve Polonya’da. Batı Avrupa’da daha asimile olmuşlar, çünkü aydınlanma dönemiyle beraber zaten insanlar dininden bağımsız olarak eşit vatandaş olarak tanınıyorlar. Rusya’da, Polonya’da filan öyle değil. Dolayısıyla Yahudilerin içinden bir siyasî hareket ortaya çıkıyor ve diyor ki “Yahudi düşmanlığı, antisemitizm insan doğasının bir parçasıdır, bunu değiştirmek mümkün değildir. Bizim ayrımcılıktan, ırkçılıktan kurtulmamızın tek yolu kendi devletimizi kurmamızdır.” Dikkat edin, bu dinle filan tümüyle alâkasız bir şey. Tamamen siyasî bir projedir.  Erken dönem Siyonist önderlerin anılarında filan çok şikâyet ederler: “Bir türlü Yahudi gençlik arasında taraftar bulamıyoruz, hareketimiz büyümüyor” diye. Ne zaman büyümeye başlar Siyonist hareket? 2. Dünya Savaşıyla birlikte... Yahudilere karşı soykırım uygulanmaya başlamasıyla birlikte... Çünkü o ortamda Siyonistlerin söylediği, “Biz Avrupa’da yaşayamayız, çünkü Yahudi düşmanlığı insan doğasının bir parçasıdır. Buna karşı mücadele edilemez” ifadesi anlamlı gelmeye başlıyor Yahudilere.
 
İddialarını temellendirmeye mi başlıyorlar?


Evet, çünkü soykırım uygulanıyor. Dolayısıyla, “Gerçekten burada bize hayat yok. Kendi devletimizi kurmamız gerekir.” Tâ 2. Dünya Savaşına kadar, 1880’lerde Siyonist hareketin ortaya çıkışından, 2. Dünya Savaşına kadar Siyonizm; Yahudi siyasî dünyasında çok küçük bir azınlık, çok küçük bir hareket. Ancak çaresiz kaldıklarında Yahudiler, “Evet, doğru, gerçekten de bizim buradan gitmemiz gerekir” diye ikna oluyorlar. Şimdi 2. Dünya Savaşından önceki dönemde Yahudi önderler, Siyonist önderler Filistin’de toprak alma çabası içine giriyorlar. Ve bir miktar toprak alıyorlar. Ama kimden alıyorlar? Toprağının başında olmayan, büyük şehirlerde, Bağdat’ta, Kahire’de filan yaşayan büyük toprak ağalarından toprak alıyorlar.  Filistinli köylü toprağını satmıyor.
 
Filistinlinin toprağından başka neyi var ki, niye satsın?


Başka bir şeyi yok zaten, yoksul, köylü bir nüfus bu. Bunlar değil toprağını satan. Toprağını satan; büyük toprak sahibi, zengin varlıklı büyük şehirlerde yaşayan Araplar. Ve zaten ne kadar toprak alındığına baktığınız zaman rakamlar şu anda elimde yok, ama bulmak kolaydır, devede kulak kalır. Yani Siyonistlerin, “Biz de burada yaşıyoruz, bize zaten sattılar topraklarını isteye isteye” filan… Bunlar propaganda! Bir gerçeklik payı var, ama devede kulak.
 
Sizce Siyonizm nedir, neleri hedeflemektedir, Filistin, haritadan silinince Siyonizm amacına ulaşmış olacak mıdır?


Filistin haritadan silindi zaten. Filistin yok ki.
 
Siyonist Yahudiler, yaptıkları eylemleri ve Filistin’in kendilerinin olduğu inancını Yahudi kutsal metinlerine, Tevrat’a v.b. dayandırıyorlar. Tevrat’ta, iddia edildiği şekilde bir vaat edilmiş topraklardan bahsedilir mi?


Şimdi Tevrat’ta ne yazdığını ben bilmem. Siz benden iyi bilirsiniz.  Çok da ilgimi çekmiyor. Tevrat’ta her türlü şey yazabilir. Bu hiç kimseyi bağlamaz, ama daha önemlisi şu; Siyonizm bir siyasî hareket. Siyonizm, Tevrat okuyarak üretilmiş veya Yahudi kutsal metinleri okuyarak üretilmiş bir hareket değil. Siyonizm; Yahudilerin 19. yy’ın ikinci yarısında, “Biz burada ayrımcılık ırkçılık ve eziyet çekiyoruz. Bunun çaresi nedir?” sorusuna üretilmiş cevaplardan bir tanesi. Dinle, kutsallıkla, Tevratla, Tanrıyla hiç alâkası yok.
 
Peki, toprak satın alma mevzuunda Yahudilerin Sultan II. Abdülhamid’den talepleri olduğunu biliyoruz, Sultan II. Abdülhamid’in de buna şiddetle karşı çıktığını da biliyoruz?


Şiddetle karşı çıkmıyor, tartıyor, düşünüyor. Hadi, anca gidersin demiyor. Çünkü Abdülhamid de dünyadaki dengelerin filan farkında, kolluyor. İşine gelse kabul edebilirdi, yani işine gelmedi, yani o dengeler içinde kabul etmedi.
 
Peki İsrail, abartıldığı kadar büyük bir güç değil mi?


Abartılacak bir güç değil, tabiî ki İsrail Amerika’nın kuklası yahu. Siz kuklayı, kukla oynatıcısıyla karıştırıyorsunuz.

Tekrar İsrail’in uyguladığı orantısız şiddete dönecek olursak, uluslar arası kamuoyunun yaşanan bunca trajediye sessiz kalmasının sebebi nedir?


Şimdi, uluslar arası kamuoyu nedir? Uluslar arası kamuoyunun bir yaptırımı yok. Obama’nın bir yaptırımı var…
 
Sözel bir kınama bile yok

Nasıl yok canım,  İngiltere’de 2 haftadır yüz bin kişi Londra’da yürüdü..
 
Halk değil, yönetici kadroların tepkisinden bahsediyoruz...

E tamam, şimdi onu ben de ayırt etmeye çalışıyorum. Uluslar arası kamuoyu, en azından 2006’dan beri, Lübnan saldırısından beri, İsrail’i eskiye kıyasla çok ciddî ölçüde kınıyor. Londra’da iki Cumartesi üst üste yüz bin kişi yürüdü sokakta. Yüz binlerin kolay değil İngiltere’de öyle sokağa çıkması. Bu benim bildiğim, Avrupa’nın bütün şehirlerinde gösteriler oldu. Dolayısıyla, kamuoyu tepki göstermiyor değil. Kamuoyu tepki gösteriyor. Niye? Çünkü günbegün televizyonlarında görüyorlar vahşeti. Dünya sessiz değil, ama dünya liderleri sessiz. Niye sessiz? Çünkü işlerine geliyor. İsrail, onların bölgedeki, Batı emperyalizminin en önemli müttefiki. Şimdi bakın, Siyonist önderler bunu 1880’den beri biliyorlar. O bölgede bir devlet kurmak istiyorsan, günün büyük emperyalist gücü hangisiyse onun desteğini arkana alman lâzım, yoksa kuramazsın. Bunu herifler ilk günden beri biliyorlar. Onun için Abdülhamid ile görüşüyorlar, İngiltere hükümeti ile görüşüyorlar… Daha sonra İngiltere çöküşe geçip Amerika günün büyük emperyalist gücü olmaya başlayınca, Amerikan liderleriyle görüşmeye başlıyorlar.
 
Bilinçli bir hareket var yani?


Her aşamada bilincindeler. Ve şunu öneriyorlar, Abdülhamid’e de bunu öneriyorlar. Diyorlar ki; “Ortadoğu, geri, Müslüman, Batı düşmanı, karanlık güçlerin yaşadığı bir bölge. Ama önemli bir bölge. Dolayısıyla bizi destekleyin, biz, bir düşman denizinin ortasında, yani Batı’ya, size düşman bir denizin ortasında sizden yana bir ada oluşturacağız. Bir karakol oluşturacağız. Batının, düşman bir bölgede uzantısını oluşturacağız.” Bu lafları ben uydurmuyorum, Siyonist önderler aynen böyle, bu ifadelerle tartışıyorlar, önce İngiltere’de, sonra Amerika’da... Dolayısıyladır ki, Amerika, İsrail’i destekliyor. Çünkü İsrail, o vaat ettiğini gerçekten de yerine getiriyor. Çok istikrarsız, Batının bir türlü rahatça kontrol edemediği bir bölgede,  Batının uzantısı, uç karakolu, jandarması… Ne dersek diyelim. Bunu, bu işlevi gördüğü için, Amerika her koşulda İsrail’in arkasında duruyor. Son tahlilde eleştirse de, barış anlaşması yapmaya zorluyor gibi görünse de, arkasında duruyor.
 
Bu durumda 1948’de İsrail devletini İngiltere mi kurdu, Amerika mı kurdu?


Amerika, Amerika… Çünkü 48’e gelindiğinde bölgenin ciddî, dünyanın ciddî emperyalist gücü artık İngiltere değil, Amerika. Ve kurulduğu gün, israil’e amerikan yardımı, hem askerî hem ekonomik hem doğrudan para. İsrail, en büyük Amerikan yardımı alan ülke haline geldi, kurulduğu gün. Bugün hâlâ öyle. Bugün o yardıma artık o kadar ihtiyacı yok israil’in. Ama hâlâ bir tablo çizsek hangi ülke ne kadar Amerikan yardımı alıyor diye; yardım derken hem parasal hem ekonomik hem  askerî, İsrail 1 numara. 48’den beri, şaşmaz… İlişki budur. Amerika desteğini çektiği gün,  İsrail’in yaşama şansı çok zor. Geçmişte olsa hiç yok derdim bugün belki yani cidden Ortadoğunun en techizatlı ordusu olduğu için İsrail.
 
