İnsan mahiyeti itibarıyla gayet muazzam ve sermayace çok zengin yaratılmış bir mahlûktur.
Onun hayatının makinesine yerleştirilmiş olunan nazik lâtifeler ve maneviyat ve hassas âzâ ve aletler ve muntazam organlar ve cihazlar ve gizli şeyleri öğrenmeye çalışan duygular ve hisler elbette mühim bir maksat için verilmiştir.
Ama insan kendi mahiyetini ve kendisine derc olunan bu nimetlerin ona verilme sebebini bilmezse maatteessüf kendisini de kendisindeki bu muazzam cihazatı da sahiplenmeye yeltenir. “Bunlar benimdir” der. İstediği gibi sarf etmeye başlar, geçici bir keyifle kendisini keyiflendirir. Tabiri caizse Allah’ın malını, kendince bir hırsız gibi çalar. “Nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarını birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de, “Kendime mâlikim” diyen adam, “Herşey kendine mâliktir” demeye ve itikad etmeye mecburdur.”1 Bu sebebten dolayı bütün bütün küfür bataklığında dibe doğru batmaya başlar. Hem Allah, kendi malının, izinsiz ve izin vermediği bir şekilde kimler tarafından ne şekilde kullanıldığının farkındadır. Onun buna müsaade etme sebebi bir ihmal değil imhaldir (mühlet vermek).
Ama o gaflet ve dalâlet bataklıklarında dibe doğru batan insan bilmez ki aslında “bu dünyaya ilim ve duâ vasıtası ile tekemmül etmek için gelmiş”2 Ona derc olunmuş bu lâtifeler, cihazlar, hisler, duygular ve vesaireler hem ilim için birer yardımcı, hem duâ için birer hademe hem de bu tekemmülat için bir vahid-i kıyasî olsun diye verilmiş. Hem bu cihazat, bütün nimetlerin asıl sahibinin, nimetlerin her çeşidini bizlere tattırıp hissettirerek onları verene karşı şükür vazifemizi eda ettirmeye sevk edip ibadet etmemiz içindir. Hem de, kâinat üzerindeki herbir zerreye tecelli eden esmasını, verilen o cihazat vasıtası ile birer birer tatmak suretiyle tanıyarak iman etmemiz içindir. Evet, insan işte böyle kudsî esaslar üzerine olursa insan olur. Yani insan ismine lâyık olabilir. Yoksa ona verilmiş olan bu ömür sermayesini ve bu muazzam cihazları hayvan gibi sadece bu fani hayattan maddî manada lezzetler almak için sarf edip batın ve fercin hizmetine mahsus bıraksa, sermayece en yüksek mertebedeki hayvandan mizana koyulamayacak derecede daha yüksek mahiyette yaratıldığı halde en aşağı derekedeki hayvandan da aşağıya düşer. Çünkü hayvan kendisine emrolunanlar haricine taşmaz.
İşte insan kendisini bilmezse nefsine zulmettiği gibi, ona ulvî bir maksat için yerleştirilmiş hislere, duygulara ve cihazata da bir nevî zulmeder. Misal olarak kendisine verilmiş olan ene’yi mahiyetine uygun kullanmaz ve sahiplenirse Cenâb-ı Hakk’ın varlığına, birliğine, esma ve sıfatlarına birer kat’î delil olan herbir zerreyi kendi küfrüne ve inkârına birer delil olarak görür ve kâinattaki her bir muazzam san’atı karanlıklı ve san’atsız görerek intizamı intizamsızlık, muazzamlığı basitlik olarak telâkki eder. Çünkü “ene, şu hâinâne vaziyetinde iken, cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeple bir eçheldir. Çünkü duyguları, efkârları kâinatın envâr-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey nefsindeki renklerle boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünkü, şu haldeki enenin rengi, şirk ve ta’tildir, Allah’ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa, o enedeki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez”3. Böylelikle elmas kıymetindeki eneyi kömürden de aşağı hale getirir ve ona zulmeder.
Halbuki ene “Vâcibü’l-Vücudun mutlak ve muhit ve hudutsuz sıfâtını bildiren bir mizandır... Mahiyetini.. bilen ve iz’ân eden ve ona göre hareket eden.. Emaneti bihakkın eda eder ve o enenin dürbünüyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür. Ve âfâkî malûmat nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür; o ulûm, nur ve hikmet olarak kalır, zulmet ve abesiyete inkılâb etmez.”4 Evet cihazatını tanıyıp ona göre hareket eden adam “hakikî ubûdiyetini takınır, makam-ı ahsen-i takvime çıkar.”5
Öyle ise ey insan! Mahiyetini bil, tanı ve ona göre hareket et! Yoksa şeytanın ve nefs-i emmarenin, elinde zehirli bir bal ile -yani duygu, his, lâtifeler ve cihazatının dünyaya bakan muvakkat lezzetleri ile- her an kapını çalmasını bekle..
Dipnotlar:
1- Otuzuncu Söz/Birinci Maksat.
2- Yirmi Üçüncü Söz/Dördüncü Nokta.
3- Otuzuncu Söz/Birinci Maksat.
4- Otuzuncu Söz/Birinci Maksat.
5- Otuzuncu Söz/Birinci Maksat.