Seçimin ikinci ayı da geride kaldı. Yemin ve boykot kriziyle açılan yeni Meclis, başkanını seçip, kurulan yeni hükümete güvenoyu verdikten sonra dağıldı. Yemin krizinin CHP ayağı çözüldü, ama BDP ayağındaki çözüm Ekim’deki Meclis açılışına kaldı.
YAŞ toplantısı, sürpriz bir şekilde Genelkurmay Başkanının değişmesi ile sonuçlandı. Işık Koşaner’i zamanından iki sene önce emekli ettiren “tutuklu generaller” düğümü, ona “hayır” diyen hükümetin, daha sonra aynı talebi seslendiren yeni komutan Necdet Özel’e “evet” demesiyle “çözüldü.”
Savcının, haklarında yakalama talebinde bulunduğu generallerin de süresi uzatıldı ve bazıları yeni görevlere atandı. Ve YAŞ’tan bir hafta sonra mahkeme, bunların çoğu hakkında savcının talebini kabul ederek yakalama emri çıkardı. Şimdi karar çerçevesinde tutuklamalar devam ediyor.
Görevleri herhalde vekillere devredilecek...
Nasıl olsa, bu YAŞ’ta sayıları daha da artan generallerden, bu vekâletleri üstlenebilecek durumda olan “yeterince” karargâh subayı mevcut.
Seçim sonrasında yürekleri ağızlara getiren sıkıntılı bir gelişme, terör olayları ve şehit haberlerindeki tırmanış oldu. Polisleri de hedef alarak devam eden saldırılara karşı verilecek mücadelede takip edileceği söylenen yeni strateji ve yöntemler ise henüz “cek, cak” aşamasının ötesine geçebilmiş değil.
Aynı durum askerî yargının kalkmasından askerlik süresinin kısalmasına, Genelkurmay’ın Millî Savunma Bakanlığına bağlanmasından TSK İç Hizmet Kanunu 35. maddesinin kaldırılmasına veya değiştirilmesine kadar, yapılacağı belirtilen reformlar için de söz konusu.
Keza yeni anayasa için de aynı şey geçerli.
Yeni anayasa için iktidar partisi kendi içinde bir komisyon oluşturduğunu, muhalefet partileri de hazırlıklarının devam ettiğini açıkladılar.
Ancak şu merhalede bütün bunlar vaad ve taahhüt olmanın ötesine gidemiyor. Söylenenlerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini, neyin ne kadar yapılabileceğini, demokrasiyi güçlendirecek uzlaşmalara varılıp varılamayacağını ise, sürecin ilerleyen aşamalarında hep beraber göreceğiz.
Dileğimiz, bunların artık söylem olmaktan çıkıp, karşı karşıya olunan kronik sorunların çözülmesini, yaşanan tıkanıklıkların aşılmasını ve şiddetlenerek artan ihtiyaçların karşılanmasını netice verecek net, sağlam, kalıcı ve köklü icraatlara dönüşmesi.
Seçim sonrası süreçte öne çıkan bir başka gelişme, ekonomideki dalgalanmalar. Göründüğü kadarıyla dış rüzgârlara bağlı olarak döviz tırmanırken borsanın düşmesi, kriz endişelerini yeniden gündeme taşıdı. Başbakanın “Bu kriz teğet bile geçmeyecek” ve Ekonomi Bakanının “Kaya gibiyiz” söylemleri, bakalım bu endişeleri giderip durumu tekrar normale çevirebilecek mi?
Gerçi “üçkâğıt ekonomisi” olarak da isimlendirilen “borsa-döviz-faiz” üçgeninin dışında, reel ekonomide, özellikle küçük esnaf ve sanatkâra bakan boyutuyla yıllardır yaşanmakta olan kriz giderek daha da derinleşiyor, o da ayrı bir konu.
Sanayi üretimindeki artış trendinde gözlenen yavaşlama ve dışarıdaki dalgalanmanın ihracat pazarlarımızı daraltacağı yönünde bizzat hükümet cenahından seslendirilen tesbit de düşündürücü.
İnşaallah daha sıkıntılı durumlara gitmeyiz.
Dış politikada da gelişmeler pek iç açıcı görünmüyor. Kıbrıs ve Ermeni açılımları şimdiye kadar umulan neticeleri vermezken, hükümetin seçimden sonra bu konularda verdiği mesajlar, eski statükocu politikalara dönüş sinyalleri taşıyor.
Zaten tıkanan AB sürecinde, şimdi de Rumların bir sene sonraki dönem başkanlığı gerekçe gösterilerek çekilen restler, Ankara’nın AB işini tümden askıya alma niyetinin işareti değilse ne?
Ve son baş ağrımız, Suriye’deki durum. “Komşularla sıfır sorun” politikasının en başarılı şekilde işliyor gibi göründüğü bu ülke ile ilişkilerde Hama olaylarının ardından bir hafta içinde meydana gelen olumsuz değişim endişe verici. Dileriz, bu durum daha fazla devam etmez ve bir an önce düzelir.
Seçimden iki ay sonraki tablonun özeti bu.