Tamamen kendi üretimi mi? Heronlar v.s tamamen Amerikan üretimi diye biliniyor. İsrail kendi silâhlarını da üretiyor mu?


Tabiî, elbette. Kendi üretimi de var. Meselâ nükleer bombası var heriflerin. Bunu Amerikadan almadılar. Kendileri yaptılar. Yani 20 yıl önce konuşsak derdim ki, yaşama şansı sıfır. Ama bugün öyle değil. Bugün belki de var bir yaşama şansı, ama ilişkiyi böyle düşünmek lazım. Türkiye’deki yaygın, anlayış şeklinde, yani; “İsrail, Amerikayı yönetiyor” şeklinde düşünmek” tamamen olayı anlayamamak demek…
 
Peki İsrail’e karşı mücadele eden Filistinli gruplar hakkında ne diyebiliriz, bu grupların kendi aralarındaki ayrışmalarının ve İsrail’e karşı ortak mücadele edememelerinin sebepleri ne olabilir? Yaser Arafat’ın ölümünün ardından Filistin intifadasında bir kırılma ve liderlik sorunu meydana gelmiş midir?


Zannetmiyorum. Şimdi Filistinli örgütlerin tarihsel gelişimi, bölgedeki genel siyasî gelişmelerden bağımsız değil. 60’lı yıllarda bütün dünyada sol bir hava esiyordu. Dolayısıyla FKÖ’nün içindeki örgütlerin çoğu bir anlamda sol örgütlerdi. Yakın geçmişe kadar bütün Filistinli örgütler bir şemsiye örgüt altında toplanmıştı: Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), dönem dönem değişmekle birlikte, İsraille anlaşmaya, şu veya bu ölçüde hazır bir örgüttü. Yani İsrail, herhangi bir noktada, gelin masaya oturalım, şu işi halledelim, meselâ 2 devletli çözüm bulalım deseydi Arafat bunu kabul edecekti.
 
Arafat çözüme ılımlı mıydı yani?


Dönem dönem değişiyordu tabiî, sonuçta o da politikacı. Ama son tahlilde bir devlet olsun da ne olursa, ne kadar olursa olsun… Hamas’ın ortaya çıkışını iki şekilde anlamak gerek. 1) dönem değişmişti. Yani 90’ların sonu, 2000’ler falan. Sol haraketler yok denecek kadar az. Buna karşılık hem bölgede hem daha geniş bir coğrafyada İslâmî hareketler daha bir yükselişte 2) Hamas; El-Fetih’e ve Arafat’a kıyasla, İsraille barışmayacak, daha radikal daha uzlaşmaya yaklaşmayan bir havası olduğu için büyüdü ve destek topladı Filistin halkından.
 
Bugün hâlâ öyle midir? Yani, daha önce barış görüşmelerine şans verdi de İsrail tarafından buna hiç uyulmadığı için güveni mi sarsıldı, yoksa İsrail barışa yanaşsa da kabul etmeyecek bir psikolojide mi?


Onu bilmek zor. Yani Filistin halkının ne ölçüde yorulduğunu kestirebilmek zor, sonuçta bu halk, on yıllardır mücadele eden, on yıllardır sayısız insanı ölmüş olan,  müthiş yoksul ve müthiş baskı koşullarında yaşayan bir halk. Bu halkın bir  noktada barış istiyor olması çok anlaşılır bir şeydir. Yani Oslo sürecinde mesela barışı kabul edebilecek gibi görünüyordu eğer İsrail niyetli olsaydı. Bugün de büyük ihtimalle ederler diye düşünüyorum. Ama bunu tartışmaya bile gerek yok, çünkü İsrail bunu kabul etmeyecek. Haklı mıdır diye sordunuz, haklılık burada çok anlamlı değil. Şu açıdan, haklı veya haksızdan ziyade çok anlaşılır buluyorum bu halkın, yetti artık, 2 roket de biz atalım şunlara diye düşünmesini son derece anlaşılır buluyorum… Haklı mıdır? Valla haklıdır tabiî! Ne yapsa haklıdır...Çünkü bugüne kadar Filistin halkının denemediği bir yöntem kalmadı. Uluslar arası hukuku denediler, barış anlaşması imzalamayı denediler, silâhlı mücadeleyi denediler, yani yapmadıkları bir şey yok, kalmadı artık. Dolayısıyladır ki roket atan bir örgütü desteklemelerinde bir yanlışlık yok, bu örgütün İslâmî bir örgüt olması hiç beni ilgilendirmez. Ayrıca Filistin halkı kime oy veriyorsa ben onu desteklerim.
 
