"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hayatı okuma diploması (3)

Ali HAKKOYMAZ
09 Ağustos 2019, Cuma
Onu tanımakla kendimi tanıdığım adam; bir isme, bir resme, bir kimliğe, bir kereye, bir kareye sığacaklardan değil...

Değil; hiç değil... 

[Siz benim bunları böyle anlattığıma, belki de kelimelerimi tutamayıp çizgiyi taşıyor olabileceğime bakmayın. Bunlar iltifatsa eğer, o; iltifattan da hoşlanmayan biri... 

Böyle durumlar için de demiş ki: “Ben kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum.” Şimdi siz de ben de rahatladık gibi... Kendini çok çok beğenen çağda; bunlar kolay bir dünya görüşü, hemen anlaşılır bir edebiyat, kolay çözülür bir bilmece, bildiğimiz bir felsefe, hemen tercüme edilir dillerden olmadığı aşikâr...]

Sonraları hem kendisi (kendisine) yeni isimler ilâve edecekti hem başkaları... 

Meselâ “Ebu Lâ Şey” diye de imza atacaktı. 

Niye Ebu Lâ Şey?

Hiçbi’ şeyin babası da ondan...

Onun bu ismini, lâkabını, sıfatını, kendisini (aynada) seyredişini görünce çok tuhaf olmuş, şaşırmış, beğenmiş, özenmiştim: “Ebu Lâşey...”

Şey... çoğulu eşya... Eşya... şeyler, yükler, ağırlıklar... Ebu Lâşey... yükü omzuna almayan... Yüksüzlüğün yükünü yüklenmiş bir garip yani ayrı bir yerde duran... 

Tanpınar’ın: “Ne içindeyim zamanın... /Ne de büsbütün dışında...” dediği gibi o da ne hayatın içinde ne de dışında... Hem içinde hem dışında...

Bu yerde misafirsiniz... Etraf öyle dekorlu, albenili... ve siz içten, derinden, tebessümden seyir halindesiniz. 

Biz yine işe onun meşhur ve bir o kadar da “meçhul” isminden yola çıkalım: Said Nursî.

Niye isminden başladık? Kocaman kocaman adamlar, okumuş yazmışlar, ekranlar, mikrofonlar “Said-i Nursî” demiyor mu! Bir tuhaf oluyor, şaşırıyor, bir mânâ veremiyorum! Evet, doğduğu yere atfen “Nurslu Said” anlamında “Said-i Nursî” doğrudur. Ancak o imzasını “Said Nursî” olarak yazıyorsa; biz de öyle bilelim. Özel isim bu; değiştirilmez ki... Cehalet mi, kasıt mı! “Bakın, bakın; ismi bile bir tuhaf yazılıyor!”a getirmek mi! Ciddiyetsizlik mi, unutkanlık mı, görmemek mi, şu mu, bu mu... ne bileyim! Said Nursî neden hep sırlı bir isim? Gayesi neydi bu dur durak bilmeyen hayatının? Çiçeklere, o çini mavisi gözlerini dikerek; nasıl da “tefekkürü keyiflendiriyordu!” “Yıldızların şirin hutbesi”yle kendisinden geçiyordu. 

“Dinle de yıldızların şu hutbe-i şirinine,

Name-i nurunu hikmet, bak ne takrir eylemiş!” diyerek gözümüzü yıldızlara çevirtecek ve canlı cansız her şeyin konuştuğunu duymamızı isteyecekti. Düşünsenize yıldızlar hitabet makamında... Dersini al işte, karanlığa gülümsettirilen bu gece seyyahlarından. Aya, yıldızlara el sallamadan geçirilen koca ömürleri de düşünsene bi’! Düşünsene; düşünmeden geçirilen koca koca ömürlerin az olmadığını... Bu âlemin her tür bir şiir, kaç ne kadar bir beste olduğunu bilenlere selâm olsun. 

Selâm olsun gözünü, gönlünü hikmeti, hakikati görmek, göstermek için açanlara, kulağını kuşların neşesine dayayanlara... Selâm olsun varlığın selâmını duyup da tahiyyâta oturanlara...

Yıldızlara göz kırpmak.../Cırcır böcekleriyle uyanan gece.../Bir ay doğuyor dağların ardından./şu horozun ötüşüne baksana;/Sabahı aydınlatıyor./Anlatamam ki içimdeki kıpırtıyı./Telâşelere çağırıp durmayın beni./Hayatı dinlemek istiyorum.

Okunma Sayısı: 831
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı