08 Mayıs 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Elif Eki

İkinci haftaya girerken

Elif’te ikinci haftaya girdik. Ve çok sayıda okur görüşü aldık. Görüşler umumiyetle gösteriyor ki, ilk sayı heyecan ve beğeniyle karşılandı; ayrıca genç kalemlere de teşvik kamçısı oldu. Ve bu da ortaya koydu ki, genç kardeşlerimizin çalışmalarının değerlendirilebileceği bir sayfaya da ihtiyaç var.

Bu konuyla ilgili, ilerleyen zamanlarda bilgi vereceğimizi ifade etmiş olalım.

Elif’in şu an için hedeflediği yayın çizgisiyle ilgili malûmat verecek olursak:

Elif; edebiyat, kültür-san'at, lâhika, tarih, bilim, aktüalite, toplum, ahlâk, aile, gençlik gibi geniş bir yelpazede makale, deneme, şiir, haber ve röportaj vb. farklı türdeki özgün çalışmalara yer vermek düşüncesinde. Tabiî bütün bunlar şüphesiz, verilen hacmin müsaade ettiği ölçüde, zamana yayılarak gerçekleşecek.

Bu zaman zarfında sizlerden gelecek her türlü görüş, talep ve tavsiyelere de açık olduğumuzu belirtelim.

***

Bu hafta, manşette, Avrupa Kiliseler Birliğinin 1984’te Avusturya’da toplanarak aldığı iki önemli tarihî kararın belgelerini sunarak çıkıyoruz karşınıza. Yazıyı kaleme alan, Rotterdam İslâm Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Özcan Hıdır.

Hıdır, yeni elde ettikleri “Witness to God in a Secular Europe” (Seküler Avrupa’da Allah’a Şahitlik Etme) isimli belgeyle, Kiliseler Birliğinin iki önemli tarihî kararını sunuyor nazarlarımıza. Bunlar, özetle “Hz. Muhammed de (asm), Allah’ın gönderdiği bir peygamberdir” ve “Allah inancı konusunda Müslümanlarla aynı inancı paylaşmaya gayret etmek, Hıristiyanların sorumluluğudur.”

Bilindiği gibi, II. Vatikan Konsülünde de (1962-65) Müslümanlarla diyalog kapısı açılmıştı.

Son dönemde Hıristiyan âleminde gerçekleşen bu ümit ve şevk verici gelişmeler, “Âhirzamanda Hz. İsa (as) gelecek, şeriat-ı Muhammediye ile amel edecek’ mealindeki hadîsle verilen müjdeli haberin tahakkuk adımları olarak düşünülebilir. Nitekim Bediüzzaman yıllar önce mezkûr hadisi bu minvalde yorumlamış, Hıristiyanlığın nihayetinde hurafelerden sıyrılarak İslâmiyete inkılâp edeceği müjdesini vermişti.

O cennetâsâ günleri de görürüz inşaallah…

Avrupa Kiliseler Birliğinin gizlenen kararı

Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından günümüze dek Batı’da Hz. Peygamber’i (asm) “bir peygamber” olarak tanıma konusunda önemli bazı tartışmalar gündeme geldi.

Siyasî, teolojik ve sosyolojik muhtelif sebepleri olduğunu düşündüğümüz bu tartışmaların ateşleyicisi olarak 1962-1965 yılları arasında toplanan ve hâlâ muhtevası konusunda net bilgiler resmen açıklanmayan “II. Vatikan Konsili”nde İslâm Dîni ve Hz. Peygamber (asm) konusunda ortaya konan tartışmalar gösterilebilir. Bu kararlardan daha yakın tarihli olanı ise 1984 tarihinde Avusturya’nın St. Poelten kasabasında yapılan Avrupa Kiliseler Birliği’ne bağlı İslâm Komisyonu’nun aldığı kararlardır. Allah ve Hz. Peygamber (asm) hakkında Müslümanların inançlarına hemen hemen paralel kararların alındığı bu toplantının sonuç bildirgesi, Avrupa Kiliseler Birliği’nin Websitesi’ne önce konmuş sonradan kaldırılmıştır. Ancak her hâl ü kârda bir kitapçık olarak sınırlı sayıda yayımlanmıştır.

Hıristiyanlar belgeyi adeta unutturmaya çalışmışlar, çok az sayıda araştırmacı dışında sonraları atıf yapılmamış. Müslümanlar ise belgenin varlığından bile uzun yıllar haberdar olmamışlar. Hz. Peygamber (asm) konusunda benzer tartışmaların yapılıp kararların alındığı (!) II. Vatikan Konsili’ndeki kararlar, henüz resmen bilinmiyorsa da, sonraki zamanlarda, insaflı bazı Hıristiyan teologlar tarafından irdelenmiş ve atıfta bulunulmuş. Meselâ İsviçre asıllı ünlü Alman teoloğu Hans Küng bunlardandır. Katolik Kilisesi’nin II. Vatikan Konsili’nde yayımladığı “Hıristiyan Olmayan Dinler Deklarasyonu” adlı dokümanla ilgili yaptığı yorumda Küng, şu noktanın altını özenle çizme gereği duymuş:

“Şayet Katolik Kilisesi ve diğer bütün kiliseler Müslümanlarla hakikî ve verimli bir diyalog kurmak istiyorlarsa, Muhammed’in peygamberliğini resmî olarak kabul etmeleri gerekir.”

TARİHÎ TOPLANTI

II. Vatikan Konsili’ndeki tartışmaların tetiklediğini düşündüğümüz ferdî plandaki teologların ısrarlı telkin ve açıklamalarına rağmen, yakın zamana dek önde gelen Hıristiyan kurum ve kuruluşlarının, resmî olarak Kur’ân’ın Allah Kelâmı, Hz. Peygamber’in de (asm) peygamberliği konusunda sessizliklerini korudukları sanılıyordu. Ancak Witness to God in a Secular Europe=Seküler Avrupa’da Allah’a Şahitlik Etme (Geneva 1984) adlı yeni elde ettiğimiz belge, bu yönde bir tartışmanın, daha ziyade Protestanlara ait 112 farklı kilisenin temsil edildiği Avrupa Kiliseler Birliği’nin 10 Mart 1984 tarihinde Avusturya’nın St. Poelten kasabasındaki toplantısında da yapıldığını gösteriyor.

Kurumun Websitesinde bu kararlar önce duyurulmuş ancak sonradan kaldırılmıştır. Dolayısıyla hâli hazırda Websitesinde bu belgenin içinde bulunan İslâm Komisyonu’nun ilgili kararları yer almıyor. Ancak konuyla ilgili az sayıdaki bazı Hıristiyan teologlar, çalışmalarında belgeye atıflar yapmışlardır. Bu kişilerden en önemlisi Jan Slomp adlı, Hz. Peygamber (asm) ve Hıristiyan-Müslüman ilişkilerine dair insaflı çalışmaları ile tanınan Hollandalı şarkiyatçıdır. Slomp, “Hıristiyanların (Hz.) Muhammed’in Peygamberliğini Tanımasına Dair Tartışmalar” adlı Hollandaca makalesinde, kendisinin de bizzat komisyonunda yer aldığı bu belgeye atıfta bulunmuştur. Yakın irtibatımıza binâen belgeyi kendisinden temin etmek mümkün oldu. Bu sebeple kendisine buradan özellikle teşekkür etmek istiyorum.

Buna göre bu kararların alındığı komisyonun başkanlığını, daha sonra Dünya Kiliseler Birliği’nde Müslümanlarla ilişkilerden sorumlu bölümün başına getirilen Dr. Ulrich Schoen yapmış. Komisyona ayrıca Kanadalı Stuart Brown, Thomas Michael, Yunanlı Anastasios Yannoulatus ve Jan Slomp gibi Hıristiyan din adamı ve akademisyenler katılmış. Toplantıda Müslümanları temsilen ise Hamburg’tan Pakistan asıllı Mehdi Rawzi adında bir imam katılmış. Toplantıdan sonra belge, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Hollandaca yayımlanmış ancak Hıristiyanlar belgedeki kararlara yönelik negatif veya pozitif tepki vermemişler. Bazı Müslümanlar ise, o dönemde bu adımı önemli bulmuşlar. Ancak yeterince teşvik edici söylemlerde bulunmamışlar. Kaldı ki bu belge ile alâkalı Müslümanlara ait herhangi bir çalışma da–bildiğimize göre—yoktur. Belge bir müddet Avrupa Kiliseler Birliği’nin Websitesi’nde kalmış ancak çok geçmeden kaldırılmış.

İKİ ÖNEMLİ KARAR

Avrupa Kiliseler Birliği’nin bu toplantısında İslâm Dini ile alâkalı iki önemli karar alınmıştır. Bu kararlardan biri, “Müslümanların Tanrısı Hıristiyanların Tanrısı ile aynı mıdır?” sorusuna cevap teşkil etmiş ve toplantıya katılan bazı delegeler, Müslümanların da aynı Tanrı’ya ibadet ettikleri kanaatine sahip olmuşlar. Zira onlara göre Arapça konuşan Hıristiyanlar, Tanrılarını Allah olarak isimlendirmişler ve öyle kullanmışlardır. Dolayısıyla karar olarak, “Allah inancı konusunda Müslümanlarla aynı inancı paylaşmaya gayret etmek, Hıristiyanların sorumluluğudur” şeklinde bir ifadeye yer verilmiş. Nitekim Hollanda’nın Breda şehrinde bulunan ve Hollanda’daki iki Katolik kardinalden biri, yaklaşık bir sene önce–belki de bu karardan ilham alarak—Hıristiyanların Tanrı yerine tıpkı Müslümanlar gibi “Allah” kelimesini kullanabileceklerini söylemişti.

Toplantıda alınmış olan Müslümanlarla ilgili ikinci önemli karar, Hz. Peygamber’in (asm) peygamberliği ile ilgilidir. “Hıristiyanlar Muhammed’i bir peygamber olarak kabul edebilirler mi?” sorusuna cevaben özetle şu karar alınmış:

“Hıristiyanlar Eski Ahit’in peygamber geleneğine saygı göstermelidir. O gelenek insanları tek Allah’a ibadet için tövbe etmeye çağırır. Muhammed’i sahte bir peygamber olarak nitelendirip bertaraf etmeye çalışmak adaletsizliktir. Bu itibarla Hıristiyanlar onu da aynı peygamberlik geleneğinin bir parçası olarak tanımalıdır. Ancak bu tanıma, sadece Muhammed’in Dîni’nin sınırları içinde olmalı. Bununla birlikte Müslüman dostlarımız iki gelenekteki farklı yaklaşımların da farkında olmalıdır.” (Witness to God in Secular Europe Geneva 1984, s. 56).

İçerisinde yukarıda sözünü ettiğimiz ifadelerin de yer aldığı kararlar, ilân edildiğinde toplantıya katılan farklı görüşlere ve bölgelere mensup din adamları arasında tartışmalar ve bölünmeler meydana gelmişse de, sonuç olarak toplantıya katılanların tamamı bu iki kararın sonuç deklarasyonuna girmesine ses çıkarmamıştır. Bu toplantıya dair daha detaylı çalışmalara ve tahlillere şüphesiz ihtiyaç vardır ve bitirme aşamasında olduğumuz “Batı’da Hz. Peygamber (asm) İmajı” adlı eserimizde biz bu kararları ayrıca etraflıca ele alıyoruz.

BATIDA HZ. PEYGAMBER

İMAJI DEĞİŞİYOR

Her ne kadar gizlenmeye ve gözlerden uzak tutulmaya çalışılsa da, gerek II. Vatikan Konsili, gerekse sözünü ettiğimiz Avrupa Kiliseler Birliği’nde alınan bu kararlar, kanaatimizce günümüzde gittikçe artan oranda çoğu Hıristiyan olan Batılı düşünür ve yazarın, Hz. Peygamber’in (asm) peygamberliği ve konumunu olumlu ve objektif şekilde değerlendirilmesinin artık kaçınılmaz olduğunu ifade etmelerine yol açmıştır. Mesel⠓Islam and the West” adlı önemli kitabın yazarı Norman Daniel’in şu ifadeleri bunlardandır:

“Hıristiyanların Muhammed’i kutsal bir şahsiyet olarak görmeleri ve onu Müslümanların gördüğü gibi görmeleri son derece önemlidir. Şayet böyle yapmazlarsa kendilerini Müslümanlardan tamamen ayırmış olurlar.”

Yine bu meyanda 1977 yılında İspanya’nın Kurtuba şehrinde düzenlenen Uluslararası Hıristiyan-Müslüman Sempozyumu’nun açılış konuşmasını yapan Madrid Kardinali Emilio G. Aguilar’ın, Hıristiyanları Ortaçağ boyunca oluşmuş Hz. Peygamber (asm) ile ilgili imajı unutmaya ve İslâm Peygamberi için saygılı ifadeler kullanmaya teşvik etmesi zikredilebilir. Zira ona göre Hz. Peygamber’i (asm) hor ve hakir görmek, sadece tarihî ve dinî gerçekleri yok saymak değil, aynı zamanda diyalog sürecinde Müslümanlara saygı göstermemek anlamına gelir. Buradan hareketle o, şu noktanın altını özenle çizmiştir:

“İslâm’ın peygamberini ve onun (asm) getirdiği değerleri takdir etmeksizin İslâm’ı ve dolayısıyla da Müslümanları takdir etmek ve onlarla sağlıklı bir diyaloğa girmek mümkün değildir.”

Aynı şekilde Hz. Peygamber (asm) ile alâkalı “Muhammad: A Western Attempt to Understan Islâm” adlı kitabı pek çok Avrupa diline tercüme edilmiş olan İngiliz yazar Karen Armstrong ile “Muhammad: A Short Biography” adlı eseriyle Martin Forward’ı saymak mümkün. David A. Kerr de, “He walked in the path of Prophets: Toward Christian Theological Understanding of the Prophethood of Muhammad=Muhammed Geçmiş Peygamberlerin İzindedir: Hz. Muhammed’in Peygamberliği Konusunda Hıristiyanların Teolojik Anlayışı” isimli makalesinde benzer görüşleri paylaşır. “Islam for the Western Mind: Understanding Muhammad and Koran=Batılılara İslâm: Muhammed ve Kur’ân’ı Anlamak” adlı eserinde Richard Henry Drummond ise, zaman zaman Hz. Peygamber’i (asm) “tarihî İslâm’ın kurucusu” olarak nitelese de, onun (asm) aynı zamanda “bir peygamber” olarak görülmesi gerektiği yönündeki görüşlerini serdetmiş. Hıristiyan teologlarından John Macquerrie de, “Mediators=Şefaatçiler” adlı eserinde Hz. Peygamber’i (asm), Hz. Mûsa, Hz. Îsâ, Buda, Konfüçyüs başta olmak üzere dokuz büyük şefaatçiden biri olarak görmüş ve kitabının bir bölümünü ona ayırmış. Hz. Peygamber (asm) ile Hz. Îsâ’yı mukayese ettiği “Muhammad and Jesus” adlı eserinde William E. Phipps de, her iki peygamberin aynı peygamberlik ailesinden geldiğini ifade etmiştir.

Kaldı ki Avrupa tarihinde de Hz. Peygamber’i (asm) “saygı duyulması gereken büyük bir şahsiyet”, “bir kahraman” olarak gören ve bu meyanda eserler kaleme alan yazar ve düşünürlerin varlığı da zaten sır değil. Henry Stubbe, W. Goethe, Thomas Carlyl, Tolstoy, La Martin, Michael Hart ve R. Maria Rilke gibi yazarları bu kategoride zikredebiliriz.

Öte yandan, Danimarka’da meydana gelen Karikatür Krizi, Papa XVI. Benedict’in İslâm’ı “şiddet dîni” ve Hz. Peygamber’i de (asm) “kılıç elinden düşmeyen bir peygamber” olarak niteleyen beyanları, Hollandalı siyasetçi Geert Wilders’in Kur’ân’ı şiddet kitabı olarak lanse etmeye çalışan 16 dakikalık filmi başta olmak üzere İslâm, Kur’ân ve özellikle son yıllarda Hz. Peygamber (asm) karşıtı pek çok eylem ve söylem meydana gelmiş ve hâlen de gelmektedir.

İSLÂM’I EN GÜZEL SÛRETTE

TEBLİĞ VE TEMSİL ETMELİ

Bütün bu Hz. Peygamber’e (asm) yönelik olumlu-olumsuz söz ve eylemler göz önüne alındığında, günümüz Batı Dünyası’nda bir yandan içten içe İslâm, Kur’ân ve Hz. Peygamber ile alâkalı olumlu gelişme ve tartışmaların cereyan ettiğini, diğer yandan ise Hz. Peygamber (asm) üzerinden İslâm’a, Kur’ân’a ve Müslümanlara saldırıldığını söyleyebiliriz. Maalesef bu olumsuz söz, eylem ve imaj, gerek medya desteği gerekse Müslümanların donanımsızlığından kaynaklanan birtakım sebeplerle diğerini bastırabilmektedir.

Bununla birlikte Batı’da yaşayan Müslümanlar olarak öncelikle yapılabilecek bazı önemli adımlar da vardır. Her şeyden önce siyasî ve sömürgeci gayelerden uzak olarak ilmî amaç ve objektif kriterlerle İslâm ve peygamberi (asm) hakkında eser üreten İslâmologların çalışmalarını öne çıkarmanın yolları aranmalıdır. Bunun yanı sıra Hz. Peygamber’e (asm) yönelik güzel gelişmeler her fırsatta öne çıkarılmalı, ilgili iddiaların siyasî ve felsefî arka planını irdeleyen makale ve kitaplar ivedilikle üretilmelidir. Tabiatıyla İslâm’ın en güzel sûrette tebliğ ve temsîlini önemseyen entelektüel donanımlı “dinî-entelektüel Müslüman nesiller”in yetişmesi, burada son derece önemlidir. Bu ise Batı’da yaşayan Müslümanların iyi planlanmış yeni bir “İslâm’ı anlatma dil ve üslûbu” ortaya koymaları ve buna yönelik “İslâmî temsîli” en üst düzeyde yerine getirebilmeleridir. Şüphesiz sözünü ettiğimiz söz, eylem ve iddialara akademik ve entelektüel düzeyde cevap vermek, bu temsilin önemli bir yanını oluşturacaktır.

Bu durumda İslâm’a, Kur’ân’a, Hz. Peygamber (asm) aleyhine olduğunu düşündüğümüz söz ve eylemler, paradoks gibi görülse de, birer fırsatlara dönüşecek, Protestan Kiliseler Birliği kararında olduğu gibi, muhataplarımızdan İslâm, Kur’ân ve Hz. Peygamber (asm) hakkında Ortaçağ ve klâsik oryantalistik dönemdeki genelde olumsuz jargonun haricinde, umulmayan açılımlara yol açabilecektir.

Domuz'un Kur'ân'da Yasaklanması Bilimsel Bir Mucize

Dünyayı kasıp kavuran Domuz Gribi’nin (H1N1 Gribi) gittikçe daha büyük bir tehlike haline gelmesiyle birlikte İslâm dininin domuz etini haram kılması ve yasaklaması konusu bir kez daha gündeme geldi.

Her Müslüman elbette domuz eti ve domuzdan elde edilen mamullerin haram olduğunu ve bunların yenmesinin yasak olduğunu bilmektedir. Buna rağmen bir çok insan bunun sebep ve hikmetlerini tam olarak bilmiyor. Ancak yapılan araştırmalar aslında domuz etinin bizzat Kur’ân-ı Kerim’de kesin âyetlerle yasaklanmasının bilimsel ve mû'cizevî hikmetleri olduğunu gösteriyor. İslâm dininde her kuralda olduğu gibi domuz eti meselesinde de insanoğlunun maksimum faydasının gözetildiği görünüyor. İşte domuz etinin yasaklanması ile ilgili yapılan bilimsel bir araştırmada açığa çıkan gerçekler:

Allah (c.c) şöyle buyurmuştur: De ki: Bana vahyolunanlar arasında, yiyecek bir kimseye, sizin dediğiniz gibi yemesi haram edilmiş bir şey bulmuyorum. Ancak murdar oldukları için leş, akmış kan ve domuz eti ile, Allah'a itaatten çıkarak Allah'tan başkasının adına kesilen hayvanlar haramdır. Fakat kim çaresiz kalırsa, kendisi gibi zaruret halindeki bir kimsenin hakkına tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak şartıyla, bunlardan yiyebilir. Muhakkak ki Rabbin çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. (el-En’âm, 6/145).

BİLİMSEL GERÇEK:

İlim, İslâm hukukunun yasakladığı ve Müslümanların asırlar boyunca tabi oldukları bazı yasakların amaçlarını anlamaya çalışmıştır. Mikroskobun icat edilmesinden çok daha önceye dayanan bu yasaklar sırasıyla şunlardır: Leş (içinde çok hızlı bakteri ürer), kan (çok fazla bakteri içerir, daha hızlı ürerler) ve son olarak domuz eti. Domuzun bedeni, temizlemekle giderilemeyecek kadar pek çok hastalığın çekim alanıdır. İnsana ve hayvana bulaşabilen parazit, bakteri ve virüslerin sığınağı durumundadır. Bunlardan balantidium coli paraziti, trchinella şeriti, tenya solium (domuz tenyası) ve tenyalar (cysticercosis) gibi bazıları domuza hastır. Zoonozlar, bazı influenza türleri, fluke olarak da bilinen yaprak şeklinde ve yassı bir parazit kurt olan fasciolopsis buskii, askaris kurdu ise hem insan, hem de hayvanlarda görülen bazı hastalıklar arasında sıralanabilir. Balantidiasis hastalığına domuzlarla temas edenlerde ve domuz çobanlarında sıklıkla rastlanır. Bu hastalık veba gibi yayılır. Böyle bir olay Atlas Okyanusundaki adalardan birinde domuz pisliklerinin kasırga sonrasında yayılması sonucu gerçekleşmişti. Bu hastalık domuz pisliklerini temizleyecek teknolojiye sahip olduğunu ve domuz eti tüketmemenin bir dayanağı olmadığını ileri süren Almanya, Fransa, Filipinler ve Venezüella gibi gelişmiş sanayi ülkelerinde de görülmüştür.

Trichinellosis şeritinin dişisi, yumurtalarını domuzun bağırsak duvarlarına bırakır. Bu yumurtaların sayısı on bine kadar ulaşır ve kan aracılığıyla kaslara taşınır, buraya yerleşir, gelişir ve hastalığın ortaya çıkmasına sebep olur. Domuz tenyası hastalığı hastalıklı domuz etinin tüketilmesi sonucu ortaya çıkar. Bu kurtçuğun boyu insan bağırsağında yedi metreye kadar ulaşır. Dikenli bir başı vardır. Bu sebeple bağırsak duvarını zedeler ve pek çok kan hastalığına sebep olur. Dört emici ağzı ve bir boynu vardır. Çift cinsiyetli olarak çoğalır. Bu canlıların sayısı bine ulaşır. Bunlardan her biri binden fazla yumurta bırakır ve sonuçta tenya hastalığı belirir. İnsan tenya yumurtaları bulaşmış bir yiyeceği tüketirse yumurtalar kan aracılığıyla herhangi bir organa ulaşabilir ve tehlike ortaya çıkar. Sığır tenyası ve diğer parazitler bu denli zarar vermezler.

KONUNUN MÛ'CİZEVÎ YÖNÜ:

Domuz çirkin yaratılışlı bir hayvandır. Putperestler tarafından iyilik sembollerini öldürdüğü kabul edildiğinden dolayı nefret edilen bir hayvan sayılmıştır. Eski Mısırlıların sözde tanrısı Horus’u, Kenanlıların sözde tanrısı Adone’yi, Yunanlıların sözde tanrısı Adonis’i Küçük Asya’da Atis’i bir domuzun öldürdüğü efsaneleri rivayet edilmiştir. Eski Mısır’da domuz çobanlığı yalnızca idam mahkûmlarının uğraşacağı en âdi işti. Domuz çobanı tapınağa giremez ancak kendisi gibi bir kadınla evlenebilirdi. Domuza dokunan kişinin yıkanması gerektiğine inanılırdı. Bu hükme muhalefet etmiş olsalar da ehl-i kitaba da domuz eti yasaklanmıştı. Ancak Kur’ân-ı Kerîm, domuz eti yemenin niçin yasaklandığını “o (rics) pisliktir” diyerek açıklamıştır. Rics kelimesi eziyet, zarar, pislik, kir gibi anlamların tamamını içeren geniş kapsamlı mânâsı olan bir kelimedir. Domuz eti yemeyi yasaklayan başka âyetler de vardır: “O, size, leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen hayvanların etini haram kıldı. Her kim çaresiz kalır da bunlardan yemeye mecbur olursa, kendisi gibi zorda kalmış birisinin hakkına tecavüz etmeden ve zaruret miktarını aşmaksızın yemesinde günah yoktur. Muhakkak ki Allah çok bağşlayıcı, çok merhamet edicidir.” (el-Bakara, 2/173).

“O size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen hayvanların etini haram kılmıştır. Her kim çaresiz kalır da, kendisi gibi zorda kalmış birisinin hakkına tecavüz etmeden ve zaruret miktarını aşmadan bunlardan yemeye mecbur olursa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (en-Nahl, 16/115).

Bu yasak hayvanın bütün yenilebilir parçalarını, iç yağlarını da içine alacak şekilde genelleştirilmiştir. İç yağların Yahudilere yasaklanması, bunların yemeklere etle beraber katıldığını göstermektedir:

“Yahudilere de biz bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunların sırtlarına veya bağırsaklarına yapışan veya kemiğe karışan yağlar dışındaki iç yağlarını da haram kıldık. Bunu zulümleri yüzünden onlara bir ceza olarak verdik. Muhakkak ki doğruyu bildiren Biziz.” (el-En’âm, 6/146).

Etin yasak olması yağın da yasak olması demektir. Domuz eti ve yağı hayvanlara da yem olarak verilemez. Çünkü bu hayvanlar da sonuçta insan tarafından tüketilecektir. Kur’ân’ın domuz eti ve yağını yasakladığı dönemde hiç kimse domuzun zararlarını bilmiyordu.

ORTAYA ÇIKMAMIŞ ÇOK GERÇEK VAR

Geçtiğimiz yıllarda Kur’ân ve Sünnet’te Bilimsel Mû'cizeler Komisyonu tarafından gerçekleştirilen 7. Bilimsel Mû'cizeler Sempozyumunda bir tebliğ sunan Dr. Fehmi Mustafa Mahmud şunları söylemektedir: “Araştırmalarımızda Yüce Allah’ın domuz etini yasaklamasının birçok sebebinden bazılarını ele alabildik. Şunu belirtmeliyiz ki bu konuda yapılmış olan araştırmalar, her ne kadar sayıları çok da olsa, domuz etinin yenmesindeki zararların sadece bir kısmını açıklayabilmektedir. Şuna kesinlikle inanmaktayız ki önümüzdeki senelerde yapılacak araştırmalar domuz etinin haram kılınmasındaki mû'cize hakkında daha nice gerçekleri ortaya çıkaracaktır. Ancak bilimsel gelişmeler ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanlığın bilgisi ve idraki daima sınırlı kalacaktır. Allah ise sonsuz ilim ve hikmet sahibidir.”

MÛ'CİZELER Komİsyonu Nedİr?

Kur’ân ve Sünnet’te Bilimsel Mû'cizeler Komisyonu 1983 yılında 9’uncu Uluslararası Camiler Yüksek Meclisi toplantısında kurulmuştur.

Peygamberin (asm) Sevgisi

Sevgi, kâinatın hamurudur; insana söylenen ilk sözdür. Allah’la kulları arasındaki ilk konuşmadır; ilk tenezzül-ü İlâhîdir.

(Peygambere (asm) “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” demiştir.) İnsana verilen ilk nimettir; ruhun ilk kıvılcımı, yıldızların ilk ateşi, dünyanın ilk açan çiçeğidir. Sevgi, sebepsiz, birden yaratılan, bahşedilen, zamansız, yersiz (mekânsız), en büyük bir nimettir.

Sevgi, aynı zamanda bir görevdir. İnsanlar arasındaki en büyük sevgi, peygamberin ümmetine olan sevgisidir. Peygamber sizin babanızdır. Ümmetinden sorumludur. Peygamberlik vazifesi, görevin tebliğinden çok önceleri, ilk ruhun üflenmesiyle başlamıştır. Peygamberlik, sebepsiz, Allah’ın insanlara verdiği en büyük sevgi armağanıdır. Bir peygamber, görevi gereği sonsuz bir yürek ve sonsuz bir sevgiyle donatılmıştır. Peygamberlik kazanılmış, bir sürecin sonucunda erişilmiş, elde edilmiş bir sonuç değildir. Birden, sebepsizdir. Verilmiştir, lütuftur. Bir peygamberin görevden kaçması söz konusu değildir, çünkü verilmiştir, indirilmiştir; kazanılmış değildir, irâdî değildir, insânî değildir.

Peygamberin ümmetine sevgisi, Allah’ın kullarına sevgisini gösterir; peygambere görev Allah tarafından verilmiştir, peygamber için ümmeti kaçınılmaz bir nimettir, ümmetini reddedemez, varlığını inkâr edemez, izinsiz terk edemez. Sadece hizmet eder; karşılığı, öncesinde verilmiştir. Peygamberlik verilmiş nimetler içinde en dolaysız, kaçılmaz, ertelenmez, devredilmez, tartışılmaz olanıdır. Bununla birlikte, verilen görevin büyüklüğü kadar, peygamberin ümmetine olan sevgisi de verilmiştir.

Peygamber sizin babanızdır, kendi isteğinin, becerisinin, çalışmasının ötesinde baştan verilmiş bir görevdir babalık; görevdir, kaçılmazdır, bitecek değildir, sonsuz hayatın başlamasıyla da silinmeyecektir; bir kez yazılmıştır ve değiştirilemeyecektir; hiçbir gerçek onun üstünü örtemeyecek, hiçbir kul, bir kanun, bir olay bunu bitiremeyecektir.

Bir peygamberin ümmetine sevgisi, bir babanın evlâdına sevgisinin çok ötesinde, hem maddî, hem mânevî sonuçları insanlık tarihini oluşturan en büyük görevdir. Peygamberin görevi, ümmetinin hem maddî gelişimini, (her mû'cize maddî bir gelişimi hem tanıtır, yol gösterir; hem de insan için olan sınırını çizer), hem de mânevî yükselişini (salih kullar, veliler, din bilginleri, saygın kişiler, fikirler, sözler, yazılar) sağlayarak sonsuz sevgisini gösterir; başka bir dünyaya hazırlar, bitmeyecek nimetlere yol açar. Peygamber ümmeti için, görevi için yaşar, görevi bitince ayrılır.

Peygamberin ümmetine duâsı, ümmetin en büyük nimetidir; en temiz, en açık, en gerçek yakarıştır. Peygamber sadece ümmeti için duâ eder; kendinin kazanacağı başkaca bir şey olamaz, peygamberlik nimeti üstünde bir insan için başka bir nimet yoktur. Peygamberin sevgisi, Allahın kullarına sevgisinin en büyük mesajıdır. Bir peygamberin olması, insan için Allah’ın sevgisinin en büyük delilidir.

Allah en çok peygamberi sever. Yaratılışın hem sebebi, hem de sonucu peygamberdir. İnsan, bir peygamberin ümmeti olarak bu sevgiden yararlanır. Peygamberin sevgisi ümmetin sevgisine bağlı değildir bu yüzden.. Allah’ın sevgisine bağlıdır. Ümmetin peygambere olan sevgisi, peygamberin ümmetine olan sevgisine yetişemez. Peygamber karşılıksız sever, çünkü karşılığını en başta almıştır ve bu alınabilecek en büyük karşılıktır; sonsuza kadar peygamber olarak kalacaktır.

Peygamberi seviyorsanız (peygamberin sevgisi içindeyseniz) Allah’ı seviyorsunuzdur (Allah’ın sevgisini kazanmışsınızdır), aksi halde Allah’ı sevmiyorsunuz demektir. En büyük felâket peygamberin sevgisinden mahrum kalmaktır, Allah’ın huzurundan kovulmaktır. En güzeli, peygamberin sevgisine tutunup huzura yükselmektir.

Duâ

Ağlıyor duvarda yorgun gözlerim.

Artık duvar da anlamıyor beni,

Hükümran tekliğim…

Yıkıldım böyle içime kaç kıyamet ertesi,

Ağlıyor duvarda yorgun gözlerim…

Sinsice büyüyor zaman her baktığımda,

Kaç akrep emiyor uykuda düşlerimi...

Ürkütüyor yer beni attığım her adımda,

Her saat başı aynı kurşun vuruyor gibi,

Sinsice büyüyor zaman her baktığımda…

Bir sızım var, söylemedim; saçlarım da uzuyor,

Ve bir yalnızlığım, ki ikiye bölüyor beni...

Bir çağıran mı var gökler hep uğulduyor

Bir bozguna uğratan bütün ezberlerimi…

Bir sızım var, söylemedim; saçlarım da uzuyor…

El açmış göğe doğru bekliyor iki rahle;

Diziyorum bir daha kopuk tespihlerimi

Vakit duâ serinliğinde…

Al götür bana senden geçerek beni,

El açmış göğe doğru bekliyor iki rahle…

Özlem Kara

Celâleddin–i Harzemşah’ın ihlâsı ve ihtilâfın faturası

Risâle–i Nur'dan iki nükte (1994 baskılı nüshalar) Birincisi: “İnsan, kendi vazifesini yapıp Cenâb–ı Hakkın vazifesine karışmamalı. "Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin–i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâı ona demişler: 'Sen muzaffer olacaksın.

Cenâb–ı Hak seni galip edecek.'

"O demiş: 'Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb–ı Hakk'ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek O'nun vazifesidir.'

"İşte o zât, bu sırr–ı teslimiyeti anlamasıyla, harika bir sûrette çok defa muzaffer olmuştur.” (Lem'alar, s. 135; Mesnevi–i Nuriye s. 143; Emirdağ Lâhikası, s. 298 ve 456)

İkincisi: "Ey ehl–i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız.

"Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir.

"İşte, ey ehl–i iman! İhtiraslarınızdan ve husûmetkârâne tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz." (Mektubat, s. 261)

İki kahraman karşı karşıya

Yukarıda Risâle–i Nur'dan iktibasen aldığımız iki mühim nükte, Anadolu ve İslâm tarihi açısından alınması gereken ibret dersini en veciz ve en tesirli bir sûrette hülâsa ediyor.

Ne yazık ki, iki büyük İslâm kahramanı olan Celâleddin–i Harzemşah ile Alaeddin Keykubad'ın 1230'da karşı karşıya gelmesi, İslâm âlemine pek pahalıya mal oldu. O tarihte Erzincan yakınlarındaki Yassıçemen'de yaşanan savaşta mağlûp düşen Harzemşah devleti erimeye yüz tuttu. Ardından, Moğollarla komşu ve sınırdaş hale gelen Anadolu Selçuklu Devleti için tehlike çanları çalmaya başladı.

İHLÂSIN YÜKSEK KULESİNDEN DÜŞÜŞ

Celâleddin Harzemşah, birçok ülke gibi Harzemşah ülkesinin toprağını da çiğneyip tarümar eden Cengiz'in (Moğol) ordularına karşı harikulâde bir ihlâs ve gayretle cihad etmiş büyük bir İslâm kahramanıdır.

O, bu muazzam ihlâs ve gayreti sayesinde, kısa süre içinde Harzemşah ülkesini toparlamayı, milletin ittihadını sağlamayı, ordusunu düzene sokmayı başardı.

Ardından, aynı ihlâs ve gayretle Moğol kuvvetleriyle cihada tutuştu. Aciptir ki, o zamana kadar hemen hiç kimsenin durduramadığı, önüne geçip mağlûp edemediği Cengiz'in orduları, Celâleddin–i Harzemşah'ın karşısında hezimete uğradılar. İki tarafın kuvvetleri, defalarca karşı karşıya gelip kıyasıya mücadele ettikleri halde, Moğollar, hemen her defasında mağlûp ve perişan oldular.

Fakat ne büyük acıdır ki, Celâleddin, aynı tavrını âhir ömrüne kadar sürdüremedi. Tabiî, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad da öyle...

Sultan Celâleddin, Şarkî Anadolu, İran ve Kafkasya'da Cengiz'in ordularıyla muzafferane şekilde harp ederken, Sultan Alaeddin de Garbî Anadolu'da Bizans ve Haçlı kuvvetleriyle galibane bir sûrette cihad ediyordu.

Fakat, siz talihsizliğe bakın ki, bu iki büyük kahraman 1230 senesinde karşı karşıya geldi ve Yassıçemen denilen yerde 200 bine yaklaşan kuvvetleriyle amansız bir savaşa tutuştu. Kardeş kanının sel olup aktığı bu mevkiye, Anadolu halkı "Yaslıçimen" adını koydu.

Savaştan Harzemşahlar mağlûp çıkmıştı; ancak, Selçukluların kuvveti de büyük ölçüde zaafa uğramıştı.

Bu durumu fark eden Moğollar, derhal harekete geçti. Önce, zayıf durumdaki Harzemşahların üzerine yürüdü, topraklarını ele geçirdi. Sultan Celâleddin (Mengüberdî), son bir ümitle Selçuklular'dan yardım istedi. Ancak, çok geç kalınmış ve artık iş işten geçmişti. Yardım gelmeyince de, yine son bir ümitle Selçuklu Sultanına mektup yazdı ve "Beni bitirdikten sonra sıra size gelecek" dedi.

Nitekim, aynen öyle oldu. Harzemşah ülkesini işgal eden ve Celâleddin'i de vatanını terk etmek mecburiyetinde bırakan Moğollar, sınırdaş olduğu Selçuklu ülkesine gözünü dikti. Zaten, arada başka bir engel de kalmamıştı artık. Saldırıların başlaması uzun sürmedi...

1243'te Moğollarla yaşanan ve mağlûbiyetle neticelenen Köse Dağı Savaşı (Sivas), Selçuklular için bir bakıma sonun başlangıcı oldu.

İHTİLÂFIN AĞIR FATURASI

Harzemşahlarla Selçukluları ihtilâfa düşürüp birbirine kırdırmayı başaran Moğollar, aynı fitnekâr taktikle, Selçuklu büyüklerini de ihtilâfa düşürmeye muvaffak oldu. Sultan adayları çeşitli bahanelerle birbirine düşürüldü.

Bu sayede, ülke iki başlı, iki yönetimli bir sistemle parçalanma noktasına getirildi. Biri Kayseri merkezli, diğeri Konya merkezli olarak yönetilmeye başlayan Anadolu Selçukluları, aralarında giderek şiddetlenen rekabetin de tesiriyle, aslında kendi sonlarını getirmiş oldular.

İki başlı saltanat sisteminin yol açtığı şiddetli ihtilâftan istifade eden Moğollar, Anadolu'yu atadığı valilerle yönetmeye başladı. Hatta, Selçuklular'a kimin sultan olacağını dahi Moğollar (İlhanlı) belirlemeye başladı.

Moğol hakimiyeti altına giren Anadolu, tarihinin de en kanlı, en zulümlü dönemini yaşadı. Yüz binlerce insan, hünharca katledildi. Sayısız ev, bina, imaret yakılıp yıkılarak, Anadolu adeta yangın yerine döndürüldü.

Bununla da iktifa etmeyen muhteris Moğollar, 1258'de Bağdat'a da girerek İslâm halifesini katletti ve Abbasî Hanedanından sağ kurtulanları Mısır'a kaçmaya mecbur etti.

İşte size, ihlâsın muazzam kuvvetini göstermenin yanı sıra, ihtilâfa düşmekle yaşanan elim vaziyeti gözler önüne seren ibret dolu bir tarih sayfası.

Bir dil, iki insan

Aynı dili konuştular. İki insan, bir dil. Biri Said Nursî, biri Mehmet Âkif. İkisi de birer ıztırap, çile, feryat ve dik duruşun simgesi.

1878’de dünyaya gelen Bediüzzaman Said Nursî, Risâle-i Nur Külliyatı’nı–bazı mektuplar hâriç—1926-1949 yılları arasında telif etti, 1960’da vefat etti. 1873- 1936 yılları arasında yaşayan Mehmet Âkif Ersoy da 11.240 dizeden oluşan Safahat’ını ve diğer nesir yazılarını (tefsirler, vaazlar, makaleler vb.) miras bıraktı.

Bu iki insan, iki samimî Müslüman, karanlıklar içinde birer muştu oldular. Eskimez bir uygarlığın sesiyle, diliyle konuştular. Kur’ânî ve Nebevî terminolojinin kelime ve kavramlarını adım adım işlediler. Eserlerindeki “yüksek, gür seda”, istikbal inkılâbatı içinde hâlâ diri. Tazarru, niyaz, tefekkür söylemleri… Mânâ âlemlerinin Yusufî güzelliğiyle kendinden geçen ve ellerinin kesildiğinin, sürgünlere gönderildiğinin, kendi kişisel dertlerinin farkına bile varmayan, daha doğrusu bunları önemsemeyen iki cehd oldular. Bizi âyetlerin, rahlelerin, nakışların, çinilerin, mahyaların, hüsnühatların, duâların tanıdık kelimelerine çağırdılar.

İki insan… Milletin imanını selâmette görmek için hakikat önünde diz çöküp okuyor, yazıyor, okuyor, yazıyor. Birinden kelime kelime Risâle dökülüyor, birinden safha safha, dize dize Safahat.

Rahat ve lüks yataklarda derin uykular, gafletler, zevk ve eğlenceler, kişisel çıkarlar, onların hayatında yok. Onlar, yerli düşüncenin, yerli ölümsüz uygarlığın diri tutulması, hakikat sedasının yüksek olması için çok didindiler, çok terlediler, çok uykusuz kaldılar, çok çabaladılar, tahkir ve tezyifler arasında izzetin şahikalarına çıktılar. En yüksek hakikatleri korkmadan, çekinmeden haykırdılar. Hevesli akılsız çocuklar gibi, geçici, önemsiz lezzetlerin peşinde koşmadılar, koşmamızı istemediler. Sıkıntı ve elemlerin, bilâkis, mânevî lezzetler ve uhrevî sevaplar verdiğini söylediler.

Ve onlar, bir dil buldular, bir dile ulaştılar, uygarlığımızın toz duman yıkıntıları arasında taze, canlı, sıcak kelimelerle konuştular. Yüzer âyetten tereşşuh eden gerçeklerle kuşandılar. Son nefeslerine kadar bize sonsuzdan, sonsuzluktan, kalıcı olandan, hakikî insandan, insanlıktan haber verdiler. Habercilerin haberlerini getirdiler. Fısıldadılar, haykırdılar, uyardılar, şefkat ve hikmetle seslendiler. Gizli gizli ağladılar. İki insandılar, fakat bir dil oldular.

Aynı dili konuştular. Cemal ve celâl dediler, ezan ve şahadet dediler, şark ve garp dediler, tehlikeleri bertaraf ettiler, iman ve hilâl dediler. Mütefekkir ve şair oldular. Bu aynı dilden dolayıdır ki risâlelerin bir yerinde, “Merhum Mehmed Âkif’in,

Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı,

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı

beytiyle ifade ettiği idealini tahakkuk ettirmek, Bediüzzaman’a müyesser olmuştur” ifadesi geçmektedir.

İki ayrı insandılar. Bir dili konuştular. Savaş meydanlarında, bağ ve bahçelerde, uzun gurbetlerde, Kosturma’da ve Mısır’da, tel örgülerin ardında Kur’ân’ı düşündüler, anlayıp anlattılar. Gece yarılarında yalvarıp yakardılar yüce Hâlık’a, Rahman ve Rahîm olana, Semi ve Basîr olana, Vedud ve Kahhar olana. Rububiyetten ve ubudiyetten bahsettiler. “Dost istersen Allah yeter” dediler, “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu / Gelir de adl-î İlâhî sorar Ömer’den onu” dediler. Peygamberlerin serin bakışlarını anlattılar. Sahabe dediler, Asr-ı Saadet dediler.

Cesur ve mütevazi, özgür ve kararlı, diğerkâm ve merhametli idiler.

Gizli komiteler, dinimizi ve dilimizi yozlaştırmaya, yok etmeye çalışırken onlar Sırat-ı Müstakîm üzere oldular. “Bin seneden beri Kur’ân-ı Hakîmin bir bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyan” Türk milletini, bu vatan gençlerini, bu toprağın insanlarını, hatta bütün insanlığın sonsuz hayatını kurtarmak için çırpındılar. Kur’ân’ın elmas kılıncı ile küfrün, inkârcılığın, materyalizmin aklını parçaladılar. Vuzuhla konuştular. Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu gösterdiler. Tasdik, iman, şuhud, tahkik, iz’an, dâvâ içinde burhan dediler.

Asım’ın nesli dediler. “Din, terakkiye mânidir” düşüncesinin ancak bir hezeyan olduğunu izah ettiler. Şakî olmadılar. Aydınlanmacı, Nemrutçu, Firavuncu olmadılar. Münevver, aydın, aydınlık oldular. Eskinin içindeki eskimezleri göremeyen sahte aydınlardan olmadılar. Bu yüzden sahte aydınlar, onları yürekten sevemedi zaten. Kâinatta en yüksek hakikatin iman olduğunu âyet âyet nakşetmeye çalıştılar zihinlere.

Er kişi oldular. Said oldular, Âkif oldular.

TAHA ÇAĞLAROĞLU

08.05.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Elif Eki

  (01.05.2009) - Yeniden Bismillah!

  (30.04.2009) -

  (30.04.2009) -

Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl
Reklam Linkleri: Risale Yorum- Risale Çocuk- Oktay Usta - Euro Nur - Fıkıh İnfo- Ahmet Maranki- Cevşen - Yeni Asya Barla - Makdis