"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Âli bir hayat

İrfan Süleymanoğlu
07 Nisan 2019, Pazar 00:36
Bediüzzaman “âlî - yüce” bir hayat yaşamıştır. “Ulvî – yüce, yüksek” bir dâvânın yılmaz savunuculuğunu hayatının ana zembereği olarak belirlemiştir.

Kur’ân aşkıyla yücelmiş “harika” bir hayat… Hayatının gayesi olan Risale-i Nur’un te’lifi zaten başlı başına bir harika değil mi? Muhataplarının da hayatı ve ruh âlemi Risale-i Nur’la başkalaşmakta, bambaşka, yani “harika” olmaktadır.

Bediüzzaman’ın gayesini ve dâvâsını ulvî yapan; insanların imanının kurtulması karşılığında kendisinin Cehenneme bile razı olmasıydı. Onun dâvâsının ihtişamı; sadâkati, metaneti ve en küçük bir tereddüde yer vermemesinden ileri geliyordu. Onun imanının azameti; Allah’a, bütün azamet ve celâl vasıflarıyla iman etmesiyle; küre-i arz bomba olup patlasa sarsamayacak, sıradağlar gibi, kâinata meydan okuyacak bir imana sahip olmasıyla tezahür ediyordu. Böyle bir iman başta şeytan olmak üzere cümle düşmanı dehşette bırakan bir imandı.

Asr-ı Saadetten beri Ehl-i Sünnet Âlimlerinin Kur’ânî kavil ve fiilleri Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’daki ifadelerinde ve hayatında istifadeye medar bir öz olarak yer almış ve temerküz etmiştir. Bu haslet Risale-i Nur eksenindeki şahs-ı maneviye de bir rehber olmuş ve “sanki bütün âlem o şahsiyette” toplanmıştır.

Bediüzzaman, mümeyyiz olmanın yanında mümtaz bir âlimdir. Said Nursî bir “kutup”tur. Zamanın Bediî unvanıyla asr-ı hazıra mürşid-i hakikî olarak seçilmiştir. O kutup, hiçbir pusulayı şaşırtmamıştır. O nura muhatap olan dostları hayret, düşmanlar ise dehşet içinde kalmışlardır.

Hayatı hayret verici kahramanlıklarla ve hak yolundaki fedâkârlıklarla geçmiştir. Hayatında daima hukukta müsavat mesleğini kabul etmiştir. Takvâ ve salih amel meşrebine uygun olarak, muhtaç olan herkese, hatta düşmanlarına dahi ders verme mesleğini tercih etmiştir. Evet, onun ders verdiği mesleği Halîliye, meşrebi de hıllettir. Tarikat dersi vermemiştir. Fakat meslek ve meşrebinin dört esasını “acz, fakr, şefkat ve tefekkür tarîkı” olarak belirlemiştir.

Cemiyetçilik, tarikat ve siyasî teşekkül suçlamalarıyla defalarca hâkim önüne çıkartılmıştır. Eserleri, tarih ve gelecek nesiller önünde o iddiaları ileri sürenleri çok büyük mahcup edecek ispatlarla doludur. Nitekim bilirkişilerce ondaki enerjinin tarikat veya bir cemiyet kurmakta sarf edilmeyip, Kur’ân hakikatlerini beyan ve dine sarf edildiği ifade edilmiştir.

O kutbun irşadıyla tanışanların siyasetlerle alâkalarının olmaması en bariz özellikleridir. Bütün hayatları yalnız iman hakikatleriyle bağlıdır. Risale-i Nur, dünyada her cereyanın fevkinde bulunması ve umumun malı olması cihetiyle, bir tarafa tâbi ve dâhil olamaz zaten.

Evet, yaşanan bu “âlî” hayatın üzerinden elli dokuz yıl geçti. Bir kez daha rahmetle anıyoruz Üstadımızı. Hayatının bir fonksiyonu olarak tezahür eden Risale-i Nur’a muhatap olan birçok kişi –inşallah imanla- kabire girmeye nail olmuştur. Başına “ebedî bir hayatı kaybedip kazanma dâvâsı açılmış” insanlık, şimdi daha da çok Kur’ân’ın en ileri tefsiri olan Risale-i Nur’a ihtiyaç içindedir. O kutup, vicdan pusulalarını ebediyet rotasında hareketlendirecek cazibeye her halde sahiptir. Çünkü o “âlî” hayat bu ihtiyaç için yaşandı.

Okunma Sayısı: 1149
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı