"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hizmetimize mani olan sebepler

Şüheda KALE
06 Ocak 2019, Pazar
Asr-ı Saadetten bu yana, zamanın şartlarına göre birçok hizmet tarzı olmuştur. Asrın âlimleri, ihtiyaca binaen, Kur’ân’dan aldığı feyizle iman hakikatlerini insanların nazarına sunmuşlardır.

Risale-i Nur hizmeti de, ahir zamana hitap eden, mühim hakikatleri ve düsturları ihtiva eden bir metottur. Tahkiki iman kuvvetine muhtaç olan gönüllere ab-ı hayat sunmuştur. Bunu Nur Külliyatı’nın muhtelif yerlerindeki ifadelerde görebiliriz.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bu zamanda en büyük ihsan ve vazifenin, önce kendi imanını kurtarmak ve başkalarının imanına da kuvvet verecek bir surette çalışmak olduğunu ifade etmiştir. Özellikle bu eserlere muhatap olan bizlerin, bu önemli vazifeyi aksatması mümkün müdür? Ama maalesef ki olabiliyor. Zira biz insanız ve insan olmanın gerektirdiği, imtihan vesilemiz olan nefsimiz ve enemiz; bizimle durmaksızın uğraşan şeytanımız var. Ve tabiî ki hariçten gelen muhtelif taarruzları da unutmamak lâzım. Şeytan-ı insi, şeytan-ı cinniden aldığı derse binaen, özellikle hizmetle uğraşan insanlara büyük darbeler indiriyor. Peki başka ne gibi şeyler, bizim hizmetimize mani olmakta, hiç düşündük mü?

Üstad Hazretleri Lem’alar’da, gaflet zamanında yaşayan ahirzaman insanının, musîbet şeklinin değişmiş olduğunu ifade eder. Yani hastalık ve musîbet, gaflet perdesiyle gözü kapanan insanı, diğerlerine nisbeten vazife-i diniyeye ve ahirete yönelttiğini söyler. Yani zahirde şer gibi görünen haller, insanın Cenâb-ı Hakk’a yönelmesine yardımcı olabilir nitelikte. Tabiî ki bunun idrakinde ise… 

Başka yerlerde de bahar ve yaz mevsimi gafletlerine karşı dikkatli olunması gerektiği hakkında talebelerine ihtarda bulunur. Zira sıcak havanın insanlar üzerinde tembellik, usanç gibi tesirleri olabilir. 

Hatta dersleri dahi tatil-i eşgal etmeye, hakikatlerle meşguliyeti bırakmaya kadar götürmektedir. Fakat, bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok manevî kuvvete muhtaç olduğumuzu da unutmamak gerekir.

Bir başka manimiz olan fütur; usanç, bezginlik manalarına gelmektedir. Bu daireye ilk girdiğimizde o doyamadığımız hakikatlere usanç göstermek pek de aklımıza gelmeyebilir. Aslında gerçekten de öyledir. Nurlar, bıkmadan, sıkılmadan okunacak eserlerdir. Fakat insanın mücadelesi hiç bitmediğinden şeytan ve nefis buradan da yaklaşır. Sadece bu da değildir; ehl-i dalâlet de boş durmaz. Risale-i Nur’un intişarına set çekmek için, has talebelerin ve ciddî çalışanların şevkini kırmak ve onlara fütur vermek için çalışırlar. Halis talebelere zarar veremediklerinden, başka meşgaleler bulmakla çalışmalarına zarar verir. 

Fakat bir Nur Talebesi olarak, Risale-i Nur hakikatlerine gıdaya ihtiyaç gibi bu zamanda ihtiyaç olduğunu da unutmamak gerek. Bu fani dünyanın meşgaleleri bizleri ne kadar içine çekmeye çalışsa da en mühim vazifemizin imana hizmet olduğunu her daim zihinlerimizde bulundurmalıyız. Zira kimse açlıktan ölmez. Rızık taahhüt altındadır. Yani maddî açıdan bir endişemiz olmasa gerek. Fakat mimsiz medeniyetin bize empoze ettiği ihtiyaçları vicdan muhasebesinden geçirmemiz bizim için faydalı olacaktır. Şu da önemli bir husus ki, Risale-i Nur hizmetinin de uhrevî faydaları olduğu gibi, rızıkta bereket, maişette sühûlet, işlerinde muvaffakiyet gibi fevaidi pek çoktur. 

Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Risale-i Nur’la imana hizmette usanç ve tembelliğin şefkat tokatlarını celb ettiğini ifade eder. Ve devamında kendisinin ve talebelerinin şefkat tokatlarını da hatırlatır. Bunlardan birisi de hizmet-i Kur’âniyenin pek mühim bir azası olan Hulusi Ağabey’dir. Memleketine gittiği vakit, Dünya saadetinden ve bazı esbab yüzünden gelen fütura muhatap olmuştur. Hem çoktandır görmediği anne-babasına kavuşmuş, hem vatanını görmüş, hem de şerefli ve rütbeli bir surette gitmiştir. Yani, dünya ona ziyadesiyle güzel görünmüştür. 

Fakat Üstad, orada bu hizmet-i Kur’âniye’de bulunan bir insanın nasıl olması gerektiğini söyler, bunun da altını çizmek gerekir. Yani, “Ya Dünya ona küsmeli veya o Dünyaya küsmeli.’’ Peki Dünyanın içinde hem hayatımızı sürdürüp hem de nasıl küseceğiz, yoksa tamamen mi Dünyadan çekileceğiz? Onun da çaresi, sahabe mesleği olan Nur dairesinde verilmiş; “Dünyanın üç yüzü vardır. Biri, Cenâb-ı Hakk’ın esmasının ayineleridir. Diğeri, ahirete bakar; ahiret tarlasıdır. Diğeri, fenaya ademe bakar.’’ Yani ilk iki yüzü, Cenâb-ı Hakk’ın istediğidir aslında. Her Nur Talebesi de bu gözle hizmet edebilmeli, vazifesini yerine getirebilmelidir.

Bediüzzaman Hazretleri bir de yazıda usanan ve evradı, Risale-i Nur yazmaya tercih eden talebelerine seslenir. Fakat nazik bir dil ve yazıya teşvik eden bir üslûp ile, kırmadan ve kaçırmadan. İki hadis-i şerifi delil getirerek der ki; “Böyle zamanda hakaik-i imaniyeye ve esrar-ı Şeriat ve Sünnet-i Seniyyeye hizmet eden mübarek, halis kalemlerden akan siyah nur veya ab-ı hayat hükmünde olan mürekkeplerin bir dirhemi, şühedanın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fayda verebilir. Öyleyse onu kazanmaya çalışınız.’’ Teknoloji asrında yazıyla hizmete ihtiyaç kalmadığından bizler, Nurlar’ı daha çok okuyarak, üzerinde çalışmalar yaparak, muhtaçlara ulaştırarak bu müjdeye nail olabiliriz inşallah.

Cehl-i mürekkebin hemşiresi ve nazar-ı sathinin annesi olan ülfet de, bizi hizmetimizden alıkoyan bir sebeptir. Bu hastalıkla insan, bilmediği gibi bilmediğinin de farkında değildir ve her şeye sathî bir nazarla bakar. Günümüz insanı da, maalesef kâinata bu cihetten bakar. “Ne var ki işte, bir çiçek’’ der. Hatta çoğu zaman onun varlığını fark etmez bile.

Ülfet ve adet ve yeknesaklık perdeleri altında çok hakikatler gizlenir. Bu hastalıkla insan, taharri-i hakikatten uzaklaşır. Çünkü her şeyi biliyorum diye düşünür. İşte Risalelere de bu gözle bakmak, onu anlamayı zorlaştırır. Belki fark etmeden bizi ondan uzaklaştırabilir. Meselâ, birinci söze “yıllardır okuyorum, artık ezberledim’’ nazarıyla bakmak, insanı diğer hakikatlerden de uzaklaştırır. Oysa ki, bismillah bütün hayrın başı, Fatiha’nın bir fihristesi hükmündedir. Ve daha çok hakikati münderiçtir. Bu bağlamda da Nur Talebeleri ağabeylerin, ‘Birinci Söz’e verdikleri önem ve vurgu oldukça manidardır.

Nazarımızı her daim geniş tuttuğumuz takdirde, onlar bize ziyadesiyle açılacaktır. Bunu müdakkikane yaptığımız her okumada hissedebiliriz. Bu bağlamda Zübeyir Ağabey’in tavsiyelerini de gözden geçirmek gerek.

“Neme lâzım deyip kendini tembellik döşeğine atmak zamanı değil!’’ der Bediüzzaman ve vazifemizin kudsî ve ulvî olduğunu; her bir saatimiz ve günümüzün ibadet hükmüne geçebileceğini ifade eder. Bu fırsat elden kaçmaz aslında, fakat tembellik ve tenperverlik damarı vardır her insanda. Şeytanın altıncı desisesi de, bu damardan istifade etmektir. Nur Talebelerini metin kalpli, sadâkati kuvvetli, niyeti ihlâslı, himmeti âli gördükleri vakit, başka noktalardan hücum ederler. Haberleri olmadan bir kısmına fazla iş bulurlar; ta ki hizmet-i Kur’âniyeye vakit bulmasın. 

İnsanın zayıf damarlarından yaklaşan şeytan, bu sefer korku damarını bulur. Ehl-i Dünyanın hafiyeleri ve ehl-i dalâletin propagandacıları, avamın ve bilhassa ulemanın bu damarından çok istifade eder. Bu duyguyla talebeleri hizmet-i imaniyeden uzaklaştırmaya çalışırlar. Oysaki havf damarı hıfz-ı hayat için verilmiştir, hayatı tahrip için değil. Evhamla hizmetten uzaklaşmak, insana daha ziyade zarar verir. Çünkü siperini en dehşetli anda terk eden daha çok yara alır.  

En dehşetli tehlikelere maruz kaldığımız asrımızda diğer bir zayıf damar şan, şöhret ve rütbedir. Ehl-i dalâlet, bu noktada Bediüzzaman’ın şahsını vurmaya çalışsa da muvaffak olamamışlardır. Saff-ı evvel Nur Talebeleri de şan ve şeref gibi dünyevî rütbelere de beş para kıymet vermediklerini ifade etmişlerdir. 

Evet, belki böyle bir makama ulaşma isteğimiz olmayabilir. Fakat hakikat noktasında herkesin makbulü ve her şahıs onu kazanmaya müştak olan “manevî makam sahibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakki etmek’’ ve o nimet-i İlâhiyeyi kendinde bilmektir. Aslında bunun hiçbir zararı yok, aksine menfaati vardır. Fakat zaman enaniyet ve menfaatperestlik zamanı olduğundan tehlike teşkil eder. Çünkü bu hizmet, sırr-ı ihlâsa zarar vereceği endişesinden manevî makamları da kaldırmıyor. O yüzden Üstad, “Benlik ve gurura medar şeylerden çekin. Tevazu, mahviyet ve terk-i enaniyet, bu zamanda ehl-i hakikate lâzım ve elzemdir’’ der.

Çünkü, gaflet ve dünyaperestlikten çıkan dehşetli bir enaniyet bu zamanda hükmediyor. Bu fırtınada sarsılmamak için buz parçası olan enaniyeti, havz-ı müşterekte eritilmeli. O yüzden meşrû tarzda olan enaniyete dahi izin yok. 

Her vartaya, tehlikeli duruma da bir çare, Risale-i Nur’da vardır. Bunu okurken de hissederiz. Bazen farkında olmadan tedavi eder bizleri, bazen önümüze derdimizle beraber dermanımızı da koyar. 

Yeter ki biz bu hizmette bulunalım, ona sımsıkı tutunalım. Herkes gücü nispetinde tutunur bu ipe; onu sağlamak da Nurlar’ı devamlı okumak, neşir hizmetini yapmak, şahs-ı manevî ruhuna bağlanmak, o havuzda eriyip bir olmaktan geçer. O yüzden biz de okuyalım, okuyalım; okuyalım ki dahilden ve hariçten gelen her türlü taarruza karşı dimdik ayakta duralım.

Okunma Sayısı: 1512
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı