Hepimizin malumu bir husus var ki, o da Risale-i Nur çizgisinin ve misyonunun şahıslara, “şahısları itibarıyla” ehemmiyet vermemesidir.
Hatta Üstad Hazretleri kendi şahsına dahi ehemmiyet vermemiş ve verdirmemiştir. Öyle de Üstad’ın âhirete intikal etmesiyle, Risale-i Nur’ un “Ehemmiyetli olan şahıslar değil şahs-ı mânevîdir” düsturunu kader de tasdik etmiş, vefatından sonra Üstadımızın bir mezarı dahi olmamıştır. Şahsına bakan yönüyle bedeni vefat ederken, hakikate bakan yönü ile mânevî şahsı ve dâvâsı bâki olarak kalmıştır. Kabri insanların nazarında kaybolurken, anlattığı hakikatler hep gözönünde olmuştur.
“Benim çok kusurlu şahsıma hüsn-ü zanla verdiğiniz makamlar cihetinde değil, belki vazife, hizmet noktasından bakmalısınız… Ben, size nispeten kardeşim; mürşitlik haddim değil. Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım… Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı mânevînin fevkalade ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı, bize kâfidir. (Emirdağ Lahikası)
Çünkü hizmeti ve kemâlatı şahıslara vermek, dâvâmızın en önemli hakikatlarinden olan “ihlası” zedelemektedir ve ihlas düsturuna zıttır. Kişiler ehemmiyet kesbettikçe ene kabarıyor, ene kabardıkça Rıza-i ilâhî unutuluyor veya arka plana itiliyor ve nihai olarak ihlâs elden gidiyor. İhlâs olmayınca da hakikatler atıl kalıyor ve inkişaf edemiyor. Bu ise dâvâmız olan İman Hakikatlerinin intişarı yolunda büyük bir engel olarak karşımıza çıkıyor. “Kendisini racül-ü facir bilmelidir. Hizmetini, ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve fariza-i hilkat ve netice-i sanat bilmeli, ucub ve riyadan kurtulmalıdır.” (Sözler)
Bediüzzaman, şahs-ı mânevî’nin önemini vurgulayarak bu zamanda İslâm ve İman hakikatlerinin intişarının ancak ve ancak ihlâsla olabileceğini ve şahısların geri plana itilerek Şahs-ı Mânevî’ nin ön planda olması gerektiğini bir çok yerde altını çizerek vurgulamıştır. Kendi içimizdeki tesanüdden bir şahs-ı mânevî ağacı filizlenecek ve şahıslardan aldığı mânevî kuvvetle o ağaç büyüyüp sağlam zeminlerde kök salacak ve bizim de sapasağlam, dimdik durmamıza vesile olacaktır. Sadece bu mânevî şahıs, küfür fırtınalarına karşı mücadele edebilecek, yıkılmayacaktır. Yoksa şahıslar kendi başlarına bu küfür fırtınalarına karşı ayakta kalmayı başaramazlar. Bundan dolayıdır ki “zaman cemaat zamanıdır” cümlesinin içinde bulundurduğu derin mânâlardan bir tanesi de bu mânevî şahsiyetin önemi ve şahısların, “şahısları itibarıyla” önemsizliğidir.
Madem şahs-ı mânevî bu derece önemli, madem Risale-i Nur bu hakikati “İki kere iki dört eder derecede ispatlamış”.
Ve madem bu mesele mesleğimizin ve dâvâmızın en önemli düsturlarından olmuş.
Ve madem bu mesele bizi biz yapan ve “tekemmülatımıza” en güzel vesile olan “ihlâs” düsturunu iktiza ettiriyor.
O halde şahıslara şahısları adına değil, belki bu şahs-ı mânevînin bir ferdi olması hasebiyle kıymet vermelidir. O kıymetin ise, şahs-ı mânevînin kıymetinden geldiğini unutmamak gerekir.