Bugün gelin olup geldiğim ve ilk oturduğum evin önünden geçtim...
Bir aile binasıydı... Anne-baba bir katta, kızı üst katımda otururdu. Diğer 3 daireyi kiraya vermişlerdi. Benim bulunduğum zemin kat, ama sıfır yeni temiz bir daireydi. Etraf henüz binalarla tam dolmadığı için zemin de olsa her tarafı aydınlıktı evin, zaten apartmanın ismi de “Aydınlar Apartmanı” idi.
Bahçesini kullanamazdım. Ev sahibi bahçeye bir şeyler ektiği için kiracının bahçeye geçişini sağlayacak mutfak veya odadan bir kapı açmamıştı... Bahçenin, salonumun önünde kalan çamaşır asma yerine zemin kat merdiveninden çıkar apartman ana giriş kapısından yana doğru inerek ulaşırdım.
Bazen bu çamaşırlardan pantolon çorap nev’inden eksilmeler olurdu. “Kim kaptı”ya giderdi hasılı. Zemin kat işte; kendine göre zorlukları vardı, ama ilk evimdi, nasıl severdim. Sadece bir balkonum olsun isterdim. Ne büyük bir eksik gelirdi balkonsuzluk.
“Evim yok” demezdim de “balkonum yok” derdim, öyle benim sanıyormuşum demek ki evi. Ev sahibinin diğer kızı gelecek diye çıkmamız istenince gerçeği dank diye idrak etmiştim. Kiracı olduğun eve bağlanmanın mantığı var mıydı yuva senindi de mülkiyeti sende miydi?
Bir ‘kızım gelecek’ sözüyle izafi bağ kurduğum evde zoraki oturan ve istenmeyen olup çıkmıştım...
Her fazladan kaldığımız gün ev sahipleri ile kurulan bağı komşuluk ilişkilerini onca sohbet etmelerin alıp vermelerin hatırlarını yüz ifadeleri ve davranışlarından belli olduğu üzere bir hiçliğe doğru alıp götürüyordu. ‘Çıkın artık” dı onların dilinde artık ismimiz.
Öyle ki yeni tuttuğumuz ev de tam bitmemiş olduğu için nice dil dökmelerle biraz daha uzatınca kiracılığı kızının da; geldiği yerdeki mecburiyetten ötürü salon eşyalarımızı taşıyıp onun eşyalarına yer açmak zorunda kalmıştık. Bitmemiş inşaatta yeni gelin eşyaları, çıkamadığım evin salonu ev sahibi kızının deposu! Sadece 2 ay daha durabildik. Dünyada fazladan bir nefes bile durmayacağımızın ibretli bir talimiydi aslında yaşadığımız. Ömür mühleti dolunca kim diyebilirdi “Ben buraya çok alıştım gitmem başka bir diyara...”
O ev gibi dünya da sanki senin miydi? Yine de bütün bu olanlara rağmen haberdar olur, rast gelince selam sabah ederdim ilk ev sahipleriyle... Ama çok uzun zamandır rastlamadım o evden kimseye. Evlerinin önünden geçerken gayri ihtiyari pencerelere bakar, Rıdvan’ın doğduğu ev olması hasebiyle de yeni evliliğimin, ilk anneliğimin hatıralarını derhatır ederdim.
Ev sahibesi teyzenin vefat ettiğini biliyordum, amca da vefat edince çocukları binayı komple satıp gitmişler. Bir başkası almış koca binayı. O da bir iki daireye çocuklarını yerleştirmiş, geri kalanını kiraya veriyormuş.
Bugünden beri rahmetli amcanın evin etrafında döneşmelerini, mazeret kabul etmeyen titizliklerini, emeklerini düşünüyorum. Soyadları olan isim bile apartman kapısından silinmiş.
Dünya metaının sahibi yok ki işte; sahibi de kiracı, kiracı da eğreti.
Dünya hanesini temellük edinen kendi zararda. İstesen de istemesen de “çık” denecek.
Bir nakliye arabası dayanacak kapına... Değil eşya almak, üzerinde bir kaç metre bezin varlığından bile habersiz binip gideceksin.
Sabahtan beri dilimde bu mani: Mal sahibi mülk sahibi/ Hani bunun ilk sahibi/ Mal da yalan mülk de yalan/ Var biraz da sen oyalan.
Acaba diyorum apartmanın yeni ismi “Yalan Dünya” olsa mı?
Teklif etsem, döverler mi bilemedim. Hayat apartmanı her gün yıkılan insanoğlu, adını harap olacak binalara yazdırmakla avunmaktan vazgeçip de uyanırdı belki!