"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bediüzzaman adalet-i mahzaya dikkat çekmiştir

19 Mayıs 2019, Pazar 00:35
Bediüzzaman Hazretleri özellikle siyasîleri tam adaleti uygulamaları noktasında irşad için “Kur’Ân’ın başat anayasal ilkesi” olan bu Âyetleri siyasilere tebliğ etmiştir. Zira adalet daha çok yukarıdan aşağıya ve yönetimden halka doğru bir uygulama şeklinde kendini gösterdiği için öncelikle siyasÎlerin bu konuya dikkatini çekmiştir.

Adalet ve Liyakat Semineri - 2 - Konuşan: Av. Erdoğan Çelebi

***

MENFÎ VE MÜSBET ADALET

Belki eskiden sırf ilâ-yı Kelimetullah, Allah’ın ismini duyurmak ve tanıtmak için yapılan fetihler bunun istisnası olabilirdi. Ancak ahirzamanda böyle bir anlayışla fetihler yapılması imkânı ortadan kalkmıştır. 

Zira eskiden fethedilen yerin halklarının adaletle buluşturulması, onların zulümden kurtarılması, insanlık onuruna yaraşır yaşama kalitelerinin yükseltilmesi söz konusu idi. Ancak zamanımızda hem vicdan hürriyetinin yaygınlaşması ve hem de demokrasi getirme vaadi ile İslâm topraklarını işgal eden emperyalist anlayışların suistimalleri ve zulümleri, maddî cihad yoluyla fetih anlayışının artık mümkün olmadığını, faydadan ziyade zulme yol açtığını göstermektedir. 

Nitekim, ahirzamanın tecdit vazifelisi Bediüzzaman Hazretleri bu zamanda insanların medenileştiğini, ilmin revaçta olduğunu, bu sebeple de kılıçların kınına girdiğini, maddî savaşların ortadan kalktığını, manevî cihadın işlerlik kazandığını, manevî cihadın ise ilimle, muhabbetle ve ikna ile olması gerektiğini, maddî cihadın ise ancak haksız bir işgale karşı zorunlu savunma söz konusu olursa uygulama alanı bulacağını içtihad etmiştir.

Bediüzzaman’ın adalet görüşleri Asr-ı Saadet, Âl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet anlayışıyla uyumludur. Bediüzzaman Hazretleri’ne göre Allah’ın kâinatta cari adaleti iki şıktır. Biri müsbet diğeri menfidir. Haklıya hak ettiği oranda hakkının verilmesi müsbet adalet iken haksıza müstahak olduğu nisbette cezasının verilmesi ise menfi adaletidir.

Müsbet adalet uygulaması Allah’ın hak sahibine hakkını vermesidir. Müsbet adaletin, bu dünyada bedahet derecesinde ihatası ve uygulaması vardır. Adaletin bu kısmı vücut ve hayat derecesinde kat’idir. Yani, Allah’ın mahlûkatı yokluktan vücut âlemine çıkarması ve onları hayatını devam ettirecek istidat ve kabiliyetle donatması ve rızıklandırması ile söz konusu müsbet adalet tahakkuk etmiş bulunmaktadır.

Menfi adalet ise, haksızları terbiye etmektir. Yani haksızların hakkını azab ve cezalandırma ile vermektir. Bu kısım adalet bu dünyada tamamıyla tezahür etmiyor. Ancak Ad ve Semud kavimlerini helâk etmesi örneğinde olduğu gibi Allah bu dünyada menfi adaleti kısmen göstermiştir. Yine de bir çok zulüm ve cinayetler gizli kalmakta, sayısız faili meçhuller ortaya çıkarılamamaktadır.

GERÇEK ZALİMLER

Gerçekten çok zalimler zulmüyle ve çok mazlûmlar da zararıyla ve mağduriyetleriyle ahirete intikal etmektedir.

Benim buradan anladığım, ceza dışı hukuk mahkemelerinde ve ticarî, idarî yargılamalarda ya da günlük alış verişten kaynaklanan haklar bakımından adaletin çoğunlukla tecelli ettiği, ama daha çok kamu ve ceza hukuku bakımından ise bu dünyada adaletin tam gerçekleşmediği yönündedir. Zira zamanımızda ceza hukukunda “suçun şahsiliği ilkesi, şüpheden sanık yararlanır ilkesi ve masumiyet karinesi” gibi ceza hukukunun evrensel prensiplerinin ceza mahkemelerinde yeterince işlerlik kazanmadığı ve kararlarda bu ilkelerin gözetilmediği bilinmektedir. Ayrıca, bir de “beşer zulmeder, kader adalet eder” anlayışı söz konusudur. Meselâ, hâkim bir  kimseye işlemediği bir suçtan ceza verir ve o şahsa zulmetmiş olur, ancak kader cihetiyle de o sanığın gizli kalan başka bir suçu bulunmakta olduğundan kader adil olarak hükmünü icra eder ve o şahsın haklı olarak cezalandırılmasına müsaade eder. 

Bediüzzaman’ın diğer bir adalet tasnifi ise adalet-i mahza ve adalet-i izafiye yani tam adalet ve nispi adalet ayrımıdır. 

ADALET-İ MAHZA

Adaletten kasıt aslında adalet-i mahzadır. Kur’ân’ın adalet-i mahza anlayışında Maide Sûresi’nin “Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse bütün insanları öldürmüş gibidir” mealindeki 32. âyetinin de işaretiyle, bir masumun hakkına bütün halk için dahi olsa son verilemez. Bir ferd umumun selâmeti (kurtuluşu) için dahi feda edilemez. Cenab-ı Hakk’ın nazarında hak haktır. Hakkın büyüğüne küçüğüne bakılmaz. Küçük büyük için iptal edilmez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin, rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilemez. O şahıs hamiyet namına öz rızası ile kendini ya da hakkını feda etse o başkadır.

Adalet-i izafiye anlayışında ise; ehven-i şer düşüncesi ile nisbi adalet uygulaması hâkimdir. Yani, “küllün selâmeti, kurtuluşu ya da faydası için cüz feda edilir, cemaatin kurtuluşu söz konusu ise, ferdin canına, hukukuna son verilebilir” denilir. Oysa herhangi bir somut olayda adalet-i mahzanın uygulanması mümkün ise adaleti izafiye uygulanamaz. Eğer buna rağmen izafi adaletin uygulanmasına müsaade edilirse zulüm işlenmiş olur.

Ancak Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadelerinden adalet-i mahzanın her zaman ve dönemde uygulama imkânı bulabileceğini ve uygulamasının öncelikle gözetilmesi gerektiğini anlıyoruz. Zira tam adaletin en önemli ilkesi suçun şahsiliği ilkesi olduğuna göre ve bu ilkenin de halen ceza hukukunun evrensel bir prensibi olduğu düşünüldüğünde, adalet-i mahza anlayışı son derece hukuksal, vicdanî ve evrensel bir adil yargılama ilkesi olarak halen yürürlüktedir. 

ADALET-İ MAHZADAN İLK SAPMA

Asr-ı Saadette ve Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (radıyallahu anhüm) zamanlarında katıksız uygulanan adalet-i mahza ilkesinden ilk sapma Hz. Osman’ın şehit edilmesiyle birlikte başlamıştır.

Hz. Ali (ra), Hz. Osman’ın evinin etrafında isyancıların bulunduğunu, muhtemelen katilin de bunların içinde olabileceğini, ancak şu an için katilin şahsen tesbit ve teşhis edilemediğini belirterek cezalandırma konusunda acele edilmemesi gerektiğini, acele edilirse adalete değil zulme yol açılacağını, ancak gerçek suçlunun tesbit edilmesinden sonra doğru kişinin cezalandırılmasının tam adalet olacağı görüşünü hem kutsî kaynağa hem de şeyheyn (Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer r.anhüm) uygulamalarına dayanarak savunmuştur. 

Hz. Aişe ve diğer bazı sahabe ise, önemli olanın asayişin sağlanması olduğunu, halkın teskin edilmesi için de acil karar vermek gerektiğini iddia etmiştir. 

Bu sebeple de Hz. Osman’ın katillerinin arasında bulunduğu grubun da toptan cezalandırılması gerektiğini zira her nasılsa esas katillerin de bunların arasında olduğunu, Müslümanların nüfusunun her geçen gün aşırı artması, ama kalitenin de zayıflaması dolayısıyla önceki iki halife döneminde geçerli olan mutlak adalet ilkesinin uygulanmasının artık mümkün olmadığını, nisbî adaletin zarurî çözüm olduğunu iddia etmiştir. Maalesef o dönemden itibaren de adalet-i mahza neredeyse rafa kaldırılmış, nisbî adalet anlayışı özellikte siyasette genel bir uygulama alanı bulmuştur.

EMEVİ SALTANATI

Bediüzzaman adalet-i izafiyenin bir ehvenüşşer prensibi olarak ancak adalet-i mahzanın uygulanmasının mümkün olmadığı durumunda uygulanabileceğini, aksi takdirde zulüm işlenmiş olacağını kesin olarak ifade etmektedir. Yani adaleti mahza kural; adaleti izafiyet ise istisna olarak uygulanmalıdır. Oysa Emevi saltanatından sonra uygulama bunun tam aksi yönde gelişmiştir.

Adalet-i mahzayı emreden ve günümüzde suçun şahsîliği ilkesinin karşılığı olan “ve lâ teziru vaziratün vizra uhra” yani “birisinin cinayeti ile başkası mesul olmaz” kuralı Kur’ân’ın amir hükmü olup Kur’ân’da beş yerde geçmektedir. 

Bu âyetler; İsra Sûresi’nin 15. âyeti, En’am Sûresi’nin 164. âyeti, Zümer Sûresi’nin 7. âyeti, Fatır Sûresi’nin 18. âyeti ve Necm Sûresi’nin 38. âyetidir. Yalnız bu Necm Sûresi’nde başta “velâ” yerine “ellâ teziru vaziratun vizra uhra” olarak geçmektedir. “Ella” kesinlik ifade etmektedir.

Bediüzzaman Hazretleri de özellikle siyasileri tam adaleti uygulamaları noktasında irşad için “Kur’ân’ın başat anayasal ilkesi” olan bu âyetleri siyasîlere tebliğ etmiştir. Zira adalet daha çok yukarıdan aşağıya ve yönetimden halka doğru bir uygulama şeklinde kendini gösterdiği için öncelikle siyasilerin bu konuya dikkatini çekmiştir. 

Ayrıca geçmişte faşizm ve komünizm gibi istilâ edici, insanlara zulmedici ve diğer halklara yaşama hakkı tanımayan otoriter ve zalim sistemler tarafından çok zulümler işlenmiş ve bu cinayetlerin dünyevî yasalarla cezalandırılması hiç mümkün olmamıştır.

Bu konuda diğer bir âyet ise Maide Sûresi’nin sekizinci âyetidir: 

“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

Bu âyetten de cezalandırmada duygulara kapılmamak yanında toptancı anlayıştan uzak durulması gerektiğini ve suçun şahsîliği ilkesinin gözetilmesinin Kur’ân’ın amir bir hükmü olduğunu anlıyoruz.

Devam Edecek

Okunma Sayısı: 1922
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Ali R. Yardimoglu

    19.5.2019 12:25:47

    ..ne ince ve hassas Ilm-i Fiqh, ne ince ve itinali analiz, hem Ustad Bz.' nin dahiane etudleri ve hem de bu mudhis makale......barekAllah, mashaAllah..

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı