Abonelik
E-gazete
  21 Nisan 2014 Pazartesi
Ana Sayfa Güncel Yurt Haber Yazarlar Dünya Ekonomi Kültür Sanat Spor Medya-Politik Eğitim Otomobil Bilim ve Teknik Lahika Görüş
 

12 14 16 18

Kırkambar yazıları
Saatlerce bir bulmacayı çözmek için emek sarf edenleri görüyorum ve doğrusu kıskanıyorum. Acaba yaratılışımızın sırrını ve gayesini çözmek için aynı emeği, aynı gayreti gösterebiliyor muyuz?


Selim GÜNDÜZALP
sgunduzalp@yeniasya.com.tr

Vereceğimiz cevap maalesef ‘hayır’ olacak. Niye esirgiyoruz bu heyecanı? Bu ulvî gaye uğrunda niye kullanmıyoruz acaba heyecanımızı, gayretimizi diye üzülüyorum doğrusu…
***
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah… Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Habiballah… Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Emîne vahyillah…
***
Niyeti olmak yetmiyor. Niyetine uygun amel için o yolda yürümek de gerek. Dostlarımız tembelliğimizden değil, gayretimizden ders almalılar.
***
Çalışana bir şey var, ama yatana yok. Tembellik hiçbir şekilde ödüllendirilmiyor. İnsanın eline hiçbir şey verilmiyor. Yazık ki, hâlâ ondan medet umanlar var, nefsin gölgesinde yatanlar var.
Nefsin en büyük oyunlarından biri, bildiği şeyi yapmaması değil, onu sürekli ertelemesidir. Bize kimse mani olmuyor bizden başka. Rakibimiz dışımızda değil, içimizdedir. Rakibimiz kendimiz, nefsimiz…
***
Ölümü düşünmek zorlaştı. Gazete haberlerinde bile ölümün hikmeti ve mahiyeti değil de, ölenin başına ölümün nasıl geldiği anlatılıyor, istatistikî bilgiler veriliyor. Bu seviyeye düştü artık ölüm. İyi de, öldükten sonra ölenin başına neler geleceğini bilmemenin ne kadar büyük bir tehlike olduğunu düşünmek gerekmiyor mu acaba? Biri çıkıp bunu ders vermeli, anlatmalı.
Hani Hz. Ali’ye sorarlar, derler ki:
“Allah mahşer günü insanları nasıl hesaba çekecek tek tek?”
Nasıl tek tek rızıklandırıyorsa, öyle hesaba çekecek tek tek.” diyor.
***
Hiç kimse kendi malının sahibi değildir. Ne varsa üzerinde, her şey ona emanettir. Malın da canın da sahibi O'dur, mülkün sahibi olan Allah’tır. Malik-ül Mülk, O'dur.
O zaman karşımızdaki insanlara mallarının bekçisi, sorumlusu olarak, her kuruşundan yarın hesaba çekilecekleri duygusuyla bakmalı, onları öyle görmeliyiz. Onlara yük değil, yardımcı, duâcı olmalıyız.
Her çoban sürüsünden sorumludur. Dolayısıyla her insan da sahip olduklarından sorumludur. Bu, isterse akvaryumundaki balık olsun, isterse saksısındaki çiçek, isterse başında göz, isterse ağzında dil olsun; ne varsa elinde, çoluğundan çocuğundan, saçından, tırnağından, bahçesindeki ağacından, her şeye karşı her şeyden sorumludur insan.
İşimiz kolay mı sanıyorsunuz?
***
Kâbe’ye bakarken, kalbe bir nur geliyor. O nuru yakalayan, Kâbe’yi Kâbe olarak değil, Allah’ın yönelmemiz için seçtiği şerefli bir mekân ve bir ev olarak görmeye başlıyor. Niyet ve nazar, tefekkürle en güzel düşünceyi dokuyor, simyacı gibi çalışıyor Kâbe-i Muazzama’nın üzerinde.
Çok anlar, çok feyizler kalbe Kâbe-i Muazzama’dan akıyor çeşmeden açınca suyun aktığı gibi, aynayı güneşe tutunca ışığın geldiği gibi, Kur’ân’a muhatap olunca kalbin ve aklın nurlandığı, feyz aldığı gibi… Çeşmeyi açmayana su yok... Aynayı güneşe tutmayana ışık yok… Kâbe’ye de boş gözle bakana pek fazla bir şey yok.
***
Her namaz, son namaz. Kıldığımıza sevinsek mi? O vakit bir daha hiç, ama hiç gelmeyecek diye üzülsek mi? Acaba hangi hal ile hallensek? Ellerimizi dizlerimize vurmalıyız. Geçti gitti bir kıymetli vakit daha bir daha gelmemek üzere. Belki de bunda tövbe bile var, istiğfar bile var. İstiğfar, sadece bir kusurun karşılığı olarak yapılan temizlenme ya da haddini bilme değildir. Allah’a karşı daima o halde olmamız gerektiğinin nefsimize kabulü için yapılan ciddî bir ameliyedir. O da bir ibadettir. İstiğfar için ille de kusur ve günah gerekmiyor. 
Allah’ın sonsuz sübhaniyeti, münezzehiyeti karşısında sonsuz derecede kusurluyuz, lâyıkıyla ibadet yapmaktan sonsuz derece uzak bir halimiz var. Onun için estağfirullah makamındayız. İstiğfar ve duâya onun için muhtacız.
***
Ömrün, hayatın hakkını vermek, değerini bilmek, her vaktin değerini bilmekle eş değer. Vakit namazlarını vakitlice kılanlar, sadece o günün değil, bir ömrün de hakkını ve değerini verme çabası ve çalışması içinde olanlardır.
***
Eşkıya, yol kesene verilen isim. Öyle değil mi? Oysa Allah’a giden yolda yolumuzu kesen o kadar çok eşkıya var ki… Eli silâhlı olunca eşkıyadan korkuyoruz. Oysa eli silâhsız olanların hayatımızda yaptığı tahribat ve yıkım, ondan çok daha fazla.
Nefsin ve şeytanın yolumuza serdiği her tuzak, bundan bin beter… Gıybet mi, suizan mı, dedikodu mu? Boş işler, boş konuşmalar mı? Malımızla, hayatımızla gurura, kibre sapmak mı? Boş işler yolunda hayatımızı tüketmek mi? Şöhret uğrunda dökülmek mi? Kuru kuru alkışların kurbanı olup bir hiç uğruna hayatı bitirmek mi? Mü’minler arasındaki bağları zayıflatıp düşmanlık duygularını körüklemek mi?
Hangi birini sayayım? Gerisini siz tamamlayın. Sınırda ya da yolda mayın taraması yapmak kadar zor bir iş bu. Eh, düşman içerde olunca, kurt, gövdenin içine girince, her şey daha da zor oluyor.
Kulluğun kolaylığı burada gizli. Zorluğu gören, kolaylık için Rabbine iltica eder. Rabbine iltica eden de, bu zorluklardan inşallah kurtulur.
***
İçtiğimiz bir bardak çayın bile ağzına süzgeç koyuyoruz içine çerçöp girmesin diye. Öyle diyordu Hekimoğlu İsmail Ağabey. Acaba konuşurken de ağzımıza, dilimize, şuurumuza bir filtre, bir süzgeç koyabiliyor muyuz?
***
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah… Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Habiballah… Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Emîne vahyillah…
***
Bir kardeşimizin anne ve babası hacca gitmişler. Şeytan taşlamada en önde oldukları için arkadan başlarına taş yağmaya başlamış. Geriye dönüp bakmışlar. Taşları üzerine yağdırana demişler ki:
“Evlâdım, biraz da şeytana atar mısın?”
İnsan önce kendi şeytanını taşlamalı, sonra dışındaki şeytanı dışlamalı ya da taşlamalı.
***
Şefkatsiz bir insan her ne kadar bilgi sahibi de olsa, fiilî bir yardımcı olamaz, yol gösterici olamaz. Yapmaktan çok bilmek vardır onda. Bilmek akıl işi, yardımcı olup yol göstermek ise kalp işi… Oysa bilgiyle yapma duygusunu da buluşturmak gerekiyor. Asıl olan da bu. İkisini bir araya getirmek gerek.
***
Zararına çalışan çok. Ebû Leheb’in hanımı da çalışıyordu, ama cehennemine odun taşıyordu. Hakikat yoluna mayın döşeyenler de çalışıyorlar. “Hammâletel hatab” olan Ebû Leheb’in hanımı gibi.
Bugün yola mayın döşeyen teröristlerle dün Hz. Peygamber’in (asm) yoluna diken döşeyenler arasında pek bir fark gözükmüyor. Her ikisi de, bir dâvânın, bir hayatın yok olmasını istiyorlardı. Ama yaptıkları yanlarına kâr kalmadı. “Hammâletel hatab” olarak gittiler. Cehennemine odun taşıyarak… Demek ki, zararına çalışan çok, pek çok bu dünyada.
***
Tekrar, önemlidir; önemsiz değil… Tuğlaları üst üste koyarsınız, duvar olur. İkinci kata çıkarsınız, yine duvar, yine tuğla… Üçüncü, dördüncü kat… Ustayı sorguya çekmezler niye tuğlaları tekrar ettiriyorsun diye… Bilâkis, tuğlaların tekrarı, duvarın ve binanın yapımı içindir. Hayatımızın hemen her safhasında tekrar söz konusu. Aldığımız nefes, doğan güneş, doğan gün ve gelen mevsimler… Aldığımız her nefes, tekrar gibi gözüküyorsa da, birbirinden mukaddestir. Asla birbirinin aynı değildir.
***
Bir resim sergisine gittim. Dolaşıp gezdim. Tabloları tek tek inceledim. Sonra kendi kendime dedim ki:
“Ne kadar sessiz bir ortam. Her şey sakin.”
Ama resimler sessiz değildi. Konuşuyordu benimle. Sessiz sedasız dursalar da, ressamını o sessiz sedasız halleriyle öyle güzel anlatıyorlardı ki, sormayın. Her bir kare, her bir renk, beni öylesine meşgul etti ki, ressamını tanımak duygusu içimde hakim oldu.
İşte gözümüzü çevirip kâinata baktığımızda da, tabiat denilen şu ilâhî san'at da, yaratılan her şey, ne varsa, Rabbimizi bize sessiz sedasız dilleriyle anlatıyor. Bazen bir ağaç, bazen bir bulut, bazen bir dalın üstündeki yaprak oluyor bu, bazen ağacın başındaki meyve… Sessiz sedasız akıp giden her şey, çok sesli düşünceler bırakıyor geride.
***
Hepimizin yakından şahit olduğu bir konu. Çocuklar iki–üç yaş arasında konuşmaya başlıyorlar. Daha önce hiçbir konuşma emaresi göstermeyen çocuk, birden konuşmaya başlıyor. Cenâb-ı Hakk’ın kudretinin en büyük mu'cizelerinden biri olsa gerek.
Ama bunu da ıskalıyoruz. Neden? Annesinin veya babasının dilini konuşmaya başladı diye. Oysa annesinin, babasının dilini değil, Allah’ın kendisine ilham ettiği bir dili öğrenip konuşmaya başlıyor. Böyle bakmalıyız buna.
Çocuk iki–üç yaşında yeni bir dil öğrense, bu mu'cizeyi ıskalamamak lâzım. Oysa on yedi sene sonra, yirmi yaşına geldiğinde, binlerce lira sarf ederek yeni bir lisan öğrenemiyor bu çocuk. Peki, arada geçen on yedi sene içinde çok daha fazla bilgiye sahip olmasına rağmen bunu niye beceremiyor diye sorarsak, işte ilhamın en yükseğinin acizlere, zayıflara, çocuklara geldiğinin de bir işareti oluyor bu.
***
Bu tarz yazı ve notlara ve çalışmalara kabul görürse inşallah zaman zaman devam etmek düşüncesindeyiz. Sizlerin dilek ve duâlarınızı bekliyoruz. İstişare nevinden nazarlarınıza arz ediyoruz.
***
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasulallah… Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Habiballah… Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Emîne vahyillah…
18.09.2011
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
761 Kere Okundu
 
       Yorumlar  

  Nizamettin HAKTANIR 21.09.2011
Dikkatli bir şekilde okunması gereken yazılar yazıyorsunuz sağolun varolun. Günlük okumamız gereken ibarelerden birisi : Oysa eli silâhsız olanların hayatımızda yaptığı tahribat ve yıkım, ondan çok daha fazla.
Nefsin ve şeytanın yolumuza serdiği her tuzak, bundan bin beter… Gıybet mi, suizan mı, dedikodu mu? Boş işler, boş konuşmalar mı? Malımızla, hayatımızla gurura, kibre sapmak mı? Boş işler yolunda hayatımızı tüketmek mi? Şöhret uğrunda dökülmek mi? Kuru kuru alkışların kurbanı olup bir hiç uğruna hayatı bitirmek mi? Mü’minler arasındaki bağları zayıflatıp düşmanlık duygularını körüklemek mi?
Hangi birini sayayım? Gerisini siz tamamlayın. Sınırda ya da yolda mayın taraması yapmak kadar zor bir iş bu. Eh, düşman içerde olunca, kurt, gövdenin içine girince, her şey daha da zor oluyor.

Arama
İle Göre Bak