"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Çocuklar, ekran bağımlısı anne-babaları görerek büyüyorlar!

22 Mart 2019, Cuma 00:49
Yaptığı çalışmalarla dikkat çekici konulara değinen psikolog Serap Duygulu ile ‘Dizi ve reklâmların verdiği menfi mesajlar ve etkileri’ üzerine bir sohbet gerçekleştirdik...

* Toplumumuz üzerindeki etkilerini düşündüğümüzde, günümüz dizilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Geçmiş yıllara baktığımızda daha çok aile birliği, ülkemize özgü birtakım kültürel, geleneksel ve toplumsal değerleri taşıyan diziler olduğunu görüyoruz. Bunlar hakikaten aile birliği açısından da önemliydi. Bu diziler, özellikle yetiştirdiğimiz gençlere ve çocuklara yönelik, bütün bir ailenin birlikte izleyebileceği, örnek olması açısından güzel bir çizgisi olan yapımlardı. Diziler artık ticarî bir sektör biliyorsunuz ki. Ne yapımcılarını, ne de bu alanda yer alan bireyleri kınayamayız elbette. Ticarî bir faaliyet olduğu için elbette ki kâr amacı güdecekler, bunda problem yok. Ancak burada dizilerin işlevini tartışmak gerekir. Oyuncular, kurumlar, kanallar ya da yapımcılar, yaptıkları işin topluma nasıl yansıdığını da göz önünde bulundurmak zorundalar. Çünkü aynı toplum içinde yaşıyoruz. Toplumsal olarak yaşanan bir yozlaşma, hem birey olarak, hem de bu toplumu oluşturan kurumlar olarak, hepimizi çok etkiliyor. Son yıllarda dizilerin menfi etkileri üzerinde odaklanmış durumdayız. Güzel çalışmalar yok mu? Elbette ki var. Ancak psikolojik bir faktör var bunu göz önünde bulundurmak lâzım. Özellikle sosyal paylaşım platformlarında yapılan araştırmalar gösteriyor ki, negatif yani menfi bir bilginin, yalan da olsa, pozitif yani olumlu bir bilgiden, altı kat daha fazla hızla yayılıyor ve kalıcı oluyor. Dolayısıyla bizim müsbet olaylara odaklanmamız ve bunları ön plâna çıkarmamız gerekiyor. İnsan yapısına baktığımızda da, doğuştan birtakım özelliklerle geliyoruz. Refleksif dediğimiz yani dürtüsel ve tamamen hayatta kalmaya odaklı, bireyin zaten doğuştan getirdiği ve hayata tutunmasını sağlayan özellikler var. Ama toplumsal özellikleri, ismi üstünde, toplum içinde yaşayarak, sosyal bir varlık olarak, hayatta yer edinerek kazanıyoruz. İşte bu toplumsallaşma sürecinde, birey toplumdan ne tür bilgiler alıyorsa onu yansıtıyor. 

* Dizilerde doğrudan aile kavramını hedef alan menfi görüntüler var!

Bunu dizilere bağladığımızda ise, dizilerde bizim ahlâkî değerlerimize ters düşen mesajlar verildiğini görüyoruz. Bir başka ülke için tabiî, normal karşılanan bir olayın, bizim ülkemizde tabiî karşılanmamasını göz önünde bulundurmamız lâzım. Biz birbirine bağlı hatta bağımlı bir toplumuz. Bugün 20 yaşına, 30 yaşına gelmiş çocuklarımızı, tek başlarına bırakmayıp, aynı aile içerisinde kalmalarını sağlıyoruz. Her durumda onlarla sırt sırta veriyoruz. Şimdi böyle bir toplum yapısı içerisinde ortaya çıkan dizilerde doğrudan aile kavramını hedef alan son derece menfi görüntüler var. Bizde aile, akrabalık hatta mahalle, komşuluk ilişkileri önemlidir. Ne mutlu ki Anadolu’da hâlâ bu değerlerin devam ettiğini görüyoruz. Ama büyük şehirlerde elbette ki hayata tutunmak, kendini var edebilmek adına, çok zorlu şartlarla mücadele edebiliyor fertler. Bunu da biliyoruz. Ancak ailece bir arada olduğumuz, ekrana kilitlendiği o zamana göre hazırlanmış bu yapımlarda, ne yazık ki, doğrudan aile ilişkilerini dinamitleyen, son derece menfi, hem fizikî, hem psikolojik, hem de cinsel şiddet ihtiva eden birtakım diziler görüyoruz. Bu dizilerin tehlikeli tarafı şu; biz yetişkinler olarak bunun doğrusunu yanlışını biliriz elbette ama, çocuklar doğuştan getirilmiş bir özellikle bunu algılamadığı için, demin söylediğim gibi, bunu toplumdan öğreneceği için, gördüğü görüntüler ve şahit olduğu olaylar -psikolojide -maruz bırakılma etkisi- dediğimiz olay dolayısıyla bir süre sonra tabiî karşılanıyor. Çocuk gördüğü görüntüyü, sanki bütün toplumun değeriymiş gibi algılıyor ve orada birbirini öldüren, saldıran ya da birbirine, aile değerlerinin dışında, farklı bir gözle bakan insanları gördüğünde, tabiî karşılamaya başlıyor. Bizim de korktuğumuz şey budur. Normal olmaması gereken bir şey eğer normal karşılanmaya başlıyorsa, ne yazık ki bunu konuşarak anlatamayız çocuklara. Çünkü özellikle bilişsel süreçler dediğimiz 13-15 yaşa kadar çocukların algısına, bunlar yerleştiğinde, bir süre sonra bunu değiştirmek, neredeyse imkânsız hale geliyor. O sebeple hem her dizi, hem film, hem de yayınlanan reklâmlar için olması gereken şey, mutlaka bir uzman görüşü alınarak hazırlanması gerektiğidir. Ben çok arzu ederim ki sizin vesilenizle sesimiz ilgili yerlere ulaşsın ve bu tarz diziler hazırlanırken özellikle çocuklarımızı ve gençlerimizi menfi yönde etkileyen hangi faktörler var ve bunlar nasıl yok edilebiliri konuşup ona göre hazırlayalım. 

Menfi görüntülere hazırlıksız yakalanıyoruz! 

Her şeyi göz önünde bulundurup, kontrol etmek, sanki sansürcü bir yaklaşım olarak görülebilir. Ama eğer bahsettiğimiz, bizim kültürel ve ahlâkî değerlerimizse burada çok dikkatli olmak zorundayız. Şöyle bir savunma var; ‘kumandası elinizde, istemediğinizi kapatabilirsiniz.’ Tamam, çok doğru. Ama ben açtığım herhangi bir kanalda, günün hiç olmadık bir zamanında, sabahın onunda diyelim, çocuğumla kahvaltımı yapıyorum. Akşam yayınlanacak, benim izlemeyi tercih etmeyeceğim bir dizinin, en kanlı, en şiddet ihtiva eden reklâmları birden karşıma çıkıyor, izlemek zorunda kalıyorum. Yanımda çocuğum varken buna o kadar hazırlıksız yakalanıyorum ki. Böyle bir hakkı var mı insanların? Dolayısıyla bizim öncelikle buna tepki göstermemiz lâzım. Ben eğer seçiyor ve izliyorsam tamam. Bu bir yetişkin olarak benim seçimimdir. Ama hiç böyle bir seçimim yokken, bu görüntülere maruz kalıyorsam, bir süre sonra duyarsızlaşmaya başlıyorum. İşte tehlikeli kısım bu. Bu bilgiler, o uyaranlar gelmeye devam ettikçe, tabiî olarak insan beyni buna tepki vermemeye başlıyor. Çünkü başka türlü savunamazsınız kendinizi. 

Bu konuda kimlere iş düşüyor?

Birtakım sivil platformlar harekete geçip, birleşip ses çıkarmaya çalışıyorlar. Fakat bunda da olması gereken, devlet kurumlarının bu işin içine girmesi ve desteklemesi. Belirli yasa koyucu kurumlar ya da yetkililer var. Ellerinden geleni yapıyorlar. Onların da her şeyden haberdar olmaları elbette ki mümkün değil. Ancak topyekûn sivil ve resmî kurumlar, biz vatandaşlar ve uzmanlar olarak bir platformda olmak zorundayız. Ama şimdi, tıpkı sizin gibi, bununla ilgili yayınlar yapılması lâzım. Bu konu üzerinde farkındalığın arttırılması ve de insanların ‘biz bunu, izlemek istemiyoruz’ şeklinde tepki koyması lâzım. Artık sosyal medya vasıtasıyla her yerden, herkese sesimizi duyurmak mümkün. Bir sivil güç oluşturuyorsunuz, ilgili yerler bundan haberdar olduğunda, bununla ilgili yaptırımlara geçiyorlar. Şimdi özellikle Twitter gibi mecralarda birçok kişiye ulaşabiliyorsunuz. Sesiniz devletin ilgili, yetkili kurumlarına, bakanlara, devlet yetkililerine kadar gidiyor. Dolayısıyla kimsenin, ‘birileri bizim adımıza bir şeyler yapsın’ deme hakkı yok. Bireysel olarak sesimizi, bir anne olarak, bir kadın olarak, bir ağabey, bir kardeş olarak duyurmalıyız. Kendimizi ve yetiştirdiğimiz çocukları koruma refleksimizi, her ortamda sağlamak zorundayız. Ben özellikle sosyal medyada bunu duyurmaya çalışıyorum. Benim gibi pek çok uzman arkadaşım da bunu yapmaya çalışıyor. Ama ne güzel ki, sizin gibi yayın yapan, birtakım yayın kuruluşları da, bu işe el attığında, güzel bir enerji oluşturup, sesimizi daha gür, daha büyük ve güçlü yerlere ulaştırmamız mümkün olacaktır. Umuyorum ki, bu adımlar bu suya atılan taş gibi dalga dalga yayılsın. Ve artık bu istemediğimiz, olmaması gereken görüntülere daha fazla maruz kalmayalım.

Medya okuryazarlığı

Medya okuryazarlığı doğru ve sağlıklı bilgiye ulaşabilmektir. Bizim sıkıntımız bilgiye ulaşmak değil, bilgiyi süzerek ve doğru olanı alabilmek, anlayabilmek. Maalesef artık çocuğun bile elinde, mobil cihazlar var. Biz istediğimiz kadar televizyondan uzak tutalım, 24 saat burada aktifler. Her an, her dakika, hem dünyada, hem Türkiye’de olan gelişmeleri görebiliyorlar. ‘Yeni Nesil Ebeveynlik ve Helikopter Aileler- K Kuşağı ve Tekno-Dijital Kuşak’ adlı son kitabımda, 1995 ve sonrasında doğan fertler K Kuşağı adı altında anılıyor. Yeni bir kuşak tanımlaması var. Bu K Kuşağı karamsar bir kuşak ve karamsar olmalarının sebebi de, ellerindeki mobil cihazlar sayesinde, batan göçmen teknesinden sahile vuran çocuk cesetlerini, Ortadoğu’daki savaş ortamını, ülkelerin birbirine ne kadar şiddetle saldırdığını, küresel göç, küresel ısınma, iklim değişikli vb. görebilmeleri. Bundan dolayı ciddî kaygı yaşıyorlar ve çok mutsuzlar. Yine dikkat ediyorsanız özellikle gençler ve çocuklarda intihar inanılmaz arttı. Bu bir günün sonucunda olmadı elbette. Uzunca bir sürecin neticesi. 

Reklâm muhtevalarının değişmesinin sonucu olarak, çocuklar üzerinden yaşanan, ciddî, duygusal travmalar var. Psikolojik travmalar dediğimiz bu travmalar sonucunda bugün, çocuklar, gelecekleri ile ilgili, ciddî kaygı yaşıyorlar ve umutlu değiller. Dolayısıyla bizim tekrar, bağlarımızı, geleneksel değerlerimizi, paylaşmanın, birbirimizin farklılıklarına değil benzerliklerine odaklanmamızın ne kadar önemli olduğunu hatırlatacak dizilere ihtiyacımız var. Geçmişte yapmıştık, yine yapabiliriz. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın aslında bu işi ciddî bir şekilde takip etmesi gerekiyor. Bu bir çağrıdır diyebiliriz. Umarım medya üstlendiği ya da yapmak zorunda olduğu bu bilinçli hareketi bir an önce hayata geçirecek adımlar atarlar. Çünkü hepimizin içinde yaşadığımız toplumu daha iyiye götürme gibi bir sorumluluğumuz var. 

* Çocuklar, ekran bağımlısı anne-babaları görerek büyüyorlar!

Bir çocuk, ailesinin bilgisi dışında, bir oyuna, diziye, filme kendini kaptırıyorsa, yaşadığı derin boşlukları doldurma ihtiyacı hissediyor demektir. Önce hepimiz bu boşlukların sebep olduğunu, nereden kaynaklandığını ve bir arada nasıl doldurabileceğimizi düşünmemiz lâzım. Çünkü en başta biz yetişkinler sorumluyuz. Hepimiz önce ekran bağımlısıyız ve çocuklar ekran bağımlısı anne babaları görerek büyüyorlar. “Aman yanımda otursun, sesi çıkmasın, yemeğini yesin, beni huzursuz etmesin, yeter ki sussun” diye, küçücük çocukların ellerine cep telefonlarını verip, yanımıza oturtmayı marifet sayıyoruz. Anne, babalık sorumluluktur ve bu sorumluluğun gereği de çocukla 7/24, ihtiyaç duyduğu her zaman ilgilenmek zorundayız. Mesele sadece doğurmak fizikî ihtiyaçlarını karşılamak değil. Daha ziyade psikolojik ihtiyaçlarını karşılamak ve çocuğun zaman zaman yanlış yollara sapmadan, hangi duygusal boşluklarını yaşadığının bilincinde olmaktır. Dolayısıyla önce kendimizi yetiştirmek zorundayız. Bu da yasaklayarak, çocuğa ceza vererek, kızarak olmaz. Aksine yasakladığımız her şey cazip hale gelir. Çocuklarla iletişim içinde olarak, onlara anlatarak, bilgi vererek ve örnek olarak yapılır. Biz örnek bir anne-baba mıyız? diye önce anne-babaların kendine bunu sorması gerekir.

(Konuşan: Sedanur Coşkun, Bizim Aile Dergisi, Şubat 2019)

Okunma Sayısı: 1191
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı