"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Milletin hatırı, şahısların hatırından âlîdir

Risale-i Nur'dan
12 Mayıs 2018, Cumartesi
Sual: “Çok âlim ve şairler, zamanlarında büyük hâkimleri ifrat ile sena etmişler. Hâlbuki o hâkimlerin çoğuna müstebit nazarıyla bakıyorsun; demek iyi etmemişler.”

Cevap: “Şiir sanatının aracılığı olmasaydı, yüce huyların tesisçileri, yüksek ahlâkın nasıl tesis edileceğini bilemezlerdi.” [Arabî ibarenin meali] kaidesince, onların niyetleri, ümerayı seyyiattan lâtif bir hile ile vazgeçirmek ve onlara hasenat arkasında müsabaka için garip bir bahşiş-i şairâneyi ortaya koymak; lâkin o bahşiş koca bir milletin sırtından alındığından, istibdatkârâne hareket etmişlerdir. Demek çendan niyette iyi etmişler, lâkin amelde yanlış gitmişler.

Sual: “Neden?”

Cevap: Zira kaside ve bazı teliflerinde büyük bir kavmin mehasinini manen garet edip, bir müstebide verip ve ondan gösterdiklerinden, şu noktadan, bilmeyerek istibdadı alkışlamışlar.

Sual: “Biz Türkler ve Kürtler; bizde kalbimizin dolusu, belki cesedimiz mâlâmâl, belki inbisat edip şu derelerde dağ olarak tahaccür etmiş kalemiz olan bir şecaat vardır. Ve başımızın dolusu zekâvetimiz var. Ve sinemizi mâlâmâl edecek gayret vardır. Ve bedenimizi ve azalarımızı dolduracak itaat vardır. Ve dereleri hayatlandıracak ve dağları müzeyyen edecek efradımız var. (HAŞİYE-1)

Neden böyle sefil ve müflis ve zelil kaldık ki –hem yol üstünde de kaldık– terakkîye binenler bizi çiğneyip istikbale doğru koşup gidiyorlar. Komşumuz olan milletler bizden az iken, kuvvetleri bizden çok kısa iken üzerimize tetavül ediyorlar? (HAŞİYE-2) “Onların kirlisi, bizim temizimize galebe ediyor.” [Arabî ibarenin meali]

Cevap: Hîn-i Meşrutiyette tövbenin kapısı açıktır ve tövbe edenler çoktur. Şimdiki rüesaya tevbih ve ta’nifte hakkım yoktur. Ben taşımı sabıka atıyorum. Bazılarının hatırı kırılsa da mazur tutulsun. Yalnız hakkın hatırı kırılmasın. Zira milletin hatırı, onların hatırından daha âlî, daha galîdir. İşte o tedenninin mühim bir sebebi, bazı rüesa ile haksız olarak millete fedakârlık iddia eden sahtekâr hamiyetfüruşlar veya velâyeti dâvâ eden ehliyetsiz bazı müteşeyyihlerdir. Fakat sünnet-i seniyeye muhalif olan bu sünnet-i seyyie, yine istibdadın seyyiatındandır.

HÂŞİYE-1: Demek kuvve-i maneviyeleri kırılmamış.

HAŞİYE-2: İstersen dikkat et; o zaman Ermeni mebusu Vartakis ve Hakkâri mebusu Seyyid Molla Tahir’e işaret eder.

Eski Said Dönemi Eserleri, Münâzarât, s. 196-97

LÛ­GAT­ÇE:

âlî: Yüce, yüksek.

gâlî: Kıymetli.

hîn-i Meşrutiyet: Meşrûtiyet zamanı.

müstebit: İstibdat eden, despot.

***

Medrese-i Yusufiye Mektupları

O’nu tanıyan zindanda dahi olsa bahtiyardır

ALTINCI MESELE’DEN:

(...) Yüzer fünundan her bir fen, geniş mikyasıyla ve hususî âyinesiyle ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla, bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâl’ini esmasıyla bildirir; sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır. İşte, bu muhteşem ve parlak bir bürhan-ı vahdaniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, çok tekrar ile, en ziyade “Rabbü’s-semâvâti ve’l-arz” [Göklerin ve Yerin Rabbi [Allah’tır]. (Ra’d Sûresi:16; İsra Sûresi:102; Kehf Sûresi:14)] ve “Halaka’s-semâvâti ve’l-arz” [Gökleri ve yeri yarattı. (A’raf Sûresi: 54; En’am Sûresi: 1 73.)] âyetleriyle Hâlık’ımızı bize tanıttırıyor diye mektepli gençlere dedim.

Onlar dahi tamamıyla kabul edip tasdik ederek, “Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir ders aldık. Allah senden razı olsun” dediler. Ben de dedim:

“İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî, manevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak tokatlarını yiyen bir bîçare mahlûk iken, birden iman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelâl’e intisab edip, bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad ve bütün hâcâtına medar bir nokta-i istimdad bularak, herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir Padişaha iman ile intisab etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin idam ilâmını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse, ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirâne iftihar edebilir, kıyas ediniz.”

O mektepli gençlere dediğim gibi, musîbetzede mahpuslara da tekrar ile derim: Onu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.

Hatta bir bahtiyar mazlûm idam olunurken, bedbaht zalimlere demiş: “Ben idam olmuyorum. Belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat ben de sizi idam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden, sizden tam intikamımı alıyorum. Lâ ilâhe illallah” diyerek, sürur ile teslim-i ruh eder.

Şuâlar, On Birinci Şuâ 

(Denizli Hapsinin Meyvesi), s. 232

LÛ­GAT­ÇE:

bâtınî: İçe dönük, iç âlemle ilgili.

bedbaht: Bahtsız, talihsiz, zavallı.

bürhan-ı vahdaniyet: Allah’ın birliğinin delili.

firak: Ayrılık.

fünun: Fenler.

Hâlık-ı Zülcelâl: Celâl sahibi ve her şeyi yaratan Allah.

hüccet: Delil, belge.

zeval: Sona erme.

Okunma Sayısı: 1149
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı