"Gerçekten" haber verir 01 Mayıs 2009
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formuİletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 

Elif Eki

İSMAİL TEZER - elif@yeniasya.c

Yeniden Bismillah!

Yeni Asya’nın kadim okuyucularının hasretle yâd ettiği Elif, ilk olarak, bir kış günü, 30 Ocak 1976 Cuma tarihinde çıkmıştı okurlarının huzuruna.

Bu tarihten 33 sene sonra, bu kez bir bahar günü ve tevâfuk ki yine Cuma’da buluştu okuyucularıyla.

O yıllarda nasıl ki okuyucularının fiilî destekleriyle yayın hayatına başlayıp nice kalemlerin yetişmesine vesile olduysa; bugün de aynı mânâları yaşamaya ve yaşatmaya namzet. Daha şimdiden nice kıpırdanışlara vesile olmaya başladı bile…

Elif, Risâle-i Nur okuyucularının hiç de yabancısı olmadığı bir mânâyı temsil ediyor aynı zamanda. Bu açıdan ruhlar zaten Elif’le ülfet hâlinde. Nitekim “elîf” şekliyle mânâsı da “ülfet olunan, alışılan şey, dost”…

Evet, ruhunuzun kadim dostu Elif, bir kez daha huzurlarınızda... Hamuruna, ruhunuzu katmanız duâsıyla…

Ve de, omuz omuza verip ittihat etmiş ‘1111’ kuvvetindeki nice ‘dört elif’lere vesile olmak niyazıyla…

DEPRESYONUN ÇARESİ RİSÂLE-İ NUR’DA

BATILILARIN ‘PEACE’ DEDİĞİ, HUZUR MÂNÂSINA GELEN TEDAVİ YÖNTEMİ, ASLINDA BAŞTAN BAŞA İMANÎ BİR BAKIŞ AÇISI SÜRECİ.

DEPRESYONUN SEBEBİ, İNSANIN KENDİNİ

TANIMAMASI

“İnsan, kendini tanımazsa, nereden geliyor ve nereye gidiyor olduğuna dair sorular sorup bunların en doğru cevaplarını bulamaz, bu dünyadaki vazifesini idrak edemezse, elbette depresyona düşmeye müsait hâle gelecektir. Bu cevapları da en doğru ve ikna edici olarak, dinler ve peygamberler vermiştir.”

RİSÂLE-İ NURLAR, BAŞLI BAŞINA “PEACE

TEDAVİ SÜRECİ ” ESERLERİ

“Batılıların adını, PEACE koyduğu, anlam olarak da HUZUR mânâsına gelen tedavi süreci, aslında baştan başa imanî bir bakış açısı sürecidir. Kur’ân ve sünnete göre bir bakış açısı ayarı sunan Risâle-i Nur eserleri ise, başlı başına bir PEACE tedavi süreci eserleridir. Risâle-i Nurlar başta insanı psikolojik problemlere karşı koruduğu gibi, probleme düşmüş insanlara da Kur’ânî tedaviler uygulayan bir hekim gibidir.”

Risâle-i Nur ve psikoloji

İlâç ve inanç tedavisi

Bahar mevsiminin ilk aylarını yaşadığımız bu günlerde depresyon hastalıklarının arttığı bir vakıadır. İnsan, adeta sinema perdeleri gibi değişen kâinat tablosunu okumakla görevlidir. Allah, insanı bu okuma işini yapabilecek cihâzâtla donatmıştır. Başka hiçbir mahlûka bu özellikler verilmemiştir. İnsanın tefekkür etmesi, imanî bir bakışla olayları değerlendirmesi, Esmâ okumaları yapması, yaratılış hikmetinin bir gereğidir. İşte bu hikmetin en yoğun icra edildiği zaman dilimi, her halde bahar aylarıdır.

Hızlı, san'atlı, suhûletli ve sehavetle, muazzam değişikliklerin yapıldığı bu mevsimde, her şey yaratılış hikmetine uygun hareket ederken, insan bu hikmete uymaz ise, sıkıntılar yaşar. Bu mükemmel enerjiye ayak uyduramaz, dar bakış açıları ile, basit, günü birlik olay ve hadiselere takılıp, enerjisini bu yönde harcarsa, elbette depresyon kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.

Depresyon sadece bu sebeple ortaya çıkmamaktadır. Çağımızın hastalığı depresyona, sebepleri açısından baktığımızda dört çeşide ayrıldığı görülür. Bunlardan birincisi, beyindeki bir bozulma sonucu olan depresyondur ki, bu fiziksel bir hastalıktır. İkincisi, genetik olmayan ama biyolojik bir depresyon çeşididir. Bu da genelde madde bağımlılarında ortaya çıkar. Üçüncüsü, halledilmemiş bir çocukluk travması, geçmişteki bir sorundan kaynaklanan, psikolojik olmakla beraber, biyolojik de olan bir sorundur. Dördüncüsü ise, insanın günlük hayatında meydana gelen, ani ve şiddetli bir etki neticesinde ortaya çıkan depresyondur.1

İlk iki depresyonda insanın tıbbî bakıma ihtiyacı vardır. Psikiyatri tedavisi ve ilâçlar şarttır. Üçüncü ve dördüncü tip depresyon tedavisinde ise, ilâçla beraber sağlıklı sonuç için, ‘inanç tedavisi’ de gerekmektedir. Belki inanç faktörü ve iman, tam bu noktada en iyi bir çözüm olacak ilâç mesabesindedir. İman, gerçi ilk iki depresyon tedavisinde dahi, hatta koruyucu tedbir açısından da bir ilâç ve kalkandır. Fakat bu gün toplum içerisinde en yaygın olanı, üçüncü ve dördüncü tip depresyon çeşididir.

İnsan, kendini tanımazsa, nereden geliyor ve nereye gidiyor olduğuna dair sorular sorup bunların en doğru cevaplarını bulamaz, bu dünyadaki vazifesini idrak edemezse, elbette depresyona düşmeye müsait hâle gelecektir. Bu soruları her insan fıtrî olarak sorar, fakat doğru cevaplarını herkes bulamaz. Bu cevapları da en doğru ve ikna edici olarak, dinler ve peygamberler vermiştir.

Geçmişte çözülemeyen bir problem sonucu, ilâç tedavisi, kişinin konu hakkında konuşmasına ve bu konuşmanın neticesinde kendini kısa süreli iyi hissetmesine sebep olabilir. Kısa vadede faydalı gibi gözüken bu tedaviyle, problemler yüzeysel çözülmüş olabilir, fakat ilâçla yapılacak bu çözüm, kaçınılmaz olan sonucu sadece erteler. Bunun tehlikeli bir yanı da, bir hap sayesinde kendini iyi hissetmenin, ileride duran zorluklara karşı yapmak gerekeni de yapmaktan kaçınmaya yol açabileceğidir.

O halde, bir depresyon durumunda yapılması gereken, ilâç tedavisi olsa bile, bununla beraber ‘inanç tedavisi’ de şarttır. Psikolog ve psikiyatristlerin ilâç tedavisi ile beraber inanç terapileri yapmaları da gerekir. “Hazık (uzman) mütedeyyin hekimlerin tavsiyelerini tutmak, ehemmiyetli bir ilâçtır. Mütedeyyin hekim, elbette meşrû dairede nasihat eder ve vesâyâda (tavsiyelerde) bulunur. Yarım hekimlere veyahut insafsız doktorlara rast gelse, evhamını daha ziyade tahrik eder. Zengin ise malı gider, yoksa ya aklı gider, veya sıhhati gider.”

“PEACE” veya İmânî Bakış Açısı

Psikolojik hastalıklarda, İngilizce “PEACE” kelimesi, özellikle Batı’da kullanılan bir tedavi sürecinin baş harflerinden oluşmaktadır. Kelime anlamı, “HUZUR” demektir. Harf açılımı ise, “P (problem); E (emotion=duygu); A (analysis=analiz); C (contemplation= tefekkür); E (equilibrum= denge)” anlamındaki kelimelerin birleşimi PEACE kelimesin oluşturur.2

Psikolojik sorunlarda problem ve problem neticesinde gelişecek duygu, fıtrî bir hâldir. İnsanın bunu tahlil etmesi veya olay karşısında hissetmesi gerekeni öğrenmeye ihtiyacı yoktur. Bu zaten fıtratta olan bir hâl olarak tezahür eder. Sonra ise, analiz kısmı gelir ki, problem daha ileri düzeyde tetkik edilir. Bunu insanın kendisi yapabileceği gibi, bir yol göstericiye de ihtiyaç duyabilir. Fakat dördüncü basamak, yani problemin tefekkür edilişi ise, insanı tamamen hikmet okumalarına götüren, Esmâ talimi yaptıran bir süreçtir ki, bu süreç en doğru biçimde ancak mânâ-i harfî ile, niyet ve nazarla okunabilir. Aksi halde, doğru okuma formülünü bilemeyenler için, psikolojik sıkıntılarını derinleştiren bir faktör bile olabilir. Son basamak ise denge hâlidir. İlk dördünde öğrenilenlerin hayatın içinde yaşanılır hâle gelmesi demektir. Yani benzer olay ve hadiselerde nasıl tavır alınacağını veya hızlı gelişen anlık olaylardaki tepkileri düzenleyen bir süreçtir.

Duyguları değerlendirmek bir iç muhasebedir. Buna enfüsî bir tefekkür de denebilir. Psikolog ve psikiyatristlerin pek çoğu bu aşamadan öteye geçemez.

İşte Batılıların adını, PEACE koyduğu, anlam olarak da HUZUR mânâsına gelen bu tedavi süreci, aslında baştan başa imanî bir bakış açısı sürecidir. Her ne kadar bunun adını böyle koymasalar da, ‘Huzurda olan huzurlu olur’ prensibine yaklaştıklarının bir göstergesidir.

Hiç şüphesiz burada önemli olan, gerek problem teşhisinde, gerek duygusal yaklaşımda, tetkik ve tefekkür aşamalarında, insanın en doğruyu bulması gerekir. Yani problem dediğimiz şeye bir kul olarak, imtihan vesilesi yaklaşımı, bu dünyanın lezzet ve ücret yeri olmadığı düşüncesi probleme bakışımızı değiştirecektir. Bu değişen bakış, soruna karşı vereceğimiz duygusal tepkiyi de değiştirecektir. Meselâ, insanın bir ölüm haberi alınca hissedeceği duygu, ya isyan ya da tevekküldür. Bu tepkiyi belirleyen elbette imânî bir yaşayıştır. Çünkü Peygamber Efendimiz (asm), “Bir kimse, aldığı bir ölüm haberi karşısında, dudaklarından dökülen ilk sözleri, ‘innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn’ olursa, imanının kâmil olduğuna işarettir” demiştir.

Bunun gibi daha nice problemler ve onlara karşı gösterilecek itidalli duyguların hepsi, sünnet-i seniyyenin içinde mevcuttur. Bu yaklaşımlarda olan ve sünnet-i seniyyede hissesi ziyade olan birisinin de elbette meseleleri tahlil etmesi kolaylaşacaktır. Problemini tahlil ederken, bakış açısı imanla nurlanmış bir mü’min, hadiselere, musibetlere bile arkalarındaki hikmetleri gören bir nazarla bakacaktır. Elbette bize böyle bakmayı, maddî ve mânevî hayatı nasıl korumaya alacağımızı öğreten en doğru rehber, Resûlullah’tır (asm).

Risâle-i Nur, bir PEACE tedavi sürecidir

Kur’ân ve sünnete göre bir bakış açısı ayarı sunan Risâle-i Nur eserleri, başlı başına bir PEACE tedavi süreci eserleridir. Risâle-i Nurlar başta insanı psikolojik problemlere karşı koruduğu gibi, probleme düşmüş insanlara da Kur’ânî tedaviler uygulayan bir hekim gibidir. Ve nihayette yaşanan hâdiseleri, kulluk ekseninde tefekkür edip, ifrat ve tefrit duyguları vasata çekerek, insanı denge hâline getirir. Problemlere karşı bu süreci, bu şekilde inanç terapi metoduyla işletmek, ileride gelecek sorunlara karşı da insanı hazırlar. Bu da, vasat bir hâl yaşamayı, yani dengeyi sağlar.

Dindar insanlar depresyona girmez diye bir düşünce yanlıştır. Nasıl maddî vücut hastalanırsa, insanın mânevî yapısında da hastalıklar olabilir. Fakat imanlı bir insan bu tür hastalıklardan kurtulmaya, yol ve yöntem açısından daha müsaittir. Mânevî hastalıkların ilâçları mü’min insana daha yakındır. Yeter ki insan bunları kullanabilsin. Bu tedavi, bir süreçtir. Nurları okumak bu hastalıklara karşı koruyucu olabildiği gibi, hastalanmışlara da tedavi sunar. Fakat, “İman bir ilâçsa, bu ilâcın tesirini arttıran şey, ibadettir” prensibince, Risâle-i Nurlar bir ilâçtır. Fakat bu ilâçları kullanmak, hayata değdirmek, hayatın tam merkezine oturtmak ve öğrenilen hakikatleri uygulamak gerekir. Aksi halde, sadece okumak problemlerimizi çözmede yeterli olmayacaktır.

Dipnotlar:

1- Prof. Dr. Lou Marinoff, Felsefe Terapisi, Gendaş Kültür, 2004, İstanbul. 2- A.g.e.

Amerika'yı titreten kuyruklu yıldız

Hatırlatma

Bundan böyle çıkacak haftalık Elif ilâvesinin bu köşesinde, Risâle–i Nur'da zikri geçen, bir şekilde bahis mevzuu olan tarihî hakikatlerin arka plânını aydınlatmak, o hakikatlerin geniş bir izahını—mümkünse belgeleyip resimlendirerek—yapmak arzusundayız. Bunu yaparken dayandığımız ölçü, "şerh, izah ve tanzim" ruhsatında mündemiç.

Gayret bizden, duâ sizden, tevfik Allah'tan.

Risâle-i Nur'dan:

“Tam münevverü’l–kalb bir abidi (kalbi nurlanmış bir mü’mini) küre–i arz (dünya) bomba olup patlasa, ihtimaldir ki onu korkutmaz. Belki, harika bir kudret–i Samedaniyeyi (Allah’ın kudret tecellisini) lezzetli bir hayret ile seyredecek.

Fakat, meşhûr bir münevverü’l–akıl (aklı parlak) denilen kalbsiz bir fasık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse yerde titrer. ‘Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?’ der, evhama düşer.

Bir vakit, böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hanelerini terk ettiler.”

(Sözler'den, Üçüncü Söz)

Gökte Halley'i görüp yerde titrediler

İnsanlık, bundan yüz sene önceki dünyada, uzay bilimleri dediğimiz astronomide çok gerilerdeydi. Teknoloji zayıf, âlet–edevat ilkel ve yetersizdi. Öyle ki, Halley kuyruklu yıldızının dünyaya çok yaklaştığı 1910'da, meselâ bugünün süper ülkesi Amerika'da (ABD) henüz NASA diye bir kuruluşun ismi dahi yoktu. (*)

Dolayısıyla, uzaydaki hareketlerin tesbit ve takibi bu ülkede bile son derece ibtidaî usûllerle ve türlü zorluklar altında yapılıyordu.

Bu sebeple, fezâ âleminde görünen bilhassa nadir şekillenme ve hareketlenmeler, kimileri tarafından hayret ve hayranlıkla müşahade ediliyor, kimileri tarafından da korku ve endişe ile karşılanıyordu.

İşte, tam da böylesi bir zaman periyodu içinde, gökte kocaman bir kuyruklu yıldız beliriverdi. Tarih: 1910 yılının Mayıs ayı başlarıydı.

Sonradan adına Halley denilen bu kuyruklu yıldız, gitgide ve çok da hızlı bir şekilde dünyamıza yaklaşıyordu.

Haliyle, bu da konu cahili kimseleri ve bilhassa inançsız (ateist) insanları tedirgin ediyordu. Öyle ki, geceleri uyuyamayan, gözüne uyku girmeyenler bile vardı.

Üstelik, bu korkunun en dehşetlisi Amerika'da yaşanıyordu. Hızla dünyamıza doğru yaklaşan bu kuyruklu yıldızın yer küresine çarpacağını, çarptığı coğrafyayı harap edeceğini düşünen kimi filozof seviyesindeki adamlar, bilhassa 10/11 Mayıs gecesi evlerini barklarını terk ederek derin sığınaklara koştular.

Onların böyle davranması, başkalarının korku damarını da tahrik etti ve pekçok insanı evinde rahat uyuyamaz bir hâle getirdi.

Neyse ki, bu dehşetli korku dalgası bir süre sonra geçti ve insanlar rahat bir nefes almaya başladı.

O büyük korku şokunun ardından anlaşıldı ki, dünyamız o tarihte Halley kuyruklu yıldızının içinden, yani tam da kuyruğunun içinden geçmiş. Ancak, buna rağmen yine de herhangi bir hasar, bir tahribat yaşanmamış.

Zaman içinde anlaşılan ve bugün artık gayet açıklıkla bilinen önemli bir diğer husus da şu oldu: Meğerse, kuyruklu yıldızın kuyruk kısmında, tahribat yapacak, kırılmaya patlamaya sebebiyet verecek türden gök cisimleri yokmuş. Yıldız kümeleri gibi görünen o parlak şeyler, meğerse güneşin ışınları sebebiyle bize yansıyan ve bir kısmı buharlaşan çeşitli gaz ve toz bulutlarından (karbondioksit, su, metan, amonyum, vb.) ibaret imiş. Yani, içinde sert ve katı cisimler bulunmuyormuş.

Astronomik verilere göre, başka benzerleri de bulunan Halley kuyruklu yıldızı, 75 yahut 76 senede bir ortaya çıkıp görünüyor. Son olarak 1986'da çıplak gözle görünen bu yıldızın bir dahaki ortaya çıkma tarihi ise, 2061 veya 2062 seneleri olacağı tahmin ediliyor.

...................................................

(*) NASA (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi). 29 Haziran 1958'de kuruldu. Bundan önce, 1915'te kurulan ve sadece uçak kanadı gibi cisimlerin hava ile temas ve etkileşimine bakan NACA diye bir birim vardı.

“FITRÎ ŞERİAT”A KULAK KABARTAN TOLSTOY İLE HAYÂLÎ BİR RÖPORTAJ

Shakespeare’den sonra dünya dillerine en çok tercümesi yapılan yazar...

Hakikat yolunda bir seyyah

Uzun yıllar seyehat etmiş, tabiatı ve insanı incelemiş, çağını çok iyi gözlemlemiş bir yazar. Ama o sadece bir yazar değil; aynı zamanda hayatı, tabiatı, insanı ve kendini; okumaya, anlamaya, anlamlandırmaya çalışan, sürekli arayış içindeki bir seyyah.

Çağının aristokrat sınıfının gösterişli yaşantısına ateş püsküren, Hristiyan inancının dogmalarını reddeden, bu sebeple devlet ve kilise tarafından en büyük düşman olarak görülen ve nihayet aforoz edilen Tolstoy, sonunda dini yalın bir ahlâk öğretisi derecesine indirgeyerek, “radikal bir ahlâkçılık”a ulaştı. Yani Tolstoy, ‘vahiyle gelen şeriat’a olmasa bile ‘fıtrattaki şeriat’a kulak kabarttı.

Biz de Tolstoy’un bütün ömrünü kapsayan kendini ve Allah’ı arayış macerasını gözler önüne sermek ve bu macerasının san'atına yansımalarını irdelemek için kendisiyle konuştuk.

Sizi büyük bir edebiyatçı olarak tanıyoruz. Fakat biraz daha yakından tanıyınca hayatınızın inanç noktasında odaklanmış bir iç muhasebeyle geçtiğini görüyoruz. Sizde şüphe uyandırıp sizi arayışa iten, inancınızdan uzaklaştıran sebep dini eğitim almamanız olabilir mi?

Hıristiyanlığın ortodoks mezhebine göre vaftiz edildim ve eğitildim. Çocukluktan itibaren ve gençlik yıllarımda bu inanç çerçevesinde öğrenim gördüm.

Peki, buna rağmen sizi inancınızdan uzaklaştıran neydi?

Benim inançtan kopuşum, aynen bizim kültür tabakası insanlarında nasıl olmuşsa ve şimdi nasıl oluyorsa öyle olmuştu. Sanırım bu, ekseri hallerde şöyle olmaktadır: Etraftaki çoğunluk nasıl yaşıyorsa öyle yaşıyor insan. Ekseri inanç esaslarına ters düşen ilkelere bağlı olarak yaşıyor. İnanç öğretisinin hayatımızda payı yoktur. Ne başka insanlarla olan ilişkilerimizde rastlıyoruz ona, ne de bizzat kendi hayatımızda... Ortodoks inançta olduğunu söyleyen biriyle bunu reddeden biri arasında eğer bir fark var ise bu fark hiç de birincinin lehine değildir... Durum böyleydi; sanırım insanların çoğunda da böyledir. Bana öğretilen inanç esasları bende de başkalarında olduğu gibi yok olup gitmiştir.

Bu yok oluş ateizm mi, yoksa yerini başka bir inanç aldı mı?

Bana çocukluğumdan beri öğretilenlere inanmıyordum, ama bir şeylere inanıyordum. İmkânsız sözlere dökemiyorum bunu.

İnanç ilkelerinin anlam kazandırdığı bir hayat anlayışına ulaşmanızın ve içsel değişiminizin san'atınıza nasıl yansıdığından biraz bahseder misiniz?

İnançsızlar ve ahlâksızlar mantığı hiçe saymış, insanları gerçeklerden uzaklaştırmaya çalışmış ve san'atı kısır bir döngü içine bırakmışlardır. Yalnızca bireysel çıkarları karşılayabilecek bir san'at yapmaya yönelmişlerdir. Oysa san'at ancak insanlara ve dünyaya faydalı olarak gerçekliğini kanıtlayabilir.

İnsanlardaki kötü duyguların, düşmanca tavırların hızla artmasının nedeni san'atsız kalmaktır. Resimden müziğe, ondan da trajediye kadar san'atın yozlaşması, insanın kötüye doğru yönelmesinden kaynaklanıyor. Bu arada san'at ahlâkıyla eser verenlerin hayattayken aşağılandığına, horlandığına ölümünden binlerce yıl sonra ise adının dillere türkü olduğuna tanık oluyoruz.

İnsanlardaki bu kötüye doğru yönelmeyi engellemede san'at nasıl bir işlev yüklenebilir?

İyilik, doğruluk, güzellik... Bu üç değerin üçüne birden en az ölçüde de olsa yer verebilen san'at gerçek san'attır. Buradaki sorun, san'atın zevkten ibaret olduğu görüşüdür. San'atın yararlı olabilmesi için uhrevî, dinî ve ahlâkî özellikler taşıması gerektiğine inanıyoruz.

Bu unsurlar ve özellikle din, san'atın içinde ne derece yer bulmalı?

Ortaçağ’dan önce Cilâlı Taş Devri’nde bile dinî içerikli san'at kendine yer bulmuştu. Hıristiyanlar İsa öğretileriyle, Hıristiyanlardan daha şanslı olan Müslümanlar ise bozulmamış dinlerini san'atla süsleyerek bu amaca ermişlerdir. Günümüzde san'atı tam anlamıyla kavrayan toplum, Muhammed’e inananlardır. Muhammed’e inananların istemedikleri, san'ata karşı takındıkları olumsuz tavır, Avrupalı zevk düşkünlerinin peşine düştükleri san'attır. Bu açıdan Muhammed’e tabi olanlar san'atın tehlikeli kısımlarını yontmuş, düzeltmişlerdir.

Yani san'atçının dinden uzaklaşması, dini hiçe sayması san'atı yok olmaya mı sürükler?

Farkında olsun ya da olmasın, din unsurunu gözardı eden ve san'ata inanç katmayan kişi hızla san'attan uzaklaşır. Gerçek san'atçı hayatı şu ya da bu şekilde anlamaktan öte hayata anlam verir.

San'at ancak insanlara ve dünyaya faydalı olarak gerçekliğini kanıtlayabilir. Buradaki en önemli nokta, san'atçının san'atı Allah rızası ve kulluk bilinciyle yapmasıdır.

San'atın insanlara ve dünyaya nasıl bir faydası olmalı, faydadan neyi kastediyorsunuz?

Eğer uğruna ömür verilen, nice zahmetlere katlanılan, göğüs gerilen san'at insanı ezmek, sömürmek için kullanılırsa bu durumda san'atın faydasından değil zararından bahsetmek gerekir. Bir eserin bütün insanlığa yararlı olabilmesi için iyi ve kötüyü ayırması, güzel ve anlaşılabilir olması gerekmektedir. San'at ancak belli bir sınıf için değil, büyük kitleler için yarar sağladığı zaman sözü edilebilir bir değere ulaşır.

Sayın Tolstoy, ‘güzel ve anlaşılabilir olmalı’ derken, san'atın gerçekçi olması ve halk diliyle mi yapılması gerektiğini söylemek istiyorsunuz?

Fırsatçıların her zaman kullandıkları bir yöntem vardır. Halkın kullanmadığı, dile yerleşmemiş kelimeleri kullanarak gerektiğinde icat ederek halkın gözünde kendisini yüceltmek... Mesajın okuyucudan gizlenmesi ise san'atla bağdaşmaz.

San'atçının okuyucuya mesajını direkt vermesi san'atın evrenselliğini engellemez mi?

Evrensel olması gereken san'at önce bölgesel olmalıdır. Bir Çinli’nin heyecanlı ve mistisizm içeren konuşmasını Çince bilmeden anlayamazsınız. Bu bir gerçekse, insanların Çince bilmediği bir ülkede bir Çinliyi konuşturmak ve sonra da halk bunu anlamadı diye halkı suçlamak mantıksızlıktır. Suçlu, binayı yapmadan çatıyı kurandır.

Peki bu takdirde eleştirmenlerin bir eseri eleştirmedeki ölçüleri ne olmalı?

Eleştirmenler, san'ata bir şey katmadıkları gibi sağlıklı bir eleştiri mekanizması da oluşturamayan lâf ebeleridir. Kötü bir eleştirmen kendi beyninden başka bir düşünce yuvasına erişemeyecek kadar kör olan insandır.

Yani gerçek san'atta eleştiriye yer yok mudur?

Eleştiri, gerçek san'atın geliştiği, san'atın parçalanmadığı bir toplumda yer bulamaz. Çünkü eleştirinin amacı bölmektir.

Sayın Tolstoy, bütün bu söylediklerinizi toparlamak gerekirse ‘san'at nedir’ diye sorsak ne dersiniz?

Algıladığımız acı, keder, sevinç gibi duygular, değerler bilinçaltımızda işlenip san'ata dönüşür. San'at bir anlamda hissederek paylaşmadır... San'at insanla ‘iyi olan’ arasında kurulan kutlu birliğin adıdır.

NOT: Bu metinde, sorularımıza karşılık gelen