Gün daha ağarmadan şeytan burnunun dibinde bitivermişti..
Kulağına doğru eğilerek: “Boşver namazı... Bu güzel uykuda namaz neyine lazım... Abdest olmasa neyse... Buz gibi su da hiç çekilmez şimdi...” diye fısıldadı.
Gözleri yarı açık, bir yandan şeytanın fısıldamalarını dinliyor, diğer yandan göz kapaklarının yavaş yavaş kapanmasına engel olamıyordu.Tam gözlerini kapatmıştı ki, bir anda Hızır gibi biri, kuvvetli, hiddetli çok sağlam bir sesle haykırdı kalbine: “Kalk derhal!”
Öylesine hiddetli ve uyandırıcı bir sesti ki bu, karşı konulamazdı.Yatağından bir zıpkın gibi fırlayıp abdest almaya başlamıştı bile...Şeytandan ve nefsinden olan aldatıcı sesler bir anda kaybolmuştu. O uyku getirici, gaflet perdelerini kalınlaştırıcı sesler hani neredeydi? Bir yandan abdest alıyor, diğer yandan o manevî sesin kim olduğunu düşünüyordu. Nasıl bir halet-i ruhiyeydi bu? Kalbine gelen o sesten korkmamıştı, sadece karşı konulamaz bir emir gibi telakki etmiş, buna kendisi de bir anlam verememişti doğrusu. Namazını kılıp üstüne üstük tesbihatını bile yapmıştı. Herbir kelamda geçmişine olan özlemini fark ediyor, kalbi hüşyar oluyordu: “Lailaheillallah... Lailaheillallah... Lailaheillallah...”
Kendisine inanamıyordu, çünkü o genelde namazdan sonra hemen yatağına koşar, zahirî güzel uykusuna kaldığı yerden devam ederdi.
Tesbihatının ardından üzerini giyinip işe gitmek için düşüverdi yollara..
Aklında o “kalbinde duyduğu ses”: “Kalk derhal!”
…
…
…
Akşama kadar çalışmış, mesai bitmiş, yoğun İstanbul trafiğinden sonra nihayet evine varmıştı. Eşi ile birlikte yemeğini yedikten sonra koltuğa oturup şöyle arkasına doğru yaslandı. “Hele şu yorgunluğu atmak lazım hanım” diye seslendi eşine. “Yorgunluk kahvesi mi?” diyerek cevap verdi hanımı gülümseyerek. “Hayır” dedi..
”Yorgunluk okuması!” Hanımı dediğinden hiçbirşey anlamamış, eşinin cümleye devam etmesini beklercesine cevap verememişti. Hanımına sabah kalbinde hissettiği sesten bahsetti. Ve gün içerisinde de şeytanın yüzlerce fısıldamasının, yine bu “hiddetli, ama bir o kadar merhametli” ses ile yerle yeksan olduğundan bahsetti. Akşama kadar ayrılmadığını yanından, “Bugün” dedi...”Bugün üniversite yıllarımda beni asla yalnız bırakmayan o ses tekrar geldi. O kadar uzun zaman geçmiş ki unutmuşum sesini... O günler... Ah o günler... Risale-i Nur dolu günlerdi. O günler şahs-ı manevînin bir neferi olduğum günlerdi.. “O ses benim günlük okumalarımdan hissedar olduğum Risale-i Nur’un manevî şahsı idi.. “Vefadar o şahıs vefasını göstermiş olacak ki kalbi durmuş hastaya vurulan şok gibi vurdu kalbime.. “O günlerin hatırına yüzüme baktı Cenab-ı Hak... Ve merhametinden imdada yetişti..”
“Evet” dedi..
“Evet hanım, haydi yorgunluk okumasına... Getir bakalım oradan Sözler’i..”
Hanımı kitaba doğru uzanırken, gözlerinden bir kaç damla yaş süzülüyordu. Çünkü senelerdir ettiği dualar kabul oluyordu:
“Yâ Rab iktidarım hiç hükmünde bir şey, ama bu şahs-ı manevînin bir neferi olarak duam milyonlar kıymetinde biliyorum. Gönder kalbine bir ses eşimin... Gönder de bu büyük manevî bedene bir aza daha gelsin... Amin... Amin... Amin...”
Evet, biliyoruz ki böyle bir sesi maddî anlamda duymayız hiçbirimiz... Ama yine biliyoruz ki, o şahs-ı manevî, şeytanın zahiren tatlı, hakikaten mide bulandırıcı sesini tek kalemde siler atar. Zaten onun sesi kesilince bize sadece “kulluk ve hizmet” kalır. O manevî şahsa nefer olmak ise, “Ara sıra değil, hergün Risale-i Nur”
ile olur...