"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Sonsuzluğun sahibi sonsuzdur

Nurfatma DOĞAN
16 Aralık 2018, Pazar
Bazen bir şeyin hem içinde hem dışında olmak istersiniz. Yani olayın içinde iken fark edemediğiniz bazı şeyler vardır ve olayı uzaktan izlemek ve fark edemediğiniz şeyleri görmek ve düzeltmek istersiniz.

Ama olmaz işte yapamazsınız. Çünkü insansınız ancak olay bittikten sonra şöyle bir olayı hayalinizde sinema şeridi gibi canlandırır ve süzgeçten geçirirsiniz. Sonra “şurada şu meseleyi atlamışım geri dönüp onu düzeltebilsem dersiniz. Ancak geri dönebilme ve olayı tekrar yaşayıp düzeltme durumunuz  bulunmaz. Ancak olaydan dersler çıkarırsınız. “Bir daha şunu şurada yapmamalıyım ya da şu çok güzel olmuştu yine yapmalıyım” vs. gibi. Bediüzzaman’ın “...geçmiş ve gelecek zamanların ortasında sıkışmış bir kısa zaman olan hazır vaktin (Şuâlar) ifadeleri ile nitelendirdiği zamanda olan insan maddeten bu anın dışına çıkmaktan acizdir. 

    Yani insan olarak zamanla sınırlısınızdır. Zaman ve mekâna bağlısınızdır. Ne aynı anda birkaç yerde bulunabilir, ne de zamanda yolculuk yapabilirsiniz. Çünkü zamanla mekânla bağımlı ve sınırlısınızdır. Ancak herşeyin ya bizzat ya da neticesi itibariyle güzel olduğuna inanırsınız.

Hudus “başlangıcı olma” delilinde kâinatta olan herşey hadisdir (başlangıcı olandır). Yok iken var olan herşeyin bir var edicisi (muhdis) vardır. Çünkü yok yok iken var edemez. İçinde bulunduğumuz bu kâinat da hadistir ve bir muhdise muhtaçtır. Yaklaşık 13.8 milyar yıl önce kâinatın Büyük Patlama “sıfır hacim ve sonsuz yoğunluktaki bir noktadan madde ve zamanın ortaya çıkması” sonucu oluştuğu ifade edilir. Sıfır hacim ifadesi yokluktan oluştuğunu belirtir. Büyük Patlama “sıfır hacim ve sonsuz yoğunluktaki bir noktadan madde ve zamanın ortaya çıkması” Genişleyen kâinatı üzerinde benekler olan balonun şişmesine benzetirsek, balkondaki noktaların balonun şişirilmesi ile birbirinden  uzaklaştığını gördüğümüz gibi anlarız. Big Bang bize sadece maddenin değil, bununla beraber zamanın da başlangıcı olduğunu bildirmektedir. Daha sonra Roger Penrose ve Stephen Hawking’in yaptığı matematiksel denklemlere dayalı teorik ispatları da bunu ortaya koymuştur.  Penzias ve Wilson  

Büyük Patlama’dan arta kalan mikrodalga fon ışıması olduğu buluşları ile 1978’de Nobel Ödülü aldılar. Bu buluş da kâinatın bir başlangıcı olduğunu göstermektedir.

Bütün bu deliller İmam-ı Gazali’nin de ifadesi ile kâinatın zamansal bir başlangıcı vardırı ispatlar niteliktedir.

Yani zaman ve mekân türünden olan kâinat, başlangıcı olan ve yoktan var edilendir.

İşte insan ve kâinatın sınırlı olduğu yukarıdaki gerçeklerden şimdi tek bir gerçeğe doğru akıl yürütelim.

Bir duvarı yapanı tuğla cinsinden arayamayacağımız gibi kâinat ve insana bakınca da yaratanları aynı cinsten değildir. Ancak zamandan ve mekândan bağımsız münezzeh bir Zat zaman ve mekânla bağımlı olan insanı yaratmış olabilir. Ve insan gibi aynı cinsten yani zaman ve mekân cinsinden olan âlemi yaratan da, o cinsten (zaman ve mekân) değildir ve olamaz. Daha sonra bir şeyi yapmak için ondan önce olmak şarttır. Meselâ bir saati yapmak için o saatten önce var olman  gereklidir. Buradan yola çıkarak zamanı ve mekânı yaratanın, yarattığı zaman ve mekândan önce olması şarttır. Yani Yaratan zamandan ve mekândan münezzeh ve önce var olandır. İnsan çok basit bir akıl yürütme ile bunu anlayabilecek bir muhakemeye sahiptir.

Şimdi zamandan ve mekândan bağımsız olamayan, ancak geçmiş ve geleceği düşünen ve ondan ya elem, ya sevinç alan ve bazen de bir şeyde iken o şeyi dışarıdan göremediği için birşeyleri fark edemeyen insan, aslında zamandan ve mekândan münezzeh olan Allah’ı aramakta O’na sığınmayı beklemekte ve her zaman o arzu ile yaşamaktadır. 

Çünkü elinin yetişmediği istek ve arzuları onu hep zamandan ve mekândan münezzeh olan herşeyin iç yüzünü, hikmetini  hayırlısını bilen Zat’ın kapısına götürmektedir. Elem çekmemek içinde sevdiği şeylerin devamını ve bekasını ister. 

İşte bu noktada zamandan ve mekândan münezzeh olan Zat’ın aynı zamanda sonsuz olduğu da bilinmelidir. İnsanın bazı hakikatleri anlaması için “Bir şeyin başlangıcı varsa sonu da vardır. Eğer bir şeyin başlangıcı yoksa o sonsuzdur.” ifadeleriyle matematik türevden öğrendiğimiz bilgiye bakması yeterlidir aslında. 

Başlangıcı yaratan, ancak başlangıcı olmayandır. Yukarıda da ispat ettiğimiz gibi. Şimdi de başlangıcı olmayan sonsuzduru düşünüyoruz. Yani zamanı ve mekânı yaratan Zat, zamandan ve mekândan münezzeh olduğu gibi başlangıcı olmadığı için sonsuzdur. Yani Baki olan Allah’dır. İşte insan O Zat’a  muhabbet eder. Zira ebed ister. Lezzetlerinin bitmemesini ister. Eli yetişmediği ebed arzusu ise onu Ebedin tek sahibi olan Baki olan Allah’ın kapısına götürür. 

Zira insan en basit hayalinden bile sorsa sonsuzluğu istemekte olduğunu anlar. Zira insanoğlu ya ahirete inanarak ya da ümidinde olarak yaşayabilir. Kâfirler dahi Müslümanların ahiret inancının belki vardır ümidindedir.

Ebed vardır. Zira ebedin sahibi ebed için yarattığı ve ebed arzusunu içine koyduğu ve ebed vaadini kendisine vaadettiği ve ebedinin arzusunda; ebed sahibine itaat eden insana, ebediyi vermek ister.

Zira ebedinin sadık dostu ebedidir. En sevdiğinin en çok istediği arzusunu yerine getirmek O’na ağır gelmez daha kolaydır. Ki istemektedir. İstediğini yapmak içinde önünde hiç bir engel O’na arız olmaz. Yapacağına dair deliller ise bütün yaptıklarıdır. Anlamak isterse insan; her bahara, her gelip gidene, her kaydedilene, her duâya her lezzete dikkatle bakmalıdır... “Hangi şeye dikkat etsen şehadet eder ki: Bu fâniden sonra bir bâki var...” (Sözler)

Her şeyin en hayırlısını bilen Zat sana şah damarından daha yakın, ama sen O’na uzaksındır. Zira güneş senin göz bebeğinin içine kadar girer, ama sen güneşe çok uzaksındır. Sana yakın olan O zat senin her istediğini bilir ve her arzunu yerine getirebilecek tek Zat’tır. 

Sonsuzu, fark etmez hangi rakamla çarpsan yine sonsuzdur.  Sonsuz tek olmak şarttır. Yani sonsuz olan tek bir Zat’tır. Sonsuzun sahibi de tek, O Zat’tır. Öyleyse isteklerini arzularını tek O Zat’tan istemelidir. İnsan olan insan. Ki başkasının kapısına gidip zillet çekmesin, üzülmesin. 

“Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, menba’larını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb’id ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu mutî’ raiyetini başı boş bırakıp i’dam etme.” (Sözler)

İslâmiyet, bütün insanlara bir nur, bir rahmettir. Kâfirler bile O’nun rahmetinden istifade etmişlerdir. Çünki İslâmiyet’in telkinatıyla küfr-ü mutlak, inkâr-ı mutlak; şek ve tereddüde inkılâb etmiştir. O telkinatın kâfirlerde de yaptığı in’ikas ve tesirat sayesinde, kâfirlerin, hayat-ı ebediye hakkında ümidleri vardır. Bu sayede, dünya lezzetleri ve saadeti onlarca tamamıyla zehirlenmez. Bütün bütün o lezzetler elemlere inkılâb etmez. Yalnız tereddüdleri vardır. Tereddüd ise, her iki tarafa baktırır. Deve kuşu gibi, tam manasıyla ne kuş olur ve ne de deve olur. Ortada kalarak her iki tarafın zahmetinden kurtulur. (Mesnevî-i Nuriye)

Okunma Sayısı: 882
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı