"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Tercih meselesi

Şemseddin ÇAKIR
30 Kasım 2018, Cuma
Tercih; birşeyi öbürüne göre daha doğru, daha güzel, veya daha önemli diye benimsemektir ve hayatımızın mühim bir meselesidir.

Evet, o olmazsa biz iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, doğruyu eğriden, çok daha önemlisi hakkı bâtıldan ayıramazdık. O halde bu ulvî nimetin kıymetini bilmenin yanında irademizi kimseye ipotek veya teslim etmememiz lâzım; Çünkü irâdesini teslim edenin  daha teslim edecek hiçbir şeyi kalmaz ve bu sorumsuzluğun hesabı mutlaka sorulur. Zira Allah (cc) Kur’ân-ı Kerîm’inde 750 civarında âyetleriyle düşünmeyi, (tercihi) emrediyor. 

Yani; Cenâb-ı Hak kendi irâde-i külliyesi içinde bize bir irade-i cüziye ve muhtariyet vermiş, biz de istediğimizi seçiyoruz,  Allah da (cc) yaratıyor.  

Zaten İslâm ulemâsı kaderi; “Kul kâsıp Allah Hâlık” (kul seçer Allah yaratır) diye  özetlemişler. Bediüzzaman ise; Kader Risalesi’nde  bir soruya mukabil “Tereccüh bilâmüreccih muhaldir. Yani müreccihsiz, sebepsiz rüchaniyet muhaldir. Yoksa tercih bilâmüreccih câizdir ve vâkidir. İrâde; bir sıfattır; onun şe’ni böyle bir işi görmektir. (26. Söz, Kader Risalesi)

Demek mesele bu sıfatı, sırât-ı müstakim olarak icabında binlerce ihtimaller arasında en doğruyu değerlendirerek yapmaktır. 

Ancak öyle kompleks meseleler vardır ki, bilmeyiz, anlamayız, haliyle karar da veremeyiz, o takdirde ne yapacağız denirse, biz de deriz; o zaman işi meslek erbabına, orada da bulamazsan meşveret  erbabına sorunuz, uyunuz ve bütün mesûliyetlerden kurtulunuz. İnsanı Cenâb-ı Hak, ahsen-i takvim suretinde yaratmış, tercih ve tatbik kabiliyeti vermiş. 

Biz küllî irâdeye bağlı tercihlerdeki kaderden mesul değiliz, sadece cüz’î iradeyle tercihlerimizden mesulüz. İşte bu tercihlerin eğitimi doğru verilemediği için insanların ekserisi yanlış tercihlerde bulunuyor. Eğitimcinin asıl görevi de insanların doğru tercihte bulunması için rehber ve yardımcı olmaktır. 

Her ne kadar eğitim sistemimiz ateizme göre dizayn edilmişse de, eğitimcilerimiz uyanık olmalı. Üstad Hazretleri’nin dediği gibi, “Öğretmenin yeri ya minare başı, ya da kuyu dibidir.”

Bu tercihleri itikadî ve ihtiyacî, indî ve ilmî, hissî veya aklî diye kısımlara ayırabiliriz. Bunlar genelde kaderi ilgilendirse de bir çokları itikadî ve dinî birer ilim olarak kendi içinde de çok önemlidir. İmanımızı, dinimizi, dolayısıyla ebedî hayatımızı ilgilendirdiği halde, bizim de tercihimiz olmadan bize dayatılan bir sürü itikadî bozukluklardır. Meselâ; Üstadın Tabiat Risalesi’nde dediği küfrü işmam eden bazı istilâh ve ifadeler var; “Evcedethu’l-esbab, yani; esbab bu şeyi icad ediyor... 

Teşekkele binefsihî, yani kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor... İktezathu’t-tabiat, yani; rabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor...” gibi.

Demek tercih insanın her an muhatap olduğu bir sorumluluk meselesidir. Bunun da verilmesi gereken en önemli kurumlar okullardır ve en hayatî yanlışlıklar oralarda yapılıyor panzehir yerine zehir veriliyor. 

Bu vesileyle lisede öğretmen iken yaşadığım bir hatıramı aynı zamanda Öğretmenler Haftası vesilesiyle nakledeyim:

Öğretmenler odasındayız. Kimyacı bir ateist arkadaş “Eskiden şimşek çakınca tanrı yapıyor diyorlardı şimdi öyle olmadığı anlaşıldı” demez mi? Orada ilahiyatçı olarak ben olduğum için direkt kendimi meselenin içinde buldum.

Hemen meseleye vaziyet ederek “Eee şimdi kim çaktırıyormuş şimşeği?” dedim. Önce şaşırdı sonra “Sende mi öyle diyorsun yani?” dedi. Ben de “Önce tanrıdan neyi kasteddiğini merak ediyorum, ona göre cevap vereceğim, tanrıdan eğer putları kastediyorsan doğru. Şayet Allah’ı (cc) kastediyorsan orada dur bakalım” dedim. “Çünkü sözün yerden göğe, ezelden ebede yanlış, zira şimşeği geçmişte de, şimdi de, gelecekte de çaktıran Allah’tır.  Bunu bütün varlığımla isbat, ilân ve ikrar ederim” deyince, o öğretmen, “Öyle ise sizinle konuşulmaz” demez mi?

Bir an sinirlendim, fakat kendi kendimi,  “câhildir sabret” diye de teskin ederek “Bak bu iddia seni aşar tek başına karar veremezsin, sana yardımcı olayım, bu işin münâzarasını yapalım, şayet ben inancımı isbat edersem seninle, edemezsem benimle konuşulmasın, buna da arkadaşlar karar versin tamam mı?” dedim, “tamam” dedi ve münâzara başladı.

“Bak arkadaş bu işin iki boyutu var: 

    “1- Ne ve nasılı?

    “2- Niçin ve nedeni?

 “ Ne ve nasıla göre; Bu bir şimşektir, eksi yüklü bulutla artı yüklü bulutun çarpışmasıyla çıkar” dedim. Bu arada aradığını bulmanın heyecanıyla “İşte tamam ben de onu kastetmiştim” dedi. Ben dedim; ”Sabırlı ol, benim söyleyeceğim daha bitmedi, ben henüz sadece sebebi söyledim, çaktıranı söylemedim.” 

Şimdi gelelim işin 2. boyutu olan “Neden ve niçinine” dedim. 

“Şimşek niçin çakar? Eksi yükle artı yük çarpıştığı için. O bulutları eksi ve artı yükleyip, rüzgârın da sırtına bindirip, muharebe meydanına göndertip, ateş et emrini veren kimdir? Bu bir!

“Şimşek çakınca ne olur? Yağmur yağar, başka? Aynı zamanda o şimşekten yağmura azot yükletilir, sonuçta ne olur? Canlılara rızık olur, bolluk bereket olur, etraf güllük gülistanlık olur. Senin çaktırdığını söylediğin bulutun bunlara aklı erer, gücü yeter mi? Hem onların belli hızla çarpışması lâzım, daha hızlı çarpsa yerle de temasa geçse yıldırım olup sema ve yer yanar. Zira semada okyanuslardan daha fazla su vardır, hem de biri yanıcı öbürü yakıcı olan hidrojen ve oksijendir ki çok hızlı çarpsa tutuşur. Koskoca atmosfer ateş topuna döner ve herşey yanar kül olur. İşte bu hesapları ve şimşeği milyarlarla ihtimaller içinde tam bize uygun olarak çaktıran bulut olabilr mi? Şimdi söyle bakayım” deyince hayretler içinde mecburen “Evet  o kadar ileri gidersek Allah’ın çaktırdığı anlaşılır” dedi. Ben de kendisine “Neden gitmiyorsun be kardeşim, Cehenneme gideceğine biraz ileri gitsene, bizi burada bekletmezler sevkiyat var ve aldanmakta fayda yok. Tercihini doğru yap” dedim. Böylece öğretmenler odasında sükûnet sağlanmış oldu. 

Fakat öğretmenler daha bana soru sormaz oldular. Sebebini araştırdım, öğrendim ki onların bir akıl hocası felsefeci vardı onlara talimat vermiş “Sakın Şemsettin Beye daha soru sormayın, o Allah’tan bahsederek sizi mat ediyor ve sosyal bilincimizi bozuyor” demiş. (Daha sonra o arkadaşın bunalım geçirerek intihar ettiğini duydum ve yine de insan olarak çok üzüldüm.)

Ben herşeye rağmen ümitsiz değilim bilâkis herşeye rağmen şu istikbal inkilâbatı içerisinde en yüksek gür sâdâ İslâm’ın sâdâsı olacağına bütün samimiyetimle inanıyor, gayretli ve fedakâr kardeşlerimi tenzih ediyor, başarılar diliyorum. 

Selâmlar.

            

Okunma Sayısı: 959
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Ali Galip

    30.11.2018 10:12:42

    Değerli hocam, bu son cümleniz bana, Üstad Hazretlerinin, Emirdağ Lahikası, 209. mektubu hatırlattı. Orada, malumunuz, Üstad Risale-i Nuru ve Mehdinin vazifelerini anlatırken, şöyle bir şart öne sürüyor: "Eğer kıyamet erken kopmaz ve insanlık bütün bütün yoldan çıkmazsa..." Ben bu şartı pek anlayamıyorum: Bir yandan, "batı İslama gebedir", diyor. "En büyük istikbal inkilabatının İslam olacağını" söylüyor. Kaldı ki "Buhari'deki Hz.İsa hadisi var. Bunların hiçbirisi henüz olmadı. Ya da oldu da biz mi anlamıyoruz. Bir yazınızda bunları izah edebilir misiniz? Allah Teala razı olsun.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı