"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bir Demokratla Söyleşi

22 Haziran 2018, Cuma 02:33
Vakıa şu ki, Türkiye’de demokrasiden rahatsız olanlar vardır. Bakın, demokrasiyi en çok kucaklayanlar köylüler, işçiler, fakir fukaradır. En çok demokrasiden faydalananlar onlardır. Demokrasi olmadığı zaman en çok zarar görenler de onlardır.

Türkiye’de demokrasi neden devamlı kesintiye uğruyor?

Bir defa kesintiye uğradıktan sonra ikinci, üçüncü defası birincisinin devamıdır. Şimdi bu, bir havuza taş atma hadisesidir. Atıyorsunuz taşı, dalgalar gidiyor, duvara çarpıyor, geliyor, tekrar gidiyor. Bir defa millî irade ve kanun üstünlüğü aşılırsa, bir ülkenin silâhlı kuvvetleri bu ülkeye el koymaya kalkarsa, bunun önünde kim duracaktır? Nasıl duracaktır? Bir ülkenin silâhlı kuvvetlerinin o ülkenin idaresine el koymaya kalkması, o silâhlı kuvvetlerin güçlülüğünü göstermez. Kalkmaması da güçsüzlüğünü göstermez. Birleşik Amerika Devletleri’nin veya İngiltere’nin veya Fransa’nın orduları, silâhlı kuvvetleri güçsüz mü ki, o memleketlerde bunca hadise olurken, onlar el koymaya kalkmıyor? Reis-i cumhur vuruluyor, dünyanın rezaleti cereyan ediyor, İngiltere gibi bir memlekette bir hanım geliyor, başbakan oluyor. İngiltere’nin silâhlı kuvvetleri niye “Biz hanım başbakan istemeyiz” diye bir tavrın içine girmiyor? Veya Hindistan gibi bir memlekette başbakanı vuruyorlar, 1200 kişi ölüyor, oranın silâhlı kuvvetleri gelip idareye el koymuyor. Çünkü onu çare saymıyorlar, hiçbir şeyin çaresi saymıyorlar. Esasen Türkiye bu meseleyi aşabilse, her halde geleceği bakımından hayırlı bir iş yapmış olur.

Demokrasi ordunun yeriyle tayin edilir. Eğer bir ülkede silâhlı kuvvetler sivil idarenin emrindeyse, o ülkede demokrasinin birinci şartı yerine gelmiştir. Demokrasi dendiği zaman irade üstünlüğü tartışılmayacaktır. Üstün irade milletin iradesidir. Üstün irade, devletin lâzım olduğu zaman zor kullanmak için eline silâh verdiği güç olmayacaktır.

“Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda, temelinde askerler var, bu gerçeği göz ardı edemeyiz” deniliyor?

Cumhuriyetin kuruluşunda TBMM var. Millet iradesinin temsilcilerini seçmiş, getirmiş, TBMM’ye koymuşsunuz. Bunun içinde asker kökenli olanların olması gayet tabiî. O günkü şartlar içinde, İstiklâl Savaşı’na katılmış insanların çoğu bu Mecliste yer almış. “TC’nin kuruluşunda askerler vardı” demek, “Türkiye bir askerî cumhuriyettir” anlamına mı geliyor? Eğer öyle ise, ne zamana kadar asker cumhuriyet olacak?

Sivil idare-silâhlı kuvvetler ilişkilerine hâkim olması gereken esas ne olmalı? Meselâ silâhlı kuvvetlerin tayin-terfì mekanizması ve yönetim kadrolarının tayini nasıl yapılmalı?

Bu konularda son söz hükümetindir. Silâhlı kuvvetlerin tayin, terfi, sicil, disiplin esasları vardır. Bu esaslara göre bir hazırlık yaparlar.

Hükümet bunları kabul etmezse, “Şundan dolayı kabul etmiyorum” diye bir şey söylemesi lâzımdır. Hükümetler de keyfî olarak bir şey yapamazlar. Onların da bir sisteminin olması lâzımdır. Bu sisteme hükümetlerin itiraz etme hakları her zaman için vardır. Ancak, neticede son söz hükümetindir. Hükümet bu son sözü kimin adına söyler? Meclisin. Meclis kimin adına vardır? Milletin. Neticede, silâhlı kuvvetler milletin emrindedir. Milletin emrinde olması demek, meclisin emrinde olması demektir. Meclisin emrinde olması demek de, hükümetin emrinde olması demektir. Dolayısıyla, hükümetin emrinde olmayan silâhlı kuvvetler olmaz.

“Silâhlı kuvvetlerin kendisini Atatürk ilke ve inkılâplarının bekçisi olarak görmesi” ile “Millî iradenin münakaşasına sunulmayan hiçbir fikir geçerlilik kazanamaz” yaklaşımı ışığında nasıl bir değerlendirme yapılabilir?

Bir ülkenin iki tane anayasası olmaz, bir tane olur. Türkiye’nin anayasası meydandadır. Evet, bu anayasada da düzeltilmesi lâzım gelen birçok şey vardır. Onları düzeltmek için mücadele verirsiniz; ayrı mesele. Ama anayasa budur. Üstün kitap budur. Bunun üstünde, anayasa geçerliliğinde başka şey olmaz. Atatürk ilke ve inkılâpları diye, anayasanın üstünde, anayasayı aşan birtakım dokümanlar olmaz. Atatürk ilke ve inkılâpları, zamanında gelmiş, devrini icra etmiştir. Bugün onlardan devam edenleri de zaten bugünkü anayasanın arkasında yazılıdır. Bunların dışında, sanki Türkiye’nin birden fazla anayasası varmış gibi, devleti ikiliğe, hatta çokluğa götürmenin bir anlamı yoktur.

Türkiye bunları alkışladığı için, bu müdahaleler oluyor. Sonra da zararını çekiyor. Bunlar açık açık tartışılamıyor da. Neticede faturaları, kalmaması lâzım gelen insanların üzerinde kalıyor. Hiçbir kötü niyete kapılmaksızın; kimseyi kötülemeksizin, bunları tartışmak lâzım. Silâhlı kuvvetleri küçük düşürmek kimsenin aklından geçmez. “Yeri şu olsun; görevi bu olsun” demek, kimseyi incitmez. Silâhlı kuvvetlerin yeri, görevi, yetkisi çok iyi tayin edilmeli.

İnkılâp bekçiliği” için ne diyorum? Öyle görenler var tabiî. İşte burada yine geliyoruz: açık rejim, işleyen devlet. Herkes kendisine yetki, yer, görev tayin etmeye kalkarsa curcuna olur. Burada mesele şudur: Topyekûn rejim nasıl korunacak? Onun bekçisi kim? Onun bekçisi, anayasanın başlangıcında yazılı: “Türk vatandaşının uyanık vicdanına tevdi edilmiştir:” O zaman, rejimin bekçisi millettir.

12 Eylül, ülkeye ne getirdi?

12 Eylül günü okunan beyanname ve daha sonra yapılan beyanlar ile bugünün mukayesesi yapıldığı zaman, birtakım şaşırtıcı neticelerle karşı karşıya kalınır. 12 Eylül günü yapılan beyanda dört önemli konu var. Bunlardan bir tanesi, partiler kapatılmamış, sadece faaliyetleri askıya alınmış. Ama 13 ay sonra partiler kapatılmıştır. İkinci olarak, 12 Eylül siyasetçileri suçlamıyor, kötülemiyor; siyasetçiler için bir takip de yapılmayacağı söyleniyor. Ama bir süre sonra, Kenan Evren’in Konya nutkuyla beraber, 16 Ocak 1982’de parlamentoya ve siyasetçilere karşı husûmet takibine başlanıyor.

Üçüncü önemli tasarrufları devletin yüksek idarecileri üzerinde olmuştur. O beyannamede devletin yüksek idarecileri üzerinde bir tasarrufta bulunmayacakları yazılıdır. Ama üç-beş ay sonra bu idarecilerin hiçbirini yerinde bırakmamışlardır. Hepsini görevlerinden uzaklaştırmışlardır. Böylece, bu üç tasarrufla Türkiye siyasî kadrolarını, idarî ve teknik kadrolarını tahrip etmiştir. Bunu yapanlar “Siyaset mi? Kim olsa yapar. Analar neler doğurmuştur? Eskilerde bir keramet olsaydı bitpazarına nur yağardı” gibi bir zihniyetle, Türkiye’ye yararı dokunabilecek kadrolara ve netice itibarıyla da Türkiye’ye zarar vermişlerdir.

Dördüncü tasarrufları ise Anayasa ve seçim kanunları yeniden yapılacak, partiler kanunu düzeltilecek, kanunlar artık Türkiye’de anarşi sözünün edilmesini mümkün kılmayacak şekilde tanzim edilecek ve yeniden seçime gidilecek, iktidar da seçimi kazanan sivil idareye devredilecektir” şeklindeki beyanları ile tatbikatları arasındaki irtibatsızlıktır. Evet, anayasa ve birtakım kanunlar yapılmış, ama ondan sonra Türkiye’de güdümlü siyaset aranmış, müdahaleyi yapanlar anayasaya hükümler koymak suretiyle devletin başına yerleşmişlerdir. Böylece, “Türkiye’yi anarşiden kurtarıverelim” diye yapılan bir müdahale sonunda, müdahaleyi yapanlar devleti teslim almışlardır.

Olan budur. Buna demokrasi demek mümkün olmadığı için, böyle bir rejimde hayatiyet bulmak da mümkün değildir. Çünkü rejim güdümlü rejimdir. Netice itibarıyla millet fakirleşmiş, sıkıntılar içinde bunalmıştır. Derdi çeken halktı, halkın çalacağı çok fazla kapı da yoktur. Halk bütün bunları da alkışlamak mecburiyetinde kalmıştır. Bir korkusuz, hür ve serbest Türkiye’de değiliz ki. Esasen bizim mücadelemiz de, korkusuz, hür ve serbest Türkiye mücadelesidir. Demokrat Türkiye mücadelesidir. Eninde sonunda Türkiye’nin varacağı yer de burasıdır.

Kapalı rejim ne demektir?

Kapalı rejim herkesin korku içinde olduğu rejimdir. İnsanlar inandıklarını söyleyemezler veya inandığı şeyleri söyler lâkin yapamaz hatta aksi şeyleri yapar. Güç elinde olanların etrafında çeşitli halkalar, çeşitli insanlar türer. Jurnal ve demagoji çok büyük iş görür. Zaten kapalı rejimlerde dört şey işler. Bunlardan bir tanesi jurnaldir. Kapalı rejime girildiği zaman bir kısım insanlar jurnallerle hasımlarını ezdirirler. Kapalı rejim yöneticileri fevkalâde hassastır, işkillidir, şüphecidir. Bu jurnallere çok çabuk kapılırlar. Böyle zamanlarda yalan ve demagoji hâkimdir. Fırsatçılık ve yakın menfaatçilik hâkimdir. Kapalı rejimlerin dört aletidir bunlar. Batı lisanlarındaki adlarıyla: Jurnalizm, demagoji, oportünizm, aferizm.

Hiçbir müdahale memlekete yarar getirmemiştir. Müdahalelerin ülke meselelerini çözdüğünü, hallettiğini savunan varsa, “Türkiye’de birincisi olduktan sonra ikincisi neden oldu?” diye sorulur. Böyle güdümlü rejimler, askerî rejimler demokrasiden daha iyi ise, Türkiye’de itişip kakışıp durmaya lüzum yok. Ama bunun daha iyi olduğunu gösteren hiçbir delil de yok. Aksine, olmadığını gösteren deliller var. Eğer böyle olsa, ileri memleketler de öyle idare edilir. Askerî rejimlerin veya bu çeşit ara rejimlerin veya güdümlü rejimlerin demokrasiden üstünlüğü iddia edilebiliyorsa, bu bir nafile iştir, havanda su dövmektir, dalâlettir, kendi kendini aldatmadır. Ama doğruyu öğreninceye kadar zaman geçer, bunun da faturasını millet öder. Daima öyle olmuştur.

Demokrasi gelişmeye çabalarken bu müdahaleler ne adına yapılıyor?

Millet adına yapılıyor. Size Abdülaziz’in hal’inden sonra Yusuf Kâmil Paşa ile Mütercim Rüştü Paşa arasında geçen bir muhavereyi nakledeyim. Abdülaziz’i hal’etmişler. Eski sadrazamlardan Yusuf Kâmil Paşa Dolmabahçe Sarayı’na gelmiş. Rüştü Paşa yeni sadrazam. Yusuf Kâmil Paşa ona gayet ağır kelimelerle, elfaz-ı galiza sayılacak kelimelerle hakaret etmiş. “Bir fitne-i meş’umu yeniden yeşerttiniz” demiş. Rüştü Paşa cevaben “Millet böyle istiyor” diye karşılık vermiş. Kâmil Paşa’nın cevabı: “Kime sordunuz da millet böyle istiyor diyorsunuz?

Zaten bu çeşit işler hep millet adına yapılır. Hâlbuki millet kendi hür iradesiyle seçip getirdiği kişileri yine kendi hür iradesiyle o görevden uzaklaştırma imkânına sahip iken, zor kullanan birisine “Sen bunu zorla uzaklaştırıver” demez. Ama bir kere hak, hukuk, adalet çiğnenmeye görsün; bir kere zora müracaat edilmeye görsün; “millet adına” neler yapılmaz? Niye Cenâb-ı Allah’ın kelâmı içinde en çok tekrarlanan sözlerden biri adalettir? Cenâb-ı Allah’ın emirleri içerisinde Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok âyette tekrarlanan, emredilen şey adalettir. Devletin esası adalettir. Ve aslında zor karşısında hakkın, adaletin mağlûp olduğu hiç görülmemiştir. Eninde sonunda hak yerini bulur. Hakkı mağlûp etmek mümkün değildir. Çünkü zor ve güç “bir süre için” var olabilir, ama solacaktır, bir süre sonra kaybolacaktır. Haktaki güç kaybolmaz ki.

Eskiden “Askerî müdahalelerin temelinde Çankaya kavgası yatar” denilirdi. Çankaya neyi anlatmaktaydı?

Evet, bütün bu kavgaların temelinde Çankaya kavgası yatar, hükümet kavgası yatar, iktidar kavgası yatar. Hangi memleket iktidarının el değiştirmesini kaideye bağlayabilmiş; kana, hileye, entrikaya, zora, zorbalığa başvurmadan iktidarının el değiştirmesini sağlayabilmiş ise, demokraside en önemli bir merhaleyi gerçekleştirmiştir. İlerlemenin yolunu tutmuştur. Manevî ve maddî bakımdan yücelmenin yolunu bulmuştur. Milletine, insanlarına, halkına zorbalığı hak gibi, hakkı haksızlık gibi göstermek suretiyle dalâlete düşmelerini önlemiştir. Böylece Lokman Sûresi’nin 17. âyetindeki “Emr-i bilmaruf, nehy-i anilmünker; doğruyu yap, kötüden uzak dur, ama bunu yapınca başına bir iş gelebilir, başına birşey gelince de ona katlan” manasını gerçekleştirmiştir. Ve ilerleme yolundaki bütün engelleri aşmıştır.

Son söz için ne dersiniz?

Demokraside bir yararı olmayanlar var Türkiye’de. Çeşitli çevreler var. Aslında demokrasi herkesin menfaatinedir, ama bu ispatlanıncaya kadar epeyce zaman geçecek. Faturası ödenmeyen bir demokrasisi var Türkiye’nin. Biz diyoruz ki, bir miktar faturası ödenmiştir, ama çok daha ağır bir fatura ödenmeden şu işi yapabilsek. Almanya’da Hitler, Alman milletine parlak bir devir yaşatmıştır; neticesi ne oldu? Onu generaller, profesörler, herkes alkışladı; netice ne oldu? Mussolini, İtalyanlara parlak bir devir yaşattı, ama neticesi ne oldu? Hep gene dönüp dolaşıp geliyorsunuz, bir demokrasi şuuruna. Gelin, daha çok zaman kaybetmeyelim, daha çok kan kaybetmeyelim. Şu ülkede idare şeklini yerleştirelim, sistemi kökleştirelim. Sistem hem adamını çıkarır, hem reçetesini ve çözümünü çıkarır.

Vakıa şu ki, Türkiye’de demokrasiden rahatsız olanlar vardır. Bakın, demokrasiyi en çok kucaklayanlar köylüler, işçiler, fakir fukaradır. En çok demokrasiden faydalananlar onlardır. Demokrasi olmadığı zaman en çok zarar görenler de onlardır. Sadece maddî bakımdan demiyorum. Zaten Türkiye’de bugün manevî ve moral büyük değerler emtia haline, alınır satılır hale getirilmek isteniyor. Çok kötü bir noktaya gidiyor Türkiye. Ve aslında demokrasi en çok Türkiye’nin entellektüeline lâzım. Ama o istenildiği kadar sahip çıkamadı demokrasiye. Hatta tahribinde bir kısım entellektüelin rolü de oldu. Ne zaman asker müdahalesi oldu; arkasında bir kısım entellektüelleri, üniversitelerin bir kısmını, profesörleri, okumuş yazmış insanları, yazarları gördük. “Ne zaman bu müdahaleler durur?” sorusunun cevabı “Ne zaman Türk entellektüeli ve halkı müdahaleyi alkışlamaktan vazgeçerse”dir. Esasen içeride ve dışarıda müdahalenin alkışlanmayacağına dair kesin bir kanaat olsa müdahale yapamazlar. Dışarısı alkışlıyor. Çünkü dışarısı Türkiye’nin büyümesini, gelişmesini “zaman zaman” istemez. Kendi menfaati öyle gerektirir. Ama içeridekine ne oluyor?

Peki medeni âlem niye alkışlıyor? Çünkü, Medeni âlem double-standard kullanıyor. Medeni âlemin hükûmetlerine söylüyorum. Medeni âlem çok katlı bir bina gibidir. En üst katında oturanlar çifte standart kullanıyorlar. Zaten o memleketlerin çoğu müstemlekecilikten geldiği için, rahatça çifte standart kullanıyor. İnsan hakları sadece kendi insanlarına lâzım. Bize gelince; “Siz düşünün onu” diyor. Bizim burada mücadelesini, kavgasını yaptığımız hadise budur. Bu haklar bizim insanlarımıza da lâzım. Neye yanarım, biliyor musunuz? “Bu haklar bizim insanlarımıza lâzım” dediğimiz vatandaş, “Hayır, bana lâzım değil” derse, işte odur bizi sıkıntıya sokacak olan hadise. O zaman Batının “Sizin insanlarınıza lâzım değil bunlar” dediği noktaya geliriz. Orada her şey bitmez. Ama yeniden bir başka mücadele başlar.

Etiketler: demokrasi, demokratlar
Okunma Sayısı: 1394
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı