Zengin ülkelerin liderlerinin veya IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşların toplantıları esnasında yapılan protesto eylemlerini biliyoruz. Bu eylemlerde zaman zaman gerginliklerin yaşandığını ve eylemcilerle güvenlik güçleri arasında çatışmalar cereyan ettiğini de.
Ama bu eylemlerin genelde anarşist ve marjinal grupların işi olarak görülüp, onun için pek ciddîye alınmadığı da bir vâkıa. Bu yüzden, söz konusu toplantıların yapılacağı şehirlerdeki emniyet birimlerinin gündeminde geçici bir alarm durumu olarak yer işgal ettikten sonra unutulup gidiyorlar ve sonra yine rutin akışa dönülüyor.
New York’ta dünya kapitalizminin merkezi olarak bilinen Wall Street’in hemen yakınında başlayan eylemlerin de böyle olduğu düşünülmüştü başlangıçta. Ama sonra işin rengi değişti.
İlk günlerde protestolar yüzde 1’lik marjinal bir kesimin marifeti olarak sunulmaya çalışıldı ve saman alevi gibi parlayıp söneceği zannedildi.
Ne var ki, öyle olmadı. Hem New York’taki eylemlere katılım hızla arttı, hem de protestolar Amerika’nın diğer şehirlerine yayıldı. Dahası, çok kısa sürede birçok başka ülkeye de sıçradı,
Bunun sonucunda, “Wall Street efendileri”nin kontrolündeki medya, başlangıçta görmezlikten gelmeyi tercih ettiği eylemlere daha fazla bigâne kalamadı. Projektörler eylem alanlarına çevrildi.
Beraberinde, ekonomistler ve sosyal bilimciler, protestoların arkaplanına ilişkin esaslı analizler yapmaya başladılar. Bir avuç zenginin servetini her geçen gün katlayarak büyütürken, emeğiyle geçinenleri mağdur eden adaletsiz sömürü sistemi yeniden sorgulanmaya başlandı.
Bediüzzaman 19. yüzyıl kapitalizmini eleştirirken, “Bu devirde suiistimalât o dereceye vardı ki, bir sermayedar, kendi yerinde oturup, bankalar vasıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde, bir biçare amele, sabahtan akşama kadar tahtelarz (yeraltındaki) madenlerde çalışıp, kut-u lâyemut (ölmeyecek kadar) derecesinde, on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Şu hal müthiş bir kin, bir iğbirar (kırgınlık) verdi ki, avam tabakası havassa ilân-ı isyan etti” diyor (Mektubat, s. 618).
Aradan geçen bu kadar zamana; hak yerine kuvvet ve fazilet yerine menfaat üzerine bina edilen sistemin ürettiği bunca krizlere ve zaman içinde yapıldığı söylenen “iyileştirme” ve “yumuşama”lara rağmen işin özünde çok fazla değişen birşey olmadığı, son gelişmelerle ortaya çıkıyor.
Wall Street Journal gazetesinde çıkan “En zengin 400 ABD'linin toplam 1.53 trilyon doları var. Bunun 700 milyar doları, en tepedeki 50 kişinin elinde” bilgisi (Vatan, 18.10.11) buna bir örnek.
Amerika’daki eylemcilerin isyanı, bu durumu netice veren çarpık sisteme. Bu haksız düzenden nemalanarak servetlerine servet katanların onları “yüzde 1’lik marjinal bir grup” olarak nitelemesi ise, tepki ve öfkelerini daha tırmandırmış.
Buna karşı diyorlar ki: “Asıl yüzde 1 sizsiniz, biz ise toplumun yüzde 99’unu temsil ediyoruz.”
Eylemlerin Arap baharına benzetilip “Tahrir Wall Street’e taşındı” denilmesi, beraberinde, “Acaba bu olayların arkasında da Soros’un parmağı mı var?” sualini gündeme getirdi. Sosyal medya ağlarının bu protestolarda da etkin şekilde devrede olması, bu soru işaretlerini arttırdı.
Gerçi her taşın altında Soros’u arayıp bu kişiye gerçekte olduğundan daha büyük bir güç atfetmek, abartı olarak görülebilir. Ama Soros’u, odağında meşhur Rotschild ailesinin de yer aldığı ve dünyanın gidişatında etkin roller üstlenmiş bir organizasyonunun vitrindeki aktörü olarak görmek, karşı karşıya olunan vâkıayı daha dengeli ve gerçekçi yorumlamanın yolunu açabilir.
Peki, bu bağlamda Wall Street eylemlerinde de Soros parmağı olabilir mi? Mümkün. Suret-i haktan görünerek “gaz almak” ve haklı talepleri yönlendirmek, hep başvurageldikleri bir taktik.
Ama Said Nursî’nin tesbiti bu olaylarda da geçerli: “Beşer (insanlık) esir olmak istemediği gibi ecir (ücretli) olmak da istemiyor.” (a.g.e., s. 800)
Sömürülmeyi ise hiç istemiyor...