Yani İsrail işgalcidir ve ordan gitmelidir?


Aynen öyle…Ve Filistin halkı, kendisini yönetmek için bir Hamas hükümeti seçiyorsa bize susmak düşer. Hamas bir hükümet sonuçta… Küçük, pek birşey yapamayacak bir durumda bırakılıyor İsrail tarafından, ama sonuçta hükümet.
 
Peki, Filistin’de yaşananlara karşı Türkiye’nin yaklaşımı nasıl? Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Şimon Peres’e “Van Minut” çıkışıyla başlayan ve İsrail ordusunun Mavi Marmara baskını ile iyice gerilen Türkiye-İsrail ilişkilerini nasıl yorumluyorsunuz, aslında nasıl olmalı? Tamamen kesilmeli mi ilişkiler, geçici bir süre askıya mı alınmalı?


Türkiye’nin, İsrail ile ilişkilerde, Filistinlilerden yana bir yaptırım falan uygulaması anlamında yapabileceklerinin çok sınırlı olduğunu düşünüyorum.
Şu nedenle; İsrail, Amerika’nın bölgedeki 1 numaralı vazgeçmeyeceği müttefiki, Türkiye keza Amerika açısından bölgedeki –nispeten- istikrarlı müttefiklerden biri. İstikrarlı kelimesini şu nedenle kullanıyorum, bölgede hepsi Amerika’nın müttefiki. Amerika’nın müttefiği çok bölgemizde, ama bunların çoğu ipe-sapa gelmez rejimler. Yarın ne olacağı belli olmaz. Dolayısıyla istikrarlı müttefik , bir tanesi İsrail, yani diğer ülkelerde olanların İsrail’in başına gelmesi mümkün değil onun için vazgeçilmez ve çok sağlam bir müttefik. Bir tanesi de nispeten Türkiye. Şimdi Amerika, 2 tane çok önemli müttefikinin birbiriyle kavga etmesine göz yummayacaktır. Türkiye hükümeti, İsraile karşı ciddî bir yaptırım uygulamaya çalışsa anında Obama telefon edecektir. Bunu yaparsanız ben de böyle yaparım diyecektir. Bu kaçınılmaz. Böyledir bu işler. Kaldı ki İsrail, Türkiye’nin önemli bir ticaret ortağı. Bu nedenle Türkiye samimî olsa bile bir şey yapamaz.
 
İHH’nın Mavi Marmara eylemi mantıklı mıydı, yoksa diploması sonuna kadar zorlanmalı mıydı?


İHH’nın yaptığını can-ı gönülden alkışlıyorum. Çok doğru yapmıştır, çok güzel bir şey yapmıştır. Olağanüstü başarılı bir şey yapmıştır. Şu anlamda başarılı; Filistin’e yardım götürülemedi, o anlamda değil. Ama Filistin meselesini, yakıcı bir şekilde dünya kamuoyunun gözüne sokmuştur. Başarısı budur. Bu konuda İHH’ya toz kondurtmam.
 
Kurulacak bir İslâm Birliği İsrail’e karşı yaptırım olur mu?


İslâm devletlerinin çoğunun başında benim şu odaya kabul etmeyeceğim insanlar var. Şeyhler, krallar, petrol zenginleri falan, bunlar manyak mı kendi çıkarlarını tehlikeye atacak Filistinliler için.
 
Peki size göre bu mevzunun kesin bir çözümü var mı, İsrail’i ne durdurur?


Ben çözümün nasıl olacağını biliyorum, ama siz inandırıcı bulmayacaksınız. Arap dünyasındaki, ırkçı olmayan, antisemit olmayan halk hareketlerindedir.
 
Kendileri de Faşist Nazilerden çok zulümler görmüş, toplama kamplarında, gaz odalarında katliâmlara uğramış Yahudi toplumu, nasıl oluyor da benzer bir zulmü başka bir halka uygulayabiliyor? Bunu yaparken hiç rahatsızlık duymamasında nasıl bir psikoloji hâkimdir? Bunun temelinde az önce söz ettiğiniz; bütün Arap dünyası bize düşman psikolojisi mi var?

Şimdi, o ben başkasına eziyet ediyorum diye düşünmüyor ki. Terörist, o beni öldürecek diye düşünüyor. Dolayısıyla Almanların yaptığını bunlar yine yapacaklar deyip haklı görüyor kendisini, hiç en ufak bir şey  yok yani, biz kendi gözümüzle baktığımız için böyle bir soru soruyoruz.
 
 
YARIN: Kemalizm, dindarlar sayesinde ayakta

 
EKREM ÖZDEN-GÖKHAN YILMAZ
Twitter: @EkremOzden86 / @MGokhanYlmz

Okunma Sayısı: 3454
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı