"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İstibdad-ı mutlaka Cumhuriyet namını vermek

Şemseddin ÇAKIR
09 Kasım 2018, Cuma 00:20
En son yazımda “Adalet mi, siyaset mi?” başlığı ile bir ikilem felâketine dikkat çekmiştim. Bu hafta ise bazı çelişkilere işâret edeceğim.

Bir kere bu memlekette “meşrûtiyet mi olsun, saltanat mı” buna karar verilebilmiş değildir. Hep meşrûtiyet savunulur gözüküp saltanata göz dikilmiştir ve âdeta meşrûtiyet ve demokrasi dolgu malzemesi gibi kullanılarak halk hep onun hayaliyle avutulmuştur. Bence evvelâ bu çelişkiyi teşhis ve deşifre etmek, bu millete en büyük hizmet olacaktır. Zira merhum Demirel’in Churcill’den aktardığı demokrasi tarifi çok manidardır: “Demokrasi; sabah erkenden kapının zili çalınınca bunun sütçüden başka ihtimalinin olmamasıdır.” Böyle bir hürriyet henüz bize selâm vermedi ve her on senede bir, ihtilâlciler sabahın erken saatlerinde milletin kapısını hunharca çaldı ve darbelerle milleti canından bıktırdı, böylece bu millet bir sivil iktidar olsun da nasıl olursa olsun noktasına getirildi ve bugünlere gelindi.

İşte Bediüzzaman da: Bu milletin bu fakr-u hale düşmesini şu dört maddede özetliyor: 

1. İstibdâd-ı mutlaka “cumhuriyet” nâmı vermek. 

2. İrtidâd-ı mutlakı rejim altına almak. 

3. Sefâhet-i mutlaka “medeniyet” ismi vermek.

4. Cebr-i keyfî-i küfrîye “kanun” ismini takmak. 

İşte Kemalisler din, meşrûtiyet ve demokrasiyi böyle rencide ederken, onların dini versiyonu olan saltanatçılar da hırs bağımlılığı ile din ve meşrûtiyeti dejenere etmişlerdir.

Madem Asr-ı Saadet, bir Müslüman olarak bizim modelimizdir. Efendimiz (asm) bir hadis-i şeriflerinde: “Gerçek halifelik benden sonra otuz sene devam edecek, ondan sonra saltanat ve ısırıcı melikler gelecektir ve onun peşinden de fesat ve ceberut başlayacaktır” buyurmuş. Bu hadis, koskoca İslâm tarihini bir cümleyle özetlemiştir ve  bu fâcialar ayniyle vaki olmuştur. 

O halde Hulefâ-i Râşidine muhâlefet, ehl-i sünnetlik olabilir mi? Belki o saltanat sonraki zulüm ve dinsizliklere de sebebiyet vereceği için Bediüzzaman onu ikaz ederek âlem-i İslâmın felâketini önlemeye çalışmıştır. Bu fazilet ve cesaretin takdir edilmesi gerekirken tenkit edilmiştir. İşin acısı da, bu kadar tecrübelere ve testlere rağmen, yani koskoca imparatorluk ve âlem-i İslâmı feda etmelerine rağmen hâlâ anlayamıyorlar. Bediüzzaman’ı dinlemeyip kendi dediklerini yaptıkları için bu felâketler olduğu halde, bunlar hangi yüzle konuşuyor hayret etmemek elde değildir!

Bu meselenin daha net anlaşılabilmesi için bir Almanya hatırası nakletmek istiyorum:

2010 yılında, Almanya Mainz’dayım. Millî görüşcü kardeşlerin bir merasimine katılmıştım. Niyetim orada oturup dinleyip gitmekti. Fakat bir türlü beni bana bırakmadılar, ortalarda dolaşan çok bilgiç geçinen, biraz da hokkabaz birisi, bana dönerek, “Bediüzzaman niçin Abdülhamid’e karşı çıkmış” diye sormaz mı? 

Bende def-i belâ kabilinden başımdan savmak için oradaki bir tarih doçentine işi havale etmek istedim. Fakat doçent tekrar bana çevirdi, ben yine ısrar ettim, “Benim ihtisasa hürmetim vardır, siz madem tarih doçentisiniz, benden daha iyi bilirsiniz, benim branşım ilahiyat” dedimse de daha da ısrar ederek “Siz burada iken ben konuşmam” dedi. Böylece ihale bana kaldı. 

Ben de meseleyi şöyle şerh ettim:

“Bir kere sorunun soruluş şekli yanlış, önce onu düzeltmek istiyorum, zira soran ‘Neden Bediüzzaman Abdülhamid’e karşı çıkmış’ diyor. Halbuki istekte bulunan Bediüzzaman, o isteklere karşı çıkmış olan da Abdülhamid. Onun için soruyu; “Abdülhamid neden Bediüzzaman’ın  tekliflerini kabul etmemiş?” diye düzeltmek lâzım. Böylece hangi tarafın haklı olduğunu daha iyi anlarız. Onun için de Bediüzzaman’ın isteklerine kulak vermek lâzım değil mi? İşte ben şimdi Bediüzzaman’ın isteklerini sıralayacağım, eğer haksız isteklerse ona göre karar verelim. 

Bediüzzaman diyor ki:

“Ey Emirül Mü’minîn sizden üç isteğim var.

1. Din ve fen ilimlerini bir arada yürüten bir üniversite açmanızı istiyorum, zira vicdanın ziyası  ulum-u diniye, aklın nuru fünûn-u medeniyedir. İkisinin birleşiminden hakikat tecelli eder, yoksa birincisinde taassup, ikincisinde hile ve şüphe olur.

2. Yıldız Sarayı’nı teknik üniversite yapmanızı arzu ediyorum, zira Avrupalılar fen ve teknolojide ileri giderek çok yakın bir zamanda bizi maddî ambargoları altına alacaklar. 

3. Bir de hukukta adâletin temini gerekir. Bunun için her İslâm milletini ve dört hak mezhebi temsilen 50 kişilik müntehap (seçilmiş) bir heyet kurunuz ve onlar sizin adınıza problemlerini çözüp size arz etsinler, siz de yine onay makamı olunuz ve makamınızın meşrûiyetini koruyunuz. Yoksa nihayet bir insan olarak hata ederseniz, o sizin yüce temsil makamınızı zedeler, hem böylece makamınızın meşrûiyetini de koruyamazsınız.

Şimdi şu isteklerde bir anormallik var mı? Yoksa kabul etmemek anormallik olmaz mı?

Zaten bunlar kabul edilse Hareket Ordusu Selânik’ten hareket edemeyecek; hem âlem-i İslâm, hem İstanbul ve hem de halifelik makamı da korunmuş olacaktı.

İşte Bediüzzaman’ın suçu budur, onun için o zat,  özet olarak “Medar-ı iftiharım olan mehasinim şimdi suç addediliyor, ben dahi mütehayyirim” (hayretteyim) diyor. İnsan olan bir insanı, bu derece maksadının aksiyle itham edemez, demek insanlarımız siyonislerce müthiş olarak aldatılarak insanlıktan bile çıkarılıyor!

Okunma Sayısı: 795
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı