"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hayatı okuma diploması (8)

Ali HAKKOYMAZ
13 Eylül 2019, Cuma
İlk insandan bu yana en dikkat çeken birkaç isimden biridir Said Nursî. Ne kadar “gizlenmek” istediyse olmadı.

Lemaat’ında öyle diyor: “Meziyetin varsa hafa turabında kalsın ki ta neşv ü nema bulasın.”dı. Kader onu vitrine çıkardı. Gizlendikçe sırları faş oluyordu. O sadece kendisini keşfetme yolundaydı; başkalarının da merakı kendisiydi.

Ne güzel bak; savaş bitmiş o da Van’da mağarasına çekilmişti. Talebelerinin çoğu cephede kalmıştı. Bağrı yanık, gözü yaşlıydı. 

Ne yapmaya çalışıyordu Said Nursî?

İlk işi, bütün işi, işi gücü okumak, okumak, okumaktı. Said Nursî “Oku Mağarası”ndan başladı işe. “Oku Mağarası” ilkokuldu. O da ilk oraya kaydoldu. Okumaya başladı. Birinci Söz’den başlayan bir okuma bu. O’nun adının olmadığı bir yerin olmadığını işte burada görür ve gösterir: 

“Bismillah her hayrın başıdır.” İsmiyle bakmalıyız, başlamalıyız, boşlamalıyız. Sana, bana şefkat, merhamet eden birisinden bir ân uzakta olabilir miyiz! Yok ki o uzaklık ânı. O üzüm salkımının eline değinceye kadarki safhalarını düşünmüş müydün? Dur; zaten bildiğimiz şeyler, diye geçeceksen; git, gidebildiğin kadar. Yalnız, giderken adımlarını ezbere atma. Hangi sonsuz yardımın seni ayakta tuttuğunu aklında tut bi’. Bunları aklında nasıl tuttuğunu da tut. Daha neleri tut, tut, tut! 

Baksana yemyeşil ağaçların Temmuz keyfine! Dün biz bir çınarın gölgesine oturmuştuk. Üstünde güneş; altında çınar yaprakları... Kurumuyor ha! Yerden de su çekiyor boyuna o incecik damardan borularıyla. Bunu okumak zor mu! Niye ilk “oku” dendi? Oku’makla başlar her şey; okumayı bırakınca her şey rayından, yolundan çıkar işte! Bu kesinkes böyle; çünkü böyle... 

Bir kapı, pencere aralığı ile geçeceğiz buralardan.        

Şeyh Galip: 

“Çok uzun söylemek gerekti;

Ve biz ima ile geçtik.” deyip geçerken; uzununu sen kendin (kendine) oku der. 

Sonra?

Yaz[dır]mak... Düşünmek... Ümit vermek... Siyasetten, dünyadan, paradan puldan uzak mı uzak durmak... Ve, yani, her şartta -kurşuna dizilmek pahasına da olsa- hakikatten taviz vermemek... O’ndan başkasının önünde eğilmemek...

Yalana tenezzül etmemek... Riyadan, kibirden, maldan mülkten, makamdan mevkiden, makam mevki sahiplerinden uzak mı uzak durmak... İhsan-ı şahaneyi/padişahın hediyesini bile almamak... (Bu yüklü hediyeyi almayan delikanlıyı doktor kontrolüne gönderiyorlar; kayıtlara onun bir kimliği daha düşüyordu: “Bu adam deli ise; dünyada akıllı insan kalmamıştır!”) 

Yalısını teklif eden son Sadrazam Said Halim Paşa’ya: “Beni dünyaya çağırma!” deyip allı pullu, anlı şanlı hayatlardan kaçmak... Para pul için çarpışmadığını da söylemek sonraki yıllarda gücü elinde tutanlara.

Onun şu paraya pula, şöhrete uzaklığına bayılıyorum. Kimseden beş kuruş istemeyişine bayılıyorum. 

Bir ufak ağrısı ile doktoru bir bulanlara bedel; doktordan uzak kalışına bayılıyorum. Onca hastalığına aldırmayan birisinin “Optalidon” gibi bir iki ilâç dışında doktor doktor gezmeyişine bayılıyorum.

Haa... unutmadan -önemine atfen- o mahlasına bir daha dönelim: Ebu Lâşey... Şeysizliğin babası... Şeylerin peşinde ömrümüzü heder ederken; ondaki böyle bir apolet işte! Bunu biraz anlayalım ne olur! Kendimiz için... Hayal kırıklıklarımızın şiddetini düşürmek için bize çok lâzım bir “şey” bu... Kendisine verdiği kimlik bu... Baksak bu “şeysizlikte” kendimizi göreceğiz. Yazarlar, şairler kendilerini yazarken bizi yazarlar. 

Ve sen binlerce sayfa kitap yaz sonra kırk yıllık tahsilinden sende dört şey kaldığını söyle: Acz, fakr, şefkat, tefekkür. Bu onun her şeye bakışının her şeyi... Bu dört kelime bütün dertlerimizi savuran bir fırtına... Aynamız... Adımız, soyadımız... Okuduklarından bize bir kolaylık buketi... Yüzlerce yılın bir sandukçada hediye edilişi... Bu hem insanın tarifi hem bütün bir mektep, medrese, tekke, zâviye, tarikat ne varsa hepsinin verdiklerinin hülâsası... Zenginlik, güç, öfke, inat gösterisi yapılan bir zamanda Ebu Lâşey gibi imzayı işte bu dört kelimeye müsteniden atıyordu.

Garip değil mi! Bir diğer adı/imzası da Garibüzzaman. Zamanın garibi, teki, ötekine ben-ze-me-ye-ni... Bu enaniyet, ego, gurur, ben ben, tekebbür/kibir çağında, Ebu Lâşey gibi Garibüzzaman gibi imzalar onun üstüne yapışık elbisesi...

Ufacık sepetiyle gezen -gezdirilen yani hapislere, sürgünlere gönderilen- bir adama bir de devlet mi kuracaksın yollu dâvâlar açmak; dâvâsızların dâvâsını ve deva bulmazlığını ortaya koyuyordu. 

Pes yani! Dünyayı sepetine sığdıran bu adam; devlet kuracak, ha! Devlet nasıl kurulur, bilmeyenlerin; ve dahi devlet olamamışların suçlamasından başka neydi ki bu!

O kendisi bir “devletti.” 

Devlet; dersaadet/saadet demekti. Dertlere çözüm bulmaktı. Geleni boş göndermemekti. 

Yoksa yazar mıydı kapısına: “Her suale cevap verilir; kimseye sual sorulmaz!” diye! Devletlü olmak kolay mıydı!... Ve samimiyetle/samimî niyetle yanına gelen huzurlanır, nurlanır giderdi. Ona boş gelen dolu giderdi. Yoksa ne işi vardı koca koca âlimlerin, yazarların, şairlerin, gazetecilerin, isim ve kılık değiştirenlerin Said Nursî’nin yanında! Bu hiçbir makamı olmayan birine nice makam sahiplerinin bağlılıktan, meraktan, iyi niyetten, kötü niyetten yanına gelmek isteyişlerinde sırların sırrı var işte!

Okunma Sayısı: 764
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Oğuz Yiğiter

    13.9.2019 07:52:39

    Dualar, dualar, dualar...

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı