"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Dünya, ahiretin bekleme salonu

Risale-i Nur'dan
10 Aralık 2018, Pazartesi 00:03
On Birinci Hakikat:

Bâb-ı insaniyettir; ism-i Hakk’ın cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki, Cenâb-ı Hak ve Ma’bud-u Bilhak, insanı şu kâinat içinde rubûbiyet-i mutlakasına ve umum âlemlere, rubûbiyet-i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd ve hitâbât-ı Sübhâniyesine en mütefekkir bir muhatap ve mazhariyet-i esmâsına en câmi’ bir ayna ve onu İsm-i A’zam’ın tecellîsine ve her isimde bulunan ism-i a’zamlık mertebesinin tecellîsine mazhar bir ahsen-i takvîmde en güzel bir mu’cize-i kudret ve hazâin-i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için en ziyâde mîzan ve âletlere mâlik bir müdakkik ve nihayetsiz nimetlerine en ziyâde muhtaç ve fenâdan en ziyâde müteellim ve bekâya en ziyâde müştak ve hayvanât içinde en nâzik ve en nâzdar ve en fakir ve en muhtaç ve hayat-ı dünyeviyece en müteellim ve en bedbaht ve istidadca en ulvî ve en yüksek sûrette, mahiyette yaratsın da, onu müstaid olduğu ve müştak olduğu ve lâyık olduğu bir dâr-ı ebedîye göndermeyip, hakikat-i insaniyeyi iptal ederek, Kendi hakkâniyetine taban tabana zıd ve hakikat nazarında çirkin bir haksızlık etsin?

Hem, hiç kâbil midir ki, Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak, insana öyle bir istidad verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emânet-i kübrâyı tahammül edip, yani küçücük, cüz’î ölçüleriyle, san’atçıklarıyla Hâlık’ının muhît sıfatlarını, küllî şuûnâtını, nihayetsiz tecelliyâtını ölçerek bilip; hem, yerde en nâzik, nâzenin, nazdar, âciz, zayıf yaratıp, halbuki bütün yerin nebâtî ve hayvanî olan mahlûkatına bir nevî tanzimât memuru yapıp, onların tarz-ı tesbihât ve ibâdetlerine müdâhale ettirip, kâinattaki icraat-ı İlâhiyeye küçücük mikyasta bir temsil gösterip, Rubûbiyet-i Sübhâniyeyi fiilen ve kâlen kâinatta ilân ettirmek; meleklerine tercih edip, hilâfet rütbesini verdiği halde, ona bütün bu vazifelerinin gâyesi ve neticesi ve semeresi olan saadet-i ebediyeyi vermesin, onu bütün mahlûkatının en bedbaht, en bîçare, en musîbetzede, en dertmend, en zelîl bir derekeye atıp, en mübârek, nurânî ve âlet-i tes’îd bir hediye-i hikmeti olan aklı o bîçareye en meş’um ve zulmânî bir âlet-i tâzib yapıp, hikmet-i mutlakasına büsbütün zıd ve merhamet-i mutlakasına külliyen münâfi bir merhametsizlik etsin? Hâşâ ve kellâ!

Elhâsıl: Nasıl hikâye-i temsiliyede bir zâbitin cüzdanına ve defterine bakıp görmüş idik ki; hem rütbesi, hem vazifesi, hem maaşı, hem düstur-u hareketi, hem cihazâtı bize gösterdi ki, o zâbit, o muvakkat meydan için değil, belki müstekar bir memlekete gidecek de, ona göre çalışıyor. 

Aynen onun gibi, insanın kalb cüzdanındaki letâif ve akıl defterindeki havâs ve istidadındaki cihazât tamamen ve müttefikan saadet-i ebediyeye müteveccih ve ona göre verilmiş ve ona göre teçhiz edilmiş olduğuna ehl-i tahkik ve keşif müttefiktirler.

Ezcümle: Meselâ, aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan kuvve-i hayaliyeye denilse ki, sana bir milyon sene ömür ile saltanat-ı dünya verilecek, fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın. Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla “Oh” yerine “Ah” diyecek ve teessüf edecek. 

Demek, en büyük fânî, en küçük bir âlet ve cihazât-ı insaniyeyi doyuramıyor.

İşte bu istidaddandır ki, insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihâta etmiş efkârları ve ebedî saadetlerinin envâına yayılmış arzuları gösterir ki, bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir; bu dünya, ona bir misafirhânedir ve âhiretine bir intizar salonudur.

Sözler, Onuncu Söz

LÛ­GAT­ÇE:

âlet-i tes’îd: Sadetlendirme, mutlu etme âleti.

ahsen-i takvîm: En güzel kıvamda yaratılmış olmak.

bâb-ı insaniyet: İnsaniyet kapısı.

câmi’: Kapsamlı, geniş.

ebed: Sonsuzluk.

emânet-i kübrâ: En büyük emanet.

halk edilmek: Yaratılmak.

hazâin-i rahmet: Rahmet hazineleri.

intizar: bekleme.

İsm-i A’zam: Allah’ın isimleri içerisinde, mana ve tecellî yönüyle diğer isimleri de kapsayan en büyük isim.

Ma’bud-u Bilhak: Asıl ibâdet edilecek, hakkıyla ibâdete lâyık olan Allah.

mazhariyet-i esmâ: Üzerinde Allah’ın isimlerini gösterme.

meş’um: Kötü, uğursuz.

müstekar: Karar bulan, kararlı.

rubûbiyet-i mutlaka: Mutlak terbiye edicilik, her şeyin Rabbi olma.

şuûnât: Şuûnlar, keyfiyetler, haller; emirler.

Okunma Sayısı: 1567
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı