"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Asrın takvası

Şemseddin ÇAKIR
09 Şubat 2018, Cuma
Bilindiği gibi geçen haftaki yazımızda genel takvâdan bahsetmiştik bu günde nasipse asrın takvasını ele alacağız.

Bediüzzaman’ın “Her mevsimde bir meta mergub olur” sözünden hareket edersek, bu asrın “takva” metâını da; Kitap, Sünnet ve  Risale-i Nurlar’la  anlamaya çalışalım. 

Cenab-ı Hak “Asr” Sûresi’nde asra yeminden hemen sonra, insanların hüsrânına dikkat çekip, peşinden istisna edatı olan “illa” ile bu asrın takva metaının iman ve amel-i sâlih olduğunu beyan ediyor. 

Bediüzzaman Hazretleri On Altıncı Lem’a’da “Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir”  der ve bunun “Belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’ân’ın i’câzıyla o geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışan” Risale-i Nur’daki hakikatlerle tamir ve tedavi edileceğini, tahkikî imanın elde edileceğini belirtir.

Bu asrın aldatmalarına, fitnelerine karşı taklidî iman yetmiyor. O halde bu devirde tahkikî iman gerekmektedir, o dahi bu asrın takvâsıdır.

Meselâ Tabiat Risâlesi, Âyet-ül Kübrâ, 23. Söz gibiler iman konusunda, Lem’alar ve bilhassa 20. ve 21. Lem’a (İhlâs Risalesi), 11. Lem’a olan Sünnet-i Seniyye Risâlesi amel meselesinde mutlaka okunmalıdır. 11. Lem’a’da zikredilen hadis-i şerifte ise, bu asrın amel farkını şöyle ifâde ediyor; “Kim ki fesâd-ı ümmetim zamanında benim sünnetime temessük ederse, yüz şehidin ecir ve sevâbını kazanır.” O fesâd-ı ümmet zamanı, bu zamandır. 

Asr Sûresi hem mana, hem de ebcedî olarak bu gerçeği 20. Asır olarak bildirmektedir.

Bediüzzaman Hazretleri, Gençlik Rehberi’ne de aldığı Kastamonu Lâhikası’nın 99. Mektubu’nda “Bu mektup gayet ehemmiyetlidir” ikazıyla, günümüzde takvanın nasıl olacağını şöyle açıklamıştır: 

“Bugünlerde, Kur’ân-ı Hakîm’in nazarında imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i salih esaslarını düşündüm. 

“Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinâb etmek; ve amel-i salih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır.

“Her zaman def-i şer celb-i nef’a racih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahat ve câzibedar hevesat zamanında, bu takva olan def-i mefasid ve terk-i kebair üssülesas olup, büyük bir rüçhaniyet kesb etmiş. 

“Bu zamanda, tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen kurtulur. Böyle kebair-i azîme içinde, amel-i salihin ihlâsla muvaffakıyeti pek azdır. Hem, az bir amel-i salih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir. Hem, takva içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü, bir haramın terki vaciptir; bir vacibi işlemek çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takva böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek içtinâb, az bir amelle, yüzer günah terkiyle, yüzer vacip işlenmiş olur. Bu ehemmiyetli nokta, niyetle, takva namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla, menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a’mal-i salihadır.”

Üstad Hazretleri yukarıdaki mektupta ifade ettiği gibi, bu zamanın dehşetli tahribat ve menfî cereyanlarına karşı tahkikî iman kalesi, “def-i mefasid ve terk-i kebair üssülesas”, yani “farzları yapmak, kebireleri işlememek” olan takva kalkanı, takvanın içindeki amel-i salih kılıncı ile mücadele edilebileceğini izah etmiştir.

Yine Kastamonu Lâhikası’nda 58. Mektup’ta “Bugünlerde hatırıma geldi ki hayat-ı içtimâiyeye giren hangi şeye temas etse, ekseriyetle günahlara maruz kalıyor. Her cihette günahlar insanı serbestçe sarıyorlar. ‘Bu kadar günahlara karşı insanın hususî ibâdeti ve takvâsı nasıl mukâbele edebilir?’ diye me’yusâne düşündüm. Hayat-ı içtimâiyedeki Risale-i Nur Talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim. …Kalben dedim ki: ‘Herbiri bin yerden gelen günahlara karşı bir dil ile nasıl mukâbele eder, galebe eder, necat bulur?’ diye mütehayyir kaldım” diye bu zamanın insanının binler günahlardan nasıl korunacağını merak eder. Sonra da;

“Bu tahayyürüme mukabil ihtar edildi ki; Risâle-i Nurun hakiki ve sadık şâkirtlerinin mabeynlerindeki düstur-i esâsiye olan iştirâk-i a’mâl-i uhreviye kanunuyla ve samimî ve hâlis tesânüt sırrıyla her bir hâlis hakiki şâkirt, bir dil ile değil, belki kardeşleri adedince diller ile ibâdet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara, binler dil ile mukâbele eder.

“Bazı melâikelerin kırk bin dil ile zik- rettikleri gibi, halis, hakiki, müttakî bir şâkirt dahi kırk bin kardeşinin dişleriyle ibâdet eder, necâta müstehak ve inşallah ehl-i saadet olur” diyerek şahs-ı manevînin takva ve amel-i salihi elde etmekteki önemini vurgular.

Demek bu asırda şahsî gayretler, hücum eden sayısız günahlara mukabele edemiyor, onun için hem tahkikî iman, hem de bir şahs-ı manevî zarureti doğuyor, tâ ki kırk bin dil ile zikreden melâikeler misali olsun.

Okunma Sayısı: 1512
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı