16 Haziran 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Lahika

Âyet-i Kerime Meâli

Önce en yakın akrabalarını azaptan sakındır. Sana uyan mü’minlere şefkat kanatlarını ger. Eğer sana karşı gelirlerse, “Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım” de. Kudreti herşeye galip olan ve rahmeti herşeyi kuşatan Allah'a tevekkül et.

Şuarâ Sûresi: 214-217

16.06.2009


Ehl-i dalâletin terakkî zannettikleri, sükuttur

İkinci Nükte: İnsanda iki vecih var: Birisi, enâniyet cihetinde şu hayat-ı dünyeviyeye nâzırdır. Diğeri, ubûdiyet cihetinde hayat-ı ebediyeye bakar. Evvelki vecih itibâriyle öyle bir bîçare mahlûktur ki, sermâyesi, yalnız ihtiyardan bir şa’re (saç) gibi cüzî bir cüz-i ihtiyârî ve iktidardan zayıf bir kesb ve hayattan çabuk söner bir şûle ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik ve mevcudiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. O haliyle beraber, kâinatın tabakatında serilmiş hadsiz envâın hesabsız efrâdından nâzik, zayıf bir ferd olarak bulunuyor.

İkinci vecih itibâriyle ve bilhassa ubûdiyete müteveccih acz ve fakr cihetinde, pek büyük bir vüsati var, pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor. Çünkü, Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i mâneviyesinde nihayetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr derc etmiştir-tâ ki, kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınâsı nihayetsiz bir Ganî-i Kerîm bir Zâtın hadsiz tecelliyâtına câmî geniş bir ayna olsun.

Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki, o çekirdeğe Kudretten mânevîve ehemmiyetli cihazât ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş. Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hàlıkından istidad lisâniyle bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemâl bulsun. Eğer o çekirdek, sû-i mizâcından dolayı, ona verilen cihazât-ı mâneviyeyi, toprak altında bâzı mevadd-ı muzırrayı celbine sarf etse, o dar yerde, kısa bir zamanda, faydasız tefessüh edip çürüyecektir. Eğer o çekirdek, o mânevî cihazâtını, “Dâneleri ve çekirdekleri çatlatan Allah” (En’âm Sûresi: 95.)’nın emr-i tekvinîsini imtisâl edip, hüsn-ü istimâl etse, o dar âlemden çıkacak meyvedar koca bir ağaç olmakla, küçücük cüz’î hakikati ve ruh-u mânevîsi, büyük bir hakikat-i külliye sûretini alacaktır.

İşte, aynen onun gibi, insanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazât ve kaderden kıymetli programlar tevdî edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde, hayat-ı dünyeviye toprağı altında, o cihazât-ı mâneviyesini nefsin hevesâtına sarf etse, bozulan çekirdek gibi, bir cüz’î telezzüz için, kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek, mesuliyet-i mâneviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir. Eğer o istidad çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, imânın ziyâsıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek evâmir-i Kur’âniyeyi imtisâl edip, cihazât-ı mâneviyesini hakiki gàyelerine tevcih etse, elbette âlem-i misâl ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere medâr olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i dâimenin cihazâtına câmi’ kıymettar bir çekirdek ve revnaktar bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübârek ve münevver bir meyvesi olacaktır.

Evet, hakiki terakkî ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sâir kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususi bir vazife-i ubûdiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakkî zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek; ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakkî değil, sükûttur.

Sözler, s. 290, (yeni tanzim, s. 512)

LÛGATÇE:

terakkî: İlerleme, yükselme.

sukut: alçalma, düşme.

ubudiyet: Kulluk, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme.

kesb: Çalışmak, işlemek, yapmak, emek sarfetmek, kazanmak.

şûle: Alev.

imtisâl: Yapışma, tutunma, uyma, sarılma.

telezzüz: Lezzetlenmek, tat ve zevk almak.

mevadd-ı muzırra: Zararlı maddeler.

Bediuzzaman Said Nursi

16.06.2009


Bahtiyar çocuklar yetiştirmek için

Risâle-i Nur’un Kur’ânî hakikatlerinin manevî atmosferinde yetişen her bir Nur talebesi, bir okuma alışkanlığı ve disiplinine en güzel şekilde hâiz olur. Asrın getirdiği maddî ve mânevî sıkıntıları aşmanın çözüm ve formüllerini, Külliyât’ın bütününde zaten bu kazanımla elde edeceklerini gâyet şuûrî bir şekilde çok iyi bilirler.

Küreselleşen dünyanın her bir hâline artık daha bir yakın ve iç içeyiz. Hızla gelişen teknolojinin nimetlerinden yararlanabilme imkânlarımız olduğu kadar, menfî kullanımlarla gelen yıkımlarla da karşı karşıyayız.

Bu babda, yukarıda zikrettiğim “okuma şuuru ve disiplini”ni çocuklarımıza da kazandırmak durumundayız. Bu husus, ebeveynler olarak üzerimize bir zorunluluk, bir vecibedir. Çarpık sistemin çarkına uymak zorunluluğuyla, iyi bir okul kazanmaları adına dişimizden, tırnağımızdan artırarak “dershanelere” gönderiyoruz; bu fedakârlığı yapma ihtiyacı hissediyoruz; peki ya öbür taraf ne olacak? Ebedî bir hayat, çok daha fazla bir fedakârlık gerektirmiyor mu?

Âcizane, Cenâb-ı Hakk’ın istihdamıyla yıllarca yurt ve dershane hizmetlerinde çocuklarla ve gençlerle uğraşan biri olarak, bir çok ibretnümâ hâdiseler yaşadık. Öyle ki, yurt içinden ve yurt dışından bir çok ailelerin, hüngür hüngür ağlayarak “Ne olur, çocuğumu kurtarın!” diye feryat ettiklerini gördük. Aileler dindar, fakat çocuklar gayr-i müslim gibiydiler…

Evet dostlar! Evde bir verdiğimizi, dışarıda binlerle silip süpürüp götüren bir dünya var. Okullar kapanmışken bir çok mahallerimizde plânlanan okuma programlarına maddî ve manevî katkılarda bulunarak çocuklarımızı, gençlerimizi mutlaka gönderelim ve teşvik edelim. Son sözü Üstad Bediüzzaman’a bırakarak, okuma proğramları için seferber olan ağabey ve kardeşlerimize, bahtiyar çocuklarımıza ve gençlerimize muvaffakiyetler diliyorum.

“Risâle-i Nur’un fıtraten ve zamanın vaziyetine göre talebesi olacak, başta, masum çocuklardır. Çünkü bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imânî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Adeta gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer. Bilhassa, peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir. O halde o çocuk, dünyada peder ve validesine hürmet yerinde istiskal edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevî belâ olur. Ahirette de onlara şefaatçi değil, belki davacı olur: ‘Neden imanımı terbiye-i İslâmiye ile kurtarmadınız?’

“İşte bu hakikate binaen, en bahtiyar çocuklar onlardır ki, Risâle-i Nur dairesine girip dünyada peder ve validesine hürmet ve hizmet ve hasenatı ile onların defter-i a’mâline vefatlarından sonra hasenâtı yazdırmakla ve ahirette onlara derecesine göre şefâat etmekle bahtiyar evlât olurlar.” (Emirdağ Lâhikası, Yeni Asya Neşriyat, s. 39-40)

fatsahasan@hotmail.com

HASAN BULUT

16.06.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl
Reklam Linkleri: Risale Yorum- Risale Çocuk- Oktay Usta - Euro Nur - Fıkıh İnfo- Ahmet Maranki- Cevşen - Yeni Asya Barla - Makdis