Abonelik
E-gazete
  24 Nisan 2014 Perşembe
Ana Sayfa Güncel Yurt Haber Yazarlar Dünya Ekonomi Kültür Sanat Spor Medya-Politik Eğitim Otomobil Bilim ve Teknik Lahika Görüş
 

12 14 16 18

Risâle-i Nur’da Bediüzzaman’ın Seyyidliği ve Şerifliği…
Bediüzzaman’ın neseben Âl-i Beyt’ten olduğu, Peygamberimize (asm) uzanan “şecere-i nuraniye (nurlu soy ağacı)” hükmündeki seyyidlik ve şeriflik şeceresi arşiv belgelerle açıklandı.


Cevher İLHAN
cevher@yeniasya.com.tr

Osmanlı Devleti’nde bakanlık seviyesindeki Sâdât Nikâbeti müessesesinin başındaki bakan statüsündeki nakîb’ül-eşrafla nakîb ül-eşraf memurların, Peygamber Efendimizin (asm) torunları olan ve toplum tarafından çok büyük saygı, sevgi ve itibar gören seyyidlere ve şeriflere âit işlerine baktığı, neseblerini kayd ve zapt altına aldığı, doğumlarını ve vefâtlarını deftere geçirip haklarını koruduğu bilinen bir gerçek.
Prof. Ahmet Akgündüz’ün Yeni Asya’da da yayınlanan ilmî ve müdellel araştırmada, baba tarafından 33 babayla Hz. Hasan’a, anne tarafından 41 babayla Hz. Hüseyin’e bağlanan Bediüzzaman’ın “seyyidlik ve şeriflik şeceresi” sağlam delillerle ispatlanıyor.

“BEN HEM HASANÎYİM, HEM HÜSEYNÎYİM…”
Bediüzzaman’ın seyyidliği ve şerifliği hakkındaki belgeler, Bediüzzaman’ın hizmetinde bulunan Nur Talebelerinin ve “son şahitler”in bizzat Bediüzzaman’dan “Ben hem Hasaynîyim, hem Hüseynîyim” ikrarında olduğu gibi, aktardıkları hâtıralarla, bâriz bir biçimde ortaya konulmakta. 
Bunlardan biri, hanedanıyla her türlü tehlikeleri göze alarak Bediüzzaman’a hizmet edip bağlılık gösteren, en yakın akrabadan çok daha yakın bir akrabalık hissiyle sadâkatla fedakârane talebelik eden Emirdağ’ın Çalışkanlar âilesinden merhûm Mehmet Çalışkan’ın anlattığıdır:
“Bir defa yüksek bir âlim, beliğ bir edip olan merhûm Ahmed Feyzi Kul Efendi Emirdağ’a gelmişti. Sohbet etti. Üstâdımızın büyük evsâfını, Riyazî ve Cifrî tevâfuklarla açıklıyordu. Biraderim Osman Çalışkan’ın kalbine gelir ki, ‘Biz Üstâdımızı ‘Kürd’ olarak biliyoruz. Ahmed Feyzi Efendi’nin anlattığı Büyük Müceddid ise Âl-i Beyt-i Nebevî’den olacaktır.’ Bu kalbî muhasebemden az sonra, Üstâd Hazretlerinin beni çağırdığını söylediler. Gittim. Üstâd bana, ‘Kardeşim, ben hem Hasanîyim, hem de Hüseynîyim ve Ahmed Feyzi’nin bütün söylediğini kabul ediyorum, haydi git!’ dediler. (Mâidet’ül Kur’ân ve Hazinet-ül Bürhan, s.4, İttihad Yayıncılık; Adülkadir Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat, Cilt I, s. 50)

“NURÎYE DE, MİRZA DA  SEYYİDDİR”
Bu hususta “son şahitler”den pek çok hâtıra var. Erzincan’ın ilk devre milletvekillerinden Hüseyin Aksu’nun naklettiğine göre, Kastamonu’da Bediüzzaman’la görüşmesinde, Bediüzzaman’ın sualiyle “Asıllarının Zeynel Abidin Hazretlerine dayandığını” söyler. Mukabil olarak Bediüzzaman’a nesebini sorması üzerine, “Benim Annem Nûriye evlâd-ı Resûldendir” cevabın vermesi bunlardan biri.
Yine Salih Özcan’ın 1950’de yazdığı bir mektubunda, “Kardeşim ben hem Hasanîyim, hem de Hüseynîyim” demesi; ve yine Eskişehirli saatçı Muhyeddin Yürüten’in bir ziyâretimde Üstadın Özcan’ın seyyidliğini tasdik ettikten sonra, “Nûriye de seyyid, Mirzâ da (babası) seyyiddir” demesi, nakledilen hâtıralardan. (Necmeddin Şahiner, Son Şâhitler c.1, 236 ve c.3, s. 74;  a.g.e)
Ayrıca bir defasında Ahmed Feyzi Kul’un Emirdağ’a gelip Bediüzzaman’la görüştüğü ve Üstad’ın kendisine, “Çabuk bir vasıta bul ve git!” dediğini nakleden Emirdağlı merhum Mehmed Çalışkan’ın, “Fakat akşam bir sohbet yapması için ben Ahmed Feyzi’yi bırakmadım. O gece çok güzel ve nurlu bir sohbet olmuştu. Sohbet geç vakte kadar devam etmişti. Sabahleyin -birden- Üstâd, Ahmed Feyzi’yi çağırttı. Halbuki onun kaldığından haberi yoktu. Ahmed Feyzi çok korktu. Beraberce Üstâd’ın yanına gittik. Üstâd kendisine, ‘Sen akşam ne konuştu isen, ben aynen kabul ediyorum’ diyerek iltifat etti” hâdisesi, bir diğer hakikatli hâtıra. (Necmeddin Şahiner, Son Şâhitler c. 4, s. 62)
Bediüzzaman’ın hizmetinde bulunmuş Nur Talebelerinden Hüsnü Bayram’ın, “Üstâd ve Ahmed Feyzi Kul’la üçümüz beraberdik. Üstad, Ahmed Feyzi’ye, “Senin söylediklerini kabul ediyorum. Ancak ispat edemiyorum. Ancak ispat edilecek ve sen de göreceksin” dediğini ve Üstâd’ın bu söylediğinin bugün açıkça ilân ve ispat edilmesine fevkalâde mütehassis olduğunu anlatması da bütün bunları te’yid eder.
Özetle Bediüzzaman’ın Nur Risalelerindeki “seyyidler cemaati”ni ifâdesinde Nur Talebelerini “mânevî Ehl-i Beytten” sayıp kendisi gibi bir kısmının da neseben de Âl-i Beytten olacaklarını açıkça bildirir; Çalışkanlar hanedanı gibi Zübeyr Gündüzalp’ın ve Mustafa Sungur’un isimlerini verir. Buna dair sağlam kaynaklarından nakiller var.  

“BEDİÜZZAMAN BİRİNCİ ÂL-İ BEYTTENDİR”
Ancak esas önemli hakikat şu ki, Bediüzzaman’ın seyyidliği ve şerifliği açık beyân ve işâretlerle en evvel Risâle-i Nur’da tasrih edilir.
Risale-i Nur’da da Âl-i Beyt, Hz. İsa ve Hz. Mehdi, âhirzaman müceddidi ve mehdisi hakkındaki hadislerin te’vili ve izâhında, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamberin (asm) neslinden gelen seyyid ve şerif olduğu gerçeği remiz, kinâye, imâ ve işâretlere ilâveten mânâların külliyetinde sarahatle de tasrih edilir. Her ne kadar özenle gizlemeye çalışsa da…
Bediüzzaman’ın Âl-i Beyt’ten seyyid ve şerif olduğuna dair açık beyânlardan biri, Lem’alar’da Yirmi İkinci Lem’anın “Hâtime”sinde açıkça okunur: “…Eski zamanda mânevî gâyet büyük, kudsî bir imamın, bize karşı gaybî kerâmetiyle iltifâtı” cümlesine, lâhikalarda “Büyük Ruhlu Küçük Ali” olarak geçen Nur Talebesinin “Küçük Ali” imzasıyla Osmanlıca Lem’alar’da vâzıh bir şekilde “Hâşiye 2” olarak konulur.
“İmam-ı Âli Radyallahü anh, Onsekizinci Lem’a’da, Sekizinci Şuâ ile Yedinci Şuâ’da, ‘Emini mine’l fecet/ felâketlere karşı emân ve emniyet ver’ fıkrasıyla kerâmetini Hayber Kalesinin fethi gibi, Eskişehir ve Denizli Mahkemesinden hârika bir tarzda kurtulacağımızı, ‘Lâtehşâ, Lâtehşâ/ Korkma korkma!’ kelimeleriyle zâhir ediyor” ibâresinden sonra, Bediüzzaman’ın Hz. Abdülkadir-i Geylanî’nin evlâdından olduğu şu açık ifâdelerle kaydedilir:
“Çünkü (Resûllah’ın) evlâdından olan Gavas- ı Geylanî (r.a.) kendi omzunda Resûl-ü Ekrem Ayehisselâtü Vesselâmın kademini (ayak izini, işâretini) gördüğü gibi, evlâdından olan ve her asırda Âl-i Beytten gelen Mehdi ve müceddid verese-i enbiyâ (Peygamber varisleri) olan muhakkikleri, ferdleri görüp, kendi kademini (ayak izini, işâretini, mührünü) o mübârek gelecek zâtlara basmış. Hususan Risâle-i Nur’un müellifi, zamanın Abdülkadir’i Üstadımız Said Nursî Hazretlerine sâir evliyâya muhalif olarak müphem değil, sarîhan (açıkça) haber vermesi bizce birini Âlden (nesebî olarak Âl-i Beytten) olduğunu onlara ispat etti…” (Lem’alar, 236-7)
Devamında da, “Gerçi Üstadımız mahkemelerde ehl-i vukufa karşı ikinci Âl-i Beytten (mânevî Âl-i Beytten) olduğunu onlara ispat etti, fakat maksadı tam ihlâsa muvâfık olduğu için, kendi şahsını azlediyor. Kur’ân’ın bir elmas kılıncı olan Risâle-i Nur’a gösteriyor” cümlesiyle, Bediüzzaman’ın seyyidiğini ve şerifliğini gizleme hikmetini belirtilir.
Seyyidliğin, “Mehdi, Âl-i Beyti Nevbevîden olacaktır” hadisine istinaden “efkâr-ı ammede siyasetçilik ve hâkimiyet mânâsıyla” Mehdilik unvanını akla getirdiğini belirten Bediüzzaman, bu hususu “Risâle-i Nur’daki sırr-ı ihlâs, yüzde doksan ihtimaliyle de olsa o makama talip olmamaklığımı iktiza ediyor (gerektiriyor.)  İşte böyle kudsî ve parlak bir makamı ve memuriyeti dünyada dahi kendine düşünmek ve gâye-i hayal yapmak, bütün harekâtını, hatta uhrevî amellerini o makama yakıştırmak suretini vereceğinden hakikat-ı ihlâsı bozar” cümleleriyle açıklar. Şahsına ait hususları Risâle-i Nur’a çevirir.
Ardından da, “Eğer böyle bir makam verilse de ihsan-ı İlâhî olur. İnsanın kesp (çalışma) ve ameli ona vesile olamaz ve ekseriyetle bilinmez. Bilinmezse daha iyidir” diye seyyidliğinin ve şerifliğinin gizliliğinin hikmetinin hakikatini bildirir.

RİSÂLE-İ NUR HAKKINDAKİ PARLAK ÇOK EHEMMİYETLİ ŞEHÂDETİ
Risale-i Nur’da bir diğer beyân, “Yirmi Yedinci Mektubun Lâhikasının Zeyli” başlığı altında neşrine müsaade edilen kısmı, Emirdağ Lâhikası’nın birinci bölümüne dercedilir:
“Aziz, sıddık kardeşlerim” hitabıyla “şehid merhum Hâfız Ali nin ehemmiyetli bir vârisi ve Denizli talebelerinin yüksek bir mümessili ve Denizli şehrinin Risale-i Nur a karşı fevkalâde teveccühünün bir tercümanı kardeşimiz Hasan Feyzi’nin edibâne, Risale-i Nur hakkında fevkalâde senâkârane pek uzun bir mektubunu aldığını” belirten Bediüzzaman, Âl-i Beytten olduğunu bildiren mektup hakkında şu değerlendirmeyi yapar:
“Risale-i Nur’un çok ehemmiyetli kıymetini muhtasar bir surette beyânatıma ve hiss-i kablelvuku mektuplarımdaki ehemmiyetli dâvâlarıma bu uzun mektup tam bir izâh ve Denizli şehrinin Risale-i Nur lehinde bir kuvvetli şehâdeti ve bir şâhidi olmak cihetiyle, hem bu zat mektep fenlerinde çok zaman alâkadar olup kıdemli bir muallim ve âlim olması haysiyetiyle, Risale-i Nur hakkındaki bu parlak şehâdeti çok ehemmiyetli gördüm. Yalnız, bana bakan kısımları, ya tayy (geçmeyi, kesmeyi) veya tâdil etmeyi (düzeltmeyi) münasip gördüm” girişini yazar. Ve “bir, iki, üç yerde de, herkese göstermek münasip görmediğimden, çizgi altına aldım ve sizlere de Yirmi Yedinci Mektubun veya Lâhikasının Bir Zeyli olarak gönderdim” bilgisini verir.

“KÜRDΔ LÂKABI, SEYYİDLİĞİNİ VE ŞERİFLİĞİNİ GÖLGELEMEZ
Mevzubahis mektupta evvela şu tavsif yapılır: “Bütün eşya ve eflâki (felekleri) senin için yarattım, Habibim’ fermanına, ‘Ben de senin için onların hepsini terk ve feda ettim’ diye verilen cevâb-ı Hazret-i Risâletpenahiye ittiba ve imtisalen, o da (Bediüzzaman da) dünya ve mâfihayı (içindekilerini) ve muhabbet ve sevdasını terk ve hatta terki de terk ederek, bütün hizmet ve himmetini ve şu ömr-ü nâzeninini envâr-ı Kur’âniyenin (Kur’ân nurlarının) intişarına sarf ve hasretmiştir. İşte bunun için, şimdi çektiği bütün zahmetler, rahmet, yaptığı hizmetler, hikmet olmuş, celâli yüzünden cemâlini de gösterip, âlem, bir gülzâr-ı kemâl bulmuştur” denilir.
Ardından şu mühim hakikat yazılır: “Ona (Bediüzzaman’a) ‘Kürdi’ denilmesi ve kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali’de (r.a.) görülen ‘Ya müdriken (Ey idrâk eden!)’ kelimesinin hazf ve kalbiyle (tersinden ve düzünden ‘Ey Kürd’ ve ‘ey idrâk eden’ iki mânâ ile) ‘Kürt’ imâ ve işâretinin bulunması, gerçekten Kürtlüğüne delâlet etmez ve onun mânevî silsile-i şerâfet ve siyâdetten (şerif ve seyyid olması silsilesinden) tenzil ve teb’idini (düşürme ve uzaklaştırmasını) icâp ettirmez.”

“HASAN FEYZİ DOĞRU SÖYLEMİŞ…”
Peşinden de, “Bu isnad ve izâfe (yani ‘Kürdî’ lâkabı), Kürdistan’da doğup büyüyen ve bu lâkapla mâruf (bilinen) ve meşhur olan bu zâtın Risaletin-Nur’un tercümanı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürtlüğünü ispat etmek için değildir” tasrihi yapılır.
Mevzuun sonunda ise “Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa (örtmek ve gizlemek) için olup, hakiki hüviyet ve milliyetini (seyyidliğini ve şerifliğini) ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum” hükmü ifâde edilir. (Emirdağ Lâhikası, 74-75)
Ve Bediüzzaman, Hasan Feyzi’nin seyyid ve şerif olduğuna dair kanaat ve tesbitine, “Hasan Feyzi kardeşimiz, onun bazı cümlelerini tayyetmemden gücenmesin” şerhini düştükten sonra, şu ifâdelerle tasdik eder:
“Bu zat, doğrudan doğruya hakaik-i imâniye ve Kur’âniyeyi bir şahs-ı mânevî mahiyetinde, Risâle-i Nur şahs-ı mânevisinin cesedine girmiş ve eczalarının libasını giymiş bir tarzda, fevkalâde bir senâ ile ona hitap ediyor. Ben baktıkça, birden itirazkârane hüsn-ü zannı pek ziyadedir tahattur ettiğim dakikada, hakikat-ı Kur’âniye mânen dedi: ‘Cesede, libasa bakma; bana bak: O, benim hakkımda konuşuyor. Doğru söylemiş.’ Ben daha ilişmedim…”

BEDİÜZZAMAN’IN TENSİBİYLE VE TASVİBİYLE…
Hakikat şu ki, Yirmi İkinci Lem’a’nın “Hâtime”sındaki “Hâşiye -2” kısmı, Risalelerdeki her parça gibi Bediüzzaman’ın tensibi ve tasvibiyle sözkonusu Risâlelere konulmuş; ve daha hayattayken yazılan, teksir edilen Osmanlıca nüshalar ve yarım asrı aşkındır Nur Talebelerinin tashihiyle basılan yine Osmanlıca ve yeni yazı nüshalarda – baskılarda yer alıp tevsik edilmiştir. Buna dair en ufak bir itiraz imâsı, Nur Risâlelerindeki herhangi bir söz, lem’a, şuâ ya da lâhikaya itirazla aynıdır.
Keza Emirdağ Lâhikası’ndaki mezkûr lâhika mektubu da aynen Risâle-i Nur Külliyatı’ndandır. Zira Mektûbat’taki “Yirmi Yedinci Mektûb”a bakıldığında, “Bu mektup, Risâle-i Nur Müellifinin talebelerine yazdığı ayn-ı hakikat ve çok letâfetli, güzel mektupları ile Risâle-i Nur Talebelerinin Üstadlarına ve bazen birbirlerine yazdıkları ve Risâle-i Nur’un mütalâasından aldıkları parlak feyizlerini ifâde eden çok zengin bir mektup olup, bu mecmuanın üç dört misli kadar büyüdüğü için, bu mecmuaya ilhak edilmemiştir. Müstakillen, Barla, Kastamonu, Emirdağ Lâhikaları olarak neşredilmiştir” denilmektedir. (Mektûbat, 330)
Yine Emirdağ Lâhikası’nın başında -iç kapağında- “Risâle-i Nur Külliyatından – Yirmi Yedinci Mektuptan Emirdağ Lâhikası” diye yazar. Dolayısıyla Bediüzzaman’ın izni, tasvibi ve rızâsı olmadan Risâle-i Nur Külliyatı’na bir kelime eklenip çıkarılmadığı gibi, yine Risâlelerden sayılan lâhika mektuplarına da bir kelime eklenmemiş ve çıkarılmamıştır.
Neticede, Bediüzzaman’ın tayy ettiği (geçtiği, kestiği) kısımların dışında neşrine izin verip “lâhikaya konulsun” dediği kısımlarda bâriz bir biçimde, “Onun (Bediüzzaman’ın) silsile-i şerâfet ve siyâdeti (şeriflik ve seyyidlik silsilesi)”, “hakiki hüviyet ve milliyeti (seyyidliği ve şerifliği) mânâ ve maskadı” açıkça belirtilmiştir.

“HAZRET-İ HASAN’IN BİR MÂNEVÎ VELEDİ HÜKMÜNDEDİR’
Doğrusu Bediüzzaman Âl-i Beyt mensubiyetini Risâle-i Nur’da çoğu yerde “mânevî Âl-i Beyt”e tâdil edip Risale-i Nur’a çevirir.
Bu meyânda, evvela “Âhir zamanın o büyük şahsı, Al-i Beytten olacaktır” hadisinin tatbikine dair Bediüzzaman, “Gerçi mânen ben Hazret-i Ali nin (r.a.) bir veled-i mânevisi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselam bir mânâda hakiki Nur şakirtlerine şamil olmasından, ben de Al-i Beytten sayılabilirim” beyânında bulunur.
Akabinde “Fakat bu zaman şahs-ı mânevî zamanı olmasından ve Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsi makamları arzu etmek ve şan şeref kazanmak olmaz; ve sırr-ı ihlâsa tam muhalif olmasından, Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsi ve haddimden hadsiz derece fazla makamata gözümü dikmem. Ve Nurdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makamat dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbur biliyorum” cevabını nazara verir. (Emirdağ Lâhikası, 232-233)
Yine Emirdağ Lâhikası’nda, “Ezcümle; Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın altı aylık hilâfetiyle beraber Risale-i Nur’un Cevşenü’l-Kebirden ve Celcelutiyeden aldığı bir kuvvet ve feyizle vazife-i hilâfetin en ehemmiyetlisi olan neşr-i hakaik-i imaniye noktasında Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın kısacık müddetini uzun bir zamana çevirerek tam beşinci halife nazarıyla bakabiliriz. Çünkü, adâlet-i hakikiye ile bu asırda insanları mes’ud edebilir bir istidatta bulunan Risale-i Nur’dur ve onun şahs-ı mânevisi, Hazret-i Hasan Radıyallahu Anhın bir muavini, bir mütemmimi, bir mânevi veledi hükmündedir’ diye Nur Talebelerinin mektubunu tâdil eder. (Emirdağ Lâhikası, 65)

ÂLİMANE, MÜDEKKİKÂNE RİSÂLECİĞİ TAKDİR VE TASDİK
Keza Ahmed Feyzi Kul, “Tılsımlar Mecmuasının Zeyli’ Mâidet’ül Kur’ân ve Hazinet-ül Burhan” isimli kitabında, Bediüzzaman’ın mânevî şahsiyetine ve birinci Âl-i Beytten olduğuna, yani seyyidliğine dair açık ifâdelerde bulunur.
1946-48’lerde teksirle Osmanlıca olarak “Tılsımlar Mecmuası” adlı eserin sonuna ilhak edilerek neşredilen bu eser, Afyon Mahkemesindeki şa’şalı müdafanâmesinde Risâle-i Nur’un müdafaasını mükemmelen ifâ etmesinden dolayı Bediüzzaman, Ahmed Feyzi’yi “Nur’un mânevî avukatı” olarak tavsif eder.
Özellikle Cifir ilmiyle hadislere istinaden yazılan hakikatleri ihtiva eden bu kitabı okuyup takdir eder. Bazı tâdil ve tashihlerde bulunup, şahsına ait kısımları Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsine tevil ederek, eserin mânâsını, muhtevasını ve dâvâsını tasdik eder.
Muhtevasında, Bediüzzaman’ın birinci ve ikinci Âl-i Beytten, yani mânen olduğu gibi neslen de seyyid olduğunun mânevî delilleriyle ortaya konulduğu esere dair lâhika mektubunda ise en başta şu takdirkâr ifâdelerde bulunur:
“Aydın havalisinin Hasan Feyzi’si ve Hüsrev’i ve Mehmed Feyzi’si ve Risâle-i Nur’un mânevî avukatı kardeşimiz Ahmed Feyzi’nin üç seneden beri âlimâne, müdakkikâne yazdığı şu gelen istihrâcat-ı gaybiyeyi (gaybî çıkarımları, te’villeri) ve Sikke-i Tasdik-î Gaybiye’nin bir kuvvetli hücceti ve şâhidi bulunan şu risâleciği dikkat mütalâa ettim. Onun tetkikatına ve Risâle-i Nur’un kıymetini tam hadîs ile âyet ile isbat etmesine karşı hayret ve istihsan (büyük beğeni) ile ‘Maşâllah, Bârekellah’ dedim” diye lâhikalara aldığı mektubunda belirtir. (Mâidet’ül Kur’ân ve Hazinet-ül Burhan, 10)

HEM NESEBEN HEM MÂNEN ÂL-İ BEYTTEN…
Ayrıca “Risâle-i Nur’un avukatı ve Aydın havalisinin Hasan Feyzi’si ve o civarın bir Hüsrev’i kardeşimiz Ahmed Feyzi, üç seneden beri Sikke-i Tasdik-i Gaybi’nin Risâle-i Nur’a verdiği yüzer işâretle tasdiklerini, tam bir kat’i bürhan olarak hem hadislerden, hem âyetlerden mânâ ve cifir muvafakatleriyle Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisini pek kuvvetli bir surette ispat ediyor. Risale-i Nur’un şahs-ı mânevisinin bir mümessili olan Nur şakirtlerinin şahs-ı mânevisine bazı işâret-i hadisiyeyi, Nurun tercümanına veriyor. Hakikat ise, tercüman, bir derece telif itibarıyla, o şahs-ı mânevinin bir nevi mümessili olmak itibarıyladır” diye devam eden lâhika mektubunun muhtevasında neseben ve mânen Âl-i Beytten olduğunun belirtildiği mânâyı, Kur’ân tefsiri Risâle-i Nur nâmına kabul eder. (Emirdağ Lâhikası, 74-75)
Neticede Risale-i Nur’da, “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın gayb-âşinâ (gaybı gören) nazarıyla, ‘Âl-i Beyti, Âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne geçecek. Âlem-i İslâmın bütün tabakatında kemalât-ı insaniye (insanı İslâmla kemâle erdiren) dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zâtlar, ekseriyet-i mutlaka ile (çoğunlukla) Âl-i Beytten çıkacak” hakikati ders verilir.
Bu hakikat dersi, çağımızda imanın ve İslâmın hakikatlerini insanlığa ders veren ve yüzbinlerle, milyonlarla insanın imanını kurtaran, “doğrudan doğruya Kur’ân’ın bahir (açık) bir bürhanı (delili) ve mânevî bir tercümesi olan Kur’ân’ın hakiki kuvvetli bir tefsiri” olan altı bin sahifeyi aşkın Kur’ân tefsiri Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman’ın Âl-i Beytten olması, fevkalâde sezâdır…

07.01.2013
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
1612 Kere Okundu
 
       Yorumlar  

  seyfeddin kamil 07.01.2013
sayın cevher ilhan’ı üstadımızla ilgili bu kapsamlı yazılarından dolayı ben de tebrik ediyorum. risale-i nur’ları okuyup, onun kur’an’ın hakiki ve kuvvetli bir tefsiri olduğunu kabul eden, ona gönül verip, takipçisi olan birisi risale-i nur müellifi üstadımız bediüzzaman said nursi’nin ahirzaman mehdisi olduğunu kabullenemiyorsa böylelerine allah zihinaçıklığı versin demek lazım. ne yazık ki, zehra neşriyatın takipçilerinden birisi yazıdığı yorumunda ’siz kabul edin. biz resulullahın (sav) ve üstadın (ra) tebşir ettiği mehdi-yi ahirzamanı müntazırız’. demiş. anlaşılan nur talebesi olmak da öyle kolay iş değil.


  Emin Sadık 07.01.2013
Üstadımız manen Hem Seyyid Hem Şeriftir. Ama neseben Kürttür ve Kürtlüğü değerini düşürmez. 14. Hicri asrın müceddididir.


  Hasan Mert 07.01.2013
Cevher bey kardeşim,
Fevkalade istifadeli yazınızı helva niyyetine yidik, şerbet niyyetine içtik. Sizden bu manadaki yazılarınızın devamını rica ediyor, kaleminizden istifade etmeyi Rabb-i Rahimimizden dua ediyoruz.
el baki hüvel baki,
Hasan Mert


  Nevzat KARAAĞAÇ 07.01.2013
Cevher beyi içtimai ve siyasi yazılarıyla tanıyorken Nur davasının esasları ve tafsilatlarıyla ilgili araştırma ebadında yazılar yazabildiğini de görmüş olduk. Kendisine teşekkür ediyor ve sözlerine tesir halketmesini yüce mevladan diliyoruz.


  Sezâî Mumcu 07.01.2013
Hz. Ali RA gibi Allah’in Aslani ünvanini almis pek yüce bir zat Islam Deccali Süfyana karsi mücadele verecek torunu Mehdi yi Azam’i Allah’a emanet etmekle beraber elinden geldikce yardim ikaz ve müjdelerde bulunmaz mi diye önceleri düsünürdüm. Risalelerde gördüm ki sefkatli bir baba olarak Hz. Ali RA hem torunu hem de garip zamanin Müslümanlari icin kat kat fazlasini yapmis. Allah cümlesinin sefaatlerine nail etsin.


  Teoman Keskin 07.01.2013
Belî kardeşim belî,bizleri mutlu ettiniz.Biz bu itikad üzereyiz, inşâAllâh bu itikadla yaşar,bu itikadla ölür ve bu itikadla haşroluruz.. ve İnşâAllâh meydan-ı haşirde umum Nur Talebelerinin ümmet-misal azîm cemaat-ı kübrası içinde bizler Ene İnde Zanni Abdî Bî nin mana-i işârîsiyle Üstadımıza Mehdi-i A’zam ünvanıyla muhatap olarak Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Livâülhamd sancağı altında toplanırız..

Arama
İle Göre Bak