"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Muallimleri değil, fenleri dinleyiniz

Süleyman KÖSMENE
19 Şubat 2019, Salı 02:00
Necdet Atıcı: “İnternette bir bilim insanı, Nahl Sûresi 15. âyeti sorguluyordu ve kendince hatalı buluyordu. Sözleri şöyle idi. “Biz dağları, karaları zelzeleden korusun diye yarattık. Oysa tam tersi, dağların olduğu yerde müthiş zelzele olur. Canını okur karaların. Dağ olmadı mı dümdüz yerlerde zelzele olmaz.” konu biraz da jeoloji ile ilgili, ama anladığım kadarıyla âyet hatalı yorumlanıyor. Bir cevap verilebilir mi?”

BİLİM ADAMI USÛL HATASI YAPMAMALI  

Bilim insanlarının başka bir sahaya girip yorum yapması başta usûl hatasıdır. Bilim adamı usûl hatası yaparsa sözü dinlenmez, dinlenmemelidir. Nitekim “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür” 1

Her bilim insanı kendi dalında konuşabilir ve konuşmalıdır. Başka dalları dalın uzmanına bırakması hem usûlce, hem de bilim ahlâkına göre gereklidir. Başka sahalarda mangalda kül bırakmamacasına konuşursanız, gafletinizi ve cehaletinizi ilân etmiş olursunuz. Bu bilim adına kabul edilemez.

Önce Nahl Sûresi 15. Âyeti ne diyor bakalım:

“Yeryüzü hareketiyle sizi sarsar diye, yeryüzüne muhkem baskılar koydu.” 2

Arapça’da dağ, cibal’dır. Fakat âyetlerde cibal değil, “ravâsiye” ibaresi kullanılmıştır. Bu da şiddetli ve muhkem baskı, yeryüzünü dağılıp parçalanmaktan koruyan sağlam ağırlık gibi manalara gelir. Nitekim diğer bazı âyetlerde de dağlar için “evtâda” sıfatı kullanılmıştır 3 ki, bu da derinlemesine çakılan ağır kazık demektir.

İLİM SAPTIRMAZ 

Bu bilgileri jeoloji bilimiyle bağdaştırmak zor mudur? Hiç de zor olmamakla beraber, bilâkis jeoloji biliminin alanına giren teknik bir meselede Kur’ân bin dört yüz yıl öncesinden insanlara doğru bilgi veriyor ve insanları şaşırtıyor. Ve kendisinin beşer sözü değil, Allah kelâmı olduğunu bir kez daha gözlere sokuyor.

Fakat bir meseleye üstün körü bakınca o meseleyi doğru kavramanız ve doğru aktarmanız mümkün değildir. Uzaktan bakınca yıldız böceği gibi gözüken yıldızlara yıldız böceği diyebilir miyiz? Bediüzzaman bu sebeple, “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla, mütemadiyen Allah’tan bahsedip, Hâlıkı tanıttırıyorlar, muallimleri değil, onları dinleyiniz.” 4 diyor. Muallimler saptırabilir, ama ilimler saptırmaz.

Söz konusu ayetlerin yorumuna gelince:

Öncelikle bu âyetlerde söz konusu edilen şey doğrudan dağ değil, “şiddetli baskı veren bir ağırlık”tır. Kast edilen dağdır, ama dağın önemli ve bilimsel sıfatı zikrediliyor.

Bu gün jeolojik ve sismik araştırmalar neticesinde anlaşılmıştır ki dağlar, yeryüzü kabuğunu oluşturan katmanların çarpışmaları neticesinde meydana gelmiştir. İki tabaka çarpıştığı zaman daha dayanıklı olanı ötekinin altına girer. Üstte kalan tabaka kıvrılarak yükselir ve dağları meydana getirir. Altta kalan tabaka ise yer altında ilerleyerek aşağıya, magmanın derinliklerine doğru çakılır, derin bir uzantı meydana getirir.

MUHKEM KAZIKLAR  

Öyle ki dağlar, görünenin 9-10 katı yerin dibine doğru çakılmıştır. Meselâ Everest Dağı görünürde 9 km iken, derinlemesine yerin dibine ve mantoya gömülen kısmı 125 km.’dir.

Kıt’aların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde yer kabuğu mantoya derinlemesine saplıdır. Kur’ân buna “evtâda” diyor, yani “muhkem kazık”.

Manto tabakasının yukarı doğru uyguladığı kuvvetle, yer kabuğunun aşağı doğru uyguladığı kuvvet arasında denge vardır. Bu dengeye jeolojide izostasi denmiştir.

Dünyanın dönüş hızının çok yüksek olması dolayısıyla, magmada yüzen devasa plâkaları ancak kazık gibi çakılmış dağlar frenleyebilmektedir. Bu sebeple depremler genellikle dağlarda görülür. Dolayısıyla gerek yüzen plâkaları sabitleyen, gerekse çarpışma etkisiyle yeryüzünü sarsıntılardan koruyan dağlardır. Kendisi sarsılır, ama karaları korur. Dolayısıyla dağlar depremlerin neticesidirler, ama depremlerin sebebi değildirler.

Âyetlerin ifade ettiği açık gerçek bu olsa gerektir.

Dipnotlar: 

1- Eski Said Dönemi Eserleri, s. 612.  2- Nahl Sûresi: 15; Ayrıca bakınız: Enbiya Sûresi. 31; Lokman Sûresi: 10. 3- Nebe Sûresi: 7. 4- Asa-yı Musa, s. 40.

Etiketler: risale-i nur, tefekkür
Okunma Sayısı: 2093
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı