25 Haziran 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Lahika

Hadis-i Şerif Meâli

Beş gece vardır, ki onlarda yapılan duâ geri çevrilmez. Receb’in ilk Cuma gecesi olan Regâib Kandili, Şaban'ın on beşinci gecesi olan Berat Kandili, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Kurban Bayramı gecesi.

Câmiü's-Sağîr, No: 2067

25.06.2009


Kâinat bu geceyi alkışlıyor

Aziz, sıddık kardeşlerim,

Evvelâ: Seksen küsur sene bir ömr-ü maneviyi sizlere kazandıracak olan şuhur-u selâse-i mübarekeyi ve bilhassa bu geceki leyle-i Regâibi tebrik ediyoruz.

Kastamonu Lâhikası, s. 109,

(yeni tanzim, s. 204)

***

Aziz ve sıddık kardeşlerim ve fedakâr ve sadık arkadaşlarım,

Evvelâ: Sizin, bu mübarek şuhur-u selâse ve içindeki kıymettar leyâli-i mübarekeleri tebrik ediyoruz. Cenâb-ı Hak, herbir geceyi sizin hakkınızda birer leyle-i Regaib ve leyle-i Kadir kıymetinde size sevap versin. Âmin.

Kastamonu Lâhikası, s. 56, (yeni tanzim, s. 105)

***

Aziz kardeşlerim,

Size iki pusulayı Leyle-i Regâib’den altı saat evvel yazdım. “Hizb’un-Nûriye” kâğıt ile teslimden sonra, katiyen benim kanaatimde bir nevî Mu’cize-i Ahmediye olarak, iki aydan beri mütemâdiyen kuraklık ve yağmursuzluk, her tarafta dâimâ namazlardan sonra pek çok duâların akim kaldığı ve herkes me’yusiyetten derd-i maîşet endişesiyle kalben ağlarken, birden Leyle-i Regâib—bütün ömrümde hiç mislini işitmediğim ve başkalar da işitmediği—üç saatte yüz defa, belki fazla tekrarla melek-i ra’dın yüksek ve şiddetli tesbihâtıyla öyle bir rahmet yağdı ki, en muannide dahi Leyle-i Regâib’in kudsiyetini ve Hazret-i Risâletin bir derece, bir cihette âlem-i şehâdete teşrifinin umum kâinatça ve bütün asırlarda nazar-ı ehemmiyette ve Rahmeten li’l-Âlemîn olduğunu ispat etti ve kâinat o geceyi alkışlıyor diye gösterdi.

Emirdağ Lâhikası, s. 36, (yeni tanzim, s. 79)

***

Doksan dokuz gün içinde yalnız Leyle-i Regâip ve Leyle-i Miraca yağmur rahmetinin tevafuku ve o iki gece ve güne mahsus olması, daha evvel ve daha sonra olmaması ve ihtiyac-ı şedidin tam vaktine muvâfakatı ve Miraciye Risâlesinin burada çoklar tarafından şevkle kıraat ve kitabet ve neşrine rastgelmesi ve o iki mübarek gecenin birbiriyle bir kaç cihette tevafuk etmesi ve mevsimi olmadığı için acip gürültülerle, söylenmeyecek maddî mânevî zemin gürültüleriyle feryatlarına tehditkârâne ve tesellîdarane tevafuk etmesi ve ehl-i imanın meyusiyetinden tesellî aramalarına ve dalâletin savletinden gelen vesvese ve zaafiyetine karşı kuvve-i mâneviyenin takviyesini istemelerine tam tevafuku, bu geceler gibi şeâir-i İslâmiyeye karşı hürmetsizlik edenlerin hatalarına bir tekdir olarak, “Kâinat bu gecelere hürmet eder, neden siz etmiyorsunuz?” diye mânâsında, kesretli rahmetle şeair-i İslâmiyeye karşı, hatta semavat ve feza-yı âlem hürmetlerini göstermekle tevafuk etmesi, zerre miktar insafı olan bilir ki, bu işte hususî bir kasıt ve irade ve ehl-i imana hususî bir inayet ve merhamettir; hiçbir cihetle tesadüf ihtimali olamaz.

Emirdağ Lâhikası, s. 39, (yeni tanzim, s. 84)

LUGATÇE:

şuhur-u selâse: Üç aylar.

şuhur-u selâse-i mübareke: Mübarek üç aylar.

leyle-i Regâib: Regâib gecesi.

leyâli-i mübareke: Mübarek geceler.

Hizb’un-Nûriye: Nur’a ait bir duâ.

mütemâdiyen: Sürekli, devamlı.

me’yusiyet: Ümitsizlik, üzüntü.

melek-i ra’d: Gökgürültüsü ile vazifeli melek.

Hazret-i Risâlet: Hz. Muhammed (asm).

âlem-i şehâdet: Gözle görülen âlem, kâinât.

Rahmeten li'l-Âlemîn: Âlemler için rahmet, Hz. Muhammed (asm).

tevafuk: Uygunluk, rastlama.

muvâfakat: Uygunluk, uymak.

kıraat: Okuma.

kitabet: Yazma.

feza-yı âlem: Fezâ âlemi; uzay.

Bediuzzaman Said Nursi

25.06.2009


Barla ve Sav

ir gece yolculuğunun ardından, sabah vaktinde indik Isparta’ya. “Üstad Sayfaları” isimli çalışmamızın heyecanı içinde önce Aziz Üstad’ımızın 1956 yılından vefatına yakın tarihlere kadar kaldığı ve bugün müze şeklinde olan, özel eşyalarının bulunduğu evini ziyaret etme imkânı bulduk.

Buradaki ziyaretimizi kısa tutup Barla’ya doğru yol aldık.

Barla, yeşillikler içinde bize tebessüm ediyordu adeta. Dağları, bağları ve dereleriyle çok güzel duyguları soluyorduk Barla’da.

Barla’da nur hizmetlerini sürdüren, Üstadın eski talebelerinden Savlı Hasan Kurt’un oğlu Mustafa Kurt’la tanıştık. Mustafa Kurt, Barla’yı, Barla’daki Nur menzillerini ve Üstadımızın Barla hayatını çok iyi bilenlerden... Yoğun işlerini bir tarafa bırakarak bizi gezdirmişti. Çam Dağı, Gelincik dağları, yemyeşil bağ ve bahçelerin yanı sıra birçok mekân, Nurlara ve Üstadımıza şahitlik ediyordu Barla’da.

Mustafa Kurt kardeşim bizi gezdirmeye önce Barla Kabristanı’ndan başlamıştı. Burası, bir çok saff-ı evvel Risale-i Nur talebesinin mezarının bulunduğu bir kabristandır. Kabristandaki Nur talebelerinin mezar taşları, bazı ehl-i hizmet insanlarca yenilenmiş.

Kabristanda medfun zatlardan biri olan Muhacir Hafız Ahmet Karaca; Barla’ya ilk teşrif ettiğinde Üstad’ı misafir etmiştir. Onun, Nur’un ilk medresesi olarak da bilinen mekânı, Üstadın üzerinde zaman zaman evrad ve ezkârını okuduğu ve “Yıldız Sarayı’na değişmem” dediği koca çınar ağacının da karşısında bulunduğu mekândır.

Kabristanda medfun bir diğer zât Sıddık Süleyman Kervancı da, Üstadın Barla’ya gelişinde ona ilk intisap edenlerdendir. Üstad bu muhterem zât için “Sadık bir sıddîkım olan müstakîm Süleyman” diyerek lâhika mektuplarında yer vermiştir.

Yine kabristanda medfun olanlardan biri, Üstadın Risâle-i Nurları telifinde Üstad’a ilk kâtip olma mazhariyetine eren Şamlı Hafız Tevfik Efendi’dir.

Nur’un satır aralarında mektuplarının bulunmasının yanı sıra, Üstad onunla ilgili birçok defa bahiste bulunmuştur.

Barla kabristanında mezarı bulunanlardan bir diğer Nur kahramanı da, “Hacı Bahri” ismiyle Nurlarda adı geçen Bahri Çağlar’dır. Üstad, onun için “Bahri ve evlâtları üç Asa-yı Musa yazdıklarını şimdi haber aldım” diyor. Bahri Çağlar, aynı zamanda Muhacir Hafız Ahmet Karaca’nın damadı olur. Merhum Bayram Yüksel ve Ali Uçar’ın mezarı da Barla kabristanında bulunmaktadır.

Burada bulunan daha birçok Nur talebesinin mezarını ziyaret ederek, ruhlarına fatihalar yollayarak, diğer Nur menzillerini görmek üzere oradan ayrıldık.

Barla da, Barla’yı çepeçevre saran Gelincik dağlarının doğu taraflarına düşen Çam Dağı da, Üstadımıza mekân olmuş mübarek menzillerdendir. Burada, yıllar önce hunharca kesilen, Üstada mekân olmuş koca çam ve katran ağaçlarının hayali insanı hüzünlendirmektedir. Üstad Hazretleri, bu mübarek mekânda Risâle-i Nurlardan pekçok kısım telif etmiştir.

Yine Barla’nın merkezinde bulunan, Üstadın 1950’den sonra Barla’ya geldiğinde kaldığı, marangoz Mustafa Çavuş’a ait, muhteşem görünüşlü evini ziyaret ettik. Ardından Üstad’ın, zaman zaman imamlık yapmış olduğu Muş Mescidi’ni seyrederek fotoğraflarını çektik.

Bir diğer Nur menzili olan, 28. Söz’ün yazıldığı Cennet bahçesini de gezerek, adeta Cennetten rahiyalar soluduk. Onuncu ve Yirmi Birinci Söz’ün telif edildiği mekânları da ziyaret ederek, Nurları ve Üstad’ı doyasıya tahattur ettik.

Barla’da bulunduğumuz günlerde, Üstadımızı ziyaret eden birçok insanla da tanışarak, hatıralarını dinleme imkânı bulduk. Hatıra sahiplerinden biri, Mustafa Çavuş’un oğlu Mehmet Gönenç’ti. Bir diğeri, aslen Barlalı olan Süleyman Koymaz di. Süleyman Koymaz, Üstadı küçük yaşta defalarca görmüş, ziyaret etmiş ve Muş Mescidi’nde arkasında namaz kılmış.

Gece Yeni Asya Sosyal Tesisleri’nde kaldıktan sonra, ertesi günü Sav hatıraları için Barla’dan ayrıldık.

SAV

Sav kasabası, Risâle-i Nurların ilk telif edildiği o zor ve sıkıntılı yıllarda Nurların ziyade intişar ettiği mübarek bir beldedir. O yıllarda, genç yaşlı demeden bütün Savlıların, Nurları elle istinsah ettikleri bilinen bir gerçektir.

Sav’da ilk defa, Onuncu Söz’ün eline geçmesiyle Risale-i Nurlarla tanışan ve Risâlelerin Sav’da yayılmasına sebep olan şahıs, Hafız Hacı Mehmet Avşar efendidir. Barla’ya geldiği ilk yıllarda Üstadı ziyaret ederek, Risâleleri ve Üstadı tanıyan bu bahtiyar zat için, Üstad Hazretleri “Hacı Hafız’a ve köyüne bin barekâllah; bizi fevkalâde mesrur etti” demiştir.

Sav’ı gezerken, önce Hacı Hafız’ın imamlık yaptığı Merkez Dalboyunoğlu Camii’ni gezerek tespitlerimize başladık. Savlı imam Sadık Kıymık Bey bize rehberlik etti. Sadık Kıymık bey, bilgili ve imamlığı ile sevilen, hâlen Hacı Hafız’ın imamlık yaptığı camide görev yapan bir kardeşimiz. Sav’ı ve orada Nurların istinsahına şahitlik eden mekânları çok iyi biliyor. Kendisine teşekkür ediyoruz. Onun rehberliğinde, Hacı Hafız’ın imamlık yaptığı camiin avlusunda bulunan mezarını, ayrıca yine burada medfun eşinin ve Nurları o yıllarda bıkmadan usanmadan yazan diğer Nur talebelerinin mezarlarını da ziyaret ederek, fotoğraflarını çektik.

Sadık bey, bizi önce Hacı Hafız’ın evine götürerek Risâlelerin yazıldığı o evi tanıttıktan sonra, Risâlelerin yazıldığı diğer menzilleri de tek tek gezdirdi. Ayrıca Üstad’ın Sav’a geldiğinde kısa bir süre kaldığı, o yıllarda medrese olarak bilinen, Ahmet Avşar’a ait eve de götürerek gezdirdi. Daha sonra Risâlelerin yazıldığı Ahmet Altuğ, Şükrü Altuğ’un evlerini de göstererek, fotoğraflarını çekmemizi sağladı.

Davraz dağlarına muntazır bir yerde kurulan Sav köyünün yukarı kıvrımlarındaki en küçük mezralarına da gittik. Burada Nurun saff-ı evvel talebelerinden İbrahim Gül, Mustafa Gül ve Marangoz Ahmed Böncü’nün mezarlarını ziyaret ederek ruhlarına fatihalar yolladık. Aslen Savlı olan Mustafa Gül ve Marangoz Ahmed Böncü ile alâkalı Nur’un satır aralarında ifadeler mevcut. Mustafa Gül’ün, Risâle-i Nur’da, Afyon Ağırceza Mahkemesi’ne verdiği müdafaa da yer alır. Orada şunu söyler: “Bediüzzaman’a ve Risâle-i Nur’a bütün ruh u canımla bağlıyım. Risâle-i Nur ve Üstadım için bana verilecek her türlü cezaya razıyım.” (Şuâlar, 495) Ayrıca Marangoz Ahmed için de Üstad, lâhika mektuplarında pekçok senakâr ifadelerde bulunur. Bunlardan biri şöyledir: “Faal, cidden çalışkan, Risâle-i Nur ve medrese-i nuriye talebelerinden marangoz Ahmed.”

Son olarak da, yine aslen Savlı, küçük yaşlarda Risâleleri yazmaya başlayan A. Kadir Zeybek’i ziyaret gittik. Fakat evinde bulamadık. Sadık Beyin beyanına göre, hâlen Risâleleri yazmakla meşguldür. Bu muhterem zatın bir hizmeti de, Üstad ve Sav’la alâkalı küçük çaplı bir broşür yazarak, ziyaretçilere rehberlik etmiş olmasıdır. Bir adedini de bize hediye ettikleri broşürde, Sav ve Nur hizmetleriyle ilgili çok değerli bilgiler mevcut.

MUSTAFA ÖZTÜRKÇÜ

25.06.2009


Dünya bize yâr değil

Her hâlinden belli ki, dünya bize yâr değil. “Bir üzüm tanesi yedirir, on tokat vurur”1 tarzında bir hayat!

Yolu var, yokuşu var; düz gitmeyen yaşamaklar gönle cefâ, ruha bâr.

Tûl-i emel, renkleri, tozpembemsi gösterir. “Daha daha” dedirtir, kanmak bilmez dünyada.

Gerçekçi olalım!

“Süleyman’a kalmayan sana mı kalacak sanki!”

Yel, sel, deprem, savaş; Deli Dana, Kuş Gribi, Kanamalı Kene, derken; grip olmuş domuz çıktı ortaya…

Âdemoğlu yıllardır tiril tiril titriyor; “Ya gelirse?” diyerek.

Devletler teyakkuzda; ilim, bilim ayakta; biyologlar, zoologlar canla başla çalışır. Musibeti yok etmek öyle kolay iş değil.

Hormonların ise haddi yok, hesabı yok ette, sütte, meyvede… Hayvânâta benziyor domates, biber, patlıcan. İnsan eli karışınca “karmaşık hâl” alıyor. Bu da ayrı bir manzara!

Radyasyonun çeşitleri cepte, mutfakta, masada… Uzmanlar “aman!” diyor; kimi uyarıyor, kimi uyutuyor insanı. Teknoloji tepince tepetakla tersine; insan denen nesneye on paralık değer yok. Aman olsun, kese dolsun!

İmtihan içinde imtihan…

Astronomi hesapları işgal eder gündemi, kızıştırır günleri. Yazılı, sözlü, görüntülü medyada tansiyon üst perdede. “Halley” geldi gelecek, aman buradan geçecek. Korku sarar bacayı!

Yine insan tiril tiril, beti benzi sapsarı.

Risâle-i Nur’da: “Böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terk ettiler”2 deniyor.

Demek, dünya, rahat yeri değildir.

Her şeyin, Cenâb-ı Hakk’ın kudret elinde olduğunu düşünen, böyle de itikâd eden insan endişeden âzâde. Hesap kitap, öteye.

Dünyamızın bir yanında açlık, kıtlık, tâun var; bir tarafta zülüm, terör, savaş diz boyu… Gel de rahat et bakalım, edebilmek mümkünse. Söz konusu önce insan, sonra mü’min kardeşin. Kimisinin vatanında “harp” ediliyor; kimisi Risâle-i Nur okuduğu için “darp” ediliyor; dört duvarda mahpuslar; “din”e gelmiş musibet. Düşünmemek, üzülmemek ne mümkün?

Gam kasavet eksik olmaz başlarda. “Oh” diyecek bir yer arar cihanda. Yazda kışı, kışta yazı arar durur yani kendi burada, ruhu cennette olsun ister gönlümüz.

Burası, orası değil; adres yanlış bir defa!

İnsan, akıl alâkadarlığı cihetiyle, bütün kâinata; dolayısıyla kâinatta cereyan eden bütün hâdiselere muhatap. Karaya çıkan kaplumbağanın tasasını çektiği gibi, Afrika’daki aç bîilaç insanların hüznü çöker gönlüne.

Bir tarafta onlarca insanın bir kalemde katledilmesi, bir tarafta binlerce gencin uyuşturucu batağına terk edilmesi… Sokaktaki tinerciden korkup kaçmak çare mi?

Gerçekleri görmek gerek!

Fânî dünya her yönüyle hırpalıyor insanı; yıpratıyor, üzüyor. Hâl böyle olunca: Lâtifeler duygular kalbin arzusuna değil, kabrin arkasına yönelmeli; hakîki saadet ve lezzet diyarı olan kabrin arkası için çalışılmalı, ciddi gayret etmeli. Çünkü:

Bu diyarlar kimselere “dâr” değil.

Anlaşılan, bu memleket durulacak yer değil…

Dipnotlar:

1- Said Nursî, Şualar,413.

2- Said Nursî, Sözler,25.

ALİ RIZA AYDIN

25.06.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.