"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Risale-i Nur’da tefekkür ve felsefe

Süleyman KÖSMENE
02 Ağustos 2018, Perşembe 00:10
Malatya’dan Muhammed Hamid Aysundu: “Tefekkür nedir? Felsefe nedir? Nasıl bir fark var ki, Bediüzzaman (ks) felsefeyi değil de tefekkürü meslek ediniyor?”

İKİ DOST VE HASIM MEFHUM

Tefekkür ve felsefe iki dost ve hasım mefhumdur.

Dostturlar; felsefenin vahye itaat etmesi ve vahyin bilgilerini kabul etmesi şartıyla.

Hasımdırlar; felsefenin tek başına aklın her hakikati görebileceği iddiasıyla vahiyden kopuk ve vahiyle kavgalı, başına buyruk hareket etmesi durumunda. Aslında bu duruma düşen felsefeye felsefe de denmez; belki lâf ebesi denebilir. Vahyi inkâr eder, hakka karşı kördür, bol boş lâf üretir, insanı ve aklı yoldan çıkarır.

Bediüzzaman tefekkürle hasım olan bu ikinci tür felsefeye karşıdır.

Bediüzzaman felsefeyi ikiye ayırmıştır:

1- Müsbet felsefe: Kur’ân ile barışıktır. Kur’ân’ın hikmetini anlamaya yardımcıdır. Toplum hayatının gelişmesine, insanın ahlâkî güzelliklerinin inkişafına, san’ata ve ilerlemeye hizmet eder.

2- Menfi Felsefe: Kur’ân ile barışık olmayıp, ‘dalâlete ve ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi, sefahat ve lehviyat ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden’ yoldan çıkmış felsefe.

Tefekkürle dost olan müsbet felsefeye hikmet de denir. Semavî kitapların ve Kur’ân’ın açıkladığı bilgiler hikmettir, Risale-i Nur’un keşfettiği bilgiler hikmettir. Vahyi dinleyen aklın ürettiği bilgiler hikmettir. Kur’ân hikmeti öğretir, hikmeti emreder. Buyurur ki: “Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.”1

TEFEKKÜR İBADETTİR

Tefekkür, doğru bilgilerle fikir üretmek, muhakeme etmek, düşünmek ve hikmeti kavramak demektir. Felsefenin Kur’ân ile barışık olan kısmının yaptığı iş budur. Tefekkür kişiyi doğrudan yaratıcısına bağlar ve kişiyi yaratılışının hikmetlerini düşünmeye sevk eder. Kur’ân tefekkürü emreder:

“Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve şöyle derler:) “Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tespih ederiz. Bizi Cehennem azabından koru!”2

“Rahman olan Allah’ın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) aciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.”3

Peygamber Efendimiz (asm) de, “Bir saat tefekkür etmek bir sene nafile ibadetten hayırlıdır.” buyurmuştur.

MESELE KÂİNATI ANLAMAK

Bediüzzaman Kur’ân hikmeti ile felsefe hikmetini bir misal üzerinde karşılaştırıyor.

San’atkâr bir hâkim, Kur’ân’ı manalarındaki inceliklere işaret olsun diye farklı mücevherlerle gayet süslü bir san’atla yazdırıyor. Sonra bir Müslüman âlim ile bir ecnebî filozofa bu kitabı veriyor ve bu kitabı yorumlamalarını istiyor.

Ecnebî filozof bu kitabın yazılarında kullanılan mücevherlerin şekli, yazıya verdiği güzellik, renklerin ve mücevherlerin uyumu ve kitabın bu süslemelerle ve renk uyumu ile emsalsiz bir görselliğe ulaşmasından bahsediyor.

Müslüman âlim ise, bu kitabın âyetlerinin manaları üzerinde yorum yapıyor. Her bir âyetin her bir manasının farklı bir mücevherle ve güzel bir renk uyumu ile yazılmış olmasının verdiği güzellikten, bu süslemelerin manayı daha anlaşılır ve daha bir zevkle okunur biçime getirmesinden bahsediyor.

Hâkim, kitabın manasını keşfeden Müslüman âlimin yorumunu beğeniyor. Kabuktan ve kışırdan içeri giremeyen filozofun kitabını ise beğenmiyor.

Bediüzzaman’ın bu temsilinde, mücevherlerle süslü biçimde yazılmış Kur’ân’dan maksat, muhteşem bir san’at eseri olan şu kâinattır. Ecnebî filozof, kâinatı anlamaya çalışan, ama kabuktaki güzellikten içeri giremeyen, varoluşun manasını ve hikmetini kavrayamayan felsefedir. Âlim olan yorumcu ise Kur’ân’dır.

Kur’ân, şu büyük kâinat kitabını en güzel biçimde yorumlamış, derinliklerinde bulunan manaları hakikate uygun biçimde açıklamış, dış güzelliğin ifade ettiği manaları ve hikmetleri insanlığın nazarına sunmuştur. 4

Demek mesele kâinatı anlama meselesidir. Vahyi dinlemeyen kör felsefe kâinatı şekilden ibaret görmüş, şeklin ve kabuğun güzelliğine hayran olmuş, kâinatı anlamamıştır. Kur’ân ise kâinatın manasını tefsir etmiş, kâinatın bu güzel şeklinin altında yatan manayı ve hikmeti keşfetmiş ve güzelce açıklamıştır.

İşte Risale-i Nur kâinata bakışta ve tefekkürde Kur’ân mesleğinden gitmiştir.

Dipnotlar:

1- Bakara Sûresi: 269.

2- Âl-i İmrân Sûresi, 191

3- Mülk Sûresi, 3-4.

4- Sözler, s. 216. 

Okunma Sayısı: 1763
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı