"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Âlem-i İslâm’ın mağlûbiyet sebepleri

Şemseddin ÇAKIR
10 Ağustos 2018, Cuma
Geçen haftaki “hamiyet-i diniye mi, hamiyet-i milliye mi” yazımda hamiyet-i diniyenin esas olup, hamiyet-i milliyeyi İslâmın yerine koymanın Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Kalenin içindeki pırlantaları çıkarıp yerine taşları koymak olduğunu, milliyetin bilâkis İslâma kale ve zırh olup yerine geçmemesi gerektiğini anlatmaya çalışmıştım.

Şimdi daha ileri bir başlıkla bu menfî milliyetçiliğin mağlûbiyet ve felâket sebebimiz olduğunu isbâta gayret edeceğim.

Zaten az bir tarih bilgisi olan dahi, Jön Türklerin  Abdülhamid’i tahttan indirip Osmanlı’yı apar topar 1. Dünya Savaşına sokup âlem-i İslâm’ı hüsrana uğrattını bilirler. Onun için Bediüzzaman, “Hakikî vukuatı kaydeden tarih hakikate en sadık şahittir” der. Peygamber Efendimiz  (asm) “Irk iddia eden bizden değildir” buyurmaktadır. Özellikle İslâmı âlet ederek ırkçılık yapanlar, münafıklığa bile yol açarlar. Münafıklık ise, küfürden daha dehşetlidir.

Peki, bir insan milletini sevmiyecek mi?

Efendimiz’e (asm) bu soruyu bir sahabe sorar ve der ki “Yâ Rasûlullah ben milletimi aşiretimi kavmimi seviyorum, ırkçı mı oluyorum?” deyince Efendimiz (asm); “Milletini seveceksin elbet ve sevmekle ırkçı olmazsın, ancak zulmüne şerik olmamak şartiyle” der. Yani zulmüne de taraf olursan o zaman kavmiyetçi ve ırkçı olursun buyuruyor. Biz de ırkçı derken, elbette aynı şeyi kastediyoruz ve bu kriter siyaset ve siyasetçilik için de geçerlidir.

Meselâ; Âlem-i İslâm’a musallat olup felâketine sebep olan Kaddafi, Saddam, Esad ve taraftarları da ırkçılık adına başa gelmişti. Fakat hepsinin de akıbeti berbat oldu. Evet Cenâb-ı Hak insanı böyle maksadının aksi ile tokatlar. İşte dünya harbindeki mağlûbiyetin zahiri sebebi, bu ırkçılıktır. Tabiî ki kaderin hissesini ayrı tutuyoruz.

İşte Avrupa 18. YY. da  bu ırkçılık illetinden  kurtulup yüzünü cumhuriyet ve demokrasiye çevirdiği için ilerlemiş ve kalkınmıştır. Biz ise, tam olarak kurtulamadığımız için hâlâ demokrasi arayışındayız.

Tekrar mağlûbiyetin sebeplerine dönecek olursak, İslâm düşmanları bu mağlûbiyetin faturasını İslâm’a çıkarmak istiyorlar. Bediüzzaman Hazretleri de “bir manevî mecliste” kendisine sorulan bir suale verdiği cevapla, mağlûbiyetin hakikî sebebini izah ediyor.

Sual: “Madem hak âli ve galiptir, neden kâfir müslime, kuvvet hakka galiptir”

Cevap: “Her hakkın her vesilesi hak olmak lâzım değildir. Öyle de her bâtılın her vesilesi de bâtıl olmak lâzım gelmez. Dolayısıyla hak bâtıla mağlûp olmuştur. Lâkin galibiyet yine sonunda hakkındır. Muvakkat bilvasıta olmuştur. Yoksa bizzat hem daimî değildir. Âkibet hakkındır, kuvvetin de bir hakkı var, bir sırr-ı hakikatı var”

Burada şunu anlamak mümkündür: Kâfir İslâm’a değil,  İslâm’ın hakkına riayet etmeyen müslime galiptir. Kuvvet hakka değil,  hakkın batıl vesilesine galiptir. Yani hak bizzat değil, bilvasıta mağlûp edilebilir, o da vesilesinin bataleti ile olacağını ifade etmekle bir kimsenin dâvâsının hak olduğu gibi vesilesinin de hak olması gerektiğini ifade eder.  Yoksa vesilesi hak olan bir batıl vesilesi batıl olan bir hakka dolayısıyla galip olabilir. 

Yani hak olduğu halde vesilemizin bataletinden, (ırkçılık ve anti demokratikten kaynaklanan güçsüzlük), Avrupalıların dâvâsı batıl olduğu halde onların vesilelerinin hakkaniyetinden (gayr-i ırkî ve demokratiklikliğin getirdiği güçten) mağlûp düşmüşüz.  Fakat işin  enteresan tarafı,  âyet-i kerime ve hadisi şeriflerin mu’cizevî ihbarı ile, yine bir hak galiptir, ama hak vesile ile. Bu hak vesile eskiden bizde iken bu sefer kâfirlerin elinde tezâhür etmiştir. Onlarda o fırsatı kullanmıştır. Şimdi işin mühimi bu küffarın elindeki o hak vesile nedir ve nasıl elde edilebilir meselesidir.

İşte o hak vesile, asırlarca ırkçılıktan kanı kuruyan Avrupa 18. Yüzyılda; İslâm kardeşliğini ve hulefa-i raşidinin seçim sistemini keşfederek ırkçılığı terk edip, Hulefâ-i Raşidin zamanındaki seçim sistemini,  cumhuriyet ve  demokrasi diye alıp içselleştirdi. Maalesef bizimkiler Hulefa-i Râşidin’in seçim sistemi yerine, saltanatı tercihe devam etmişler. Bediüzzaman, Abdülhamid’i ikaz ettiği halde dinlenmemiş, böylece bizdeki bâtıl olan saltanat, Avrupalıların hak olan meşrûtiyetine mağlûp olmuştur.  Böylece Müslüman mağlûp, kâfir galip olmuş. (İslâm değil Müslüman mağlûp olmuş) Zira metin de “Elhakku ya’lu” diyor,  “Elhakku ya’lu” demiyor, yani İslâm mağlûp olmaz, Müslümanların mağlûbiyetine rağmen İslâmın cihanşumul hakikatlerinin  galibiyeti ve zaferleri devam ediyor ve milyonlarla Batılı İslâmla şereflenip hidâyete eriyor. İnşallah çok yakın zamanda devletlerde de bu mu’cize tezahür edecektir. Zira Bediüzzaman “Şu istikbal inkilâbatı içinde en gür sâdâ yine İslâmın sâdâsı olacaktır” diyor. Demek İslâmla müslimi, dinle dinciyi, milliyetçi ile ırkçıyı karıştırmamak lâzımdır. Yani bugün maalesef  müslim de gayr-ı müslim de şapı şekere, sapı samana karıştırmaktadır.

Bediüzzaman’dan Allah ebeden razı olsun ki, bu zann-ı fasidi de fasih olarak izale etmiştir.

Okunma Sayısı: 985
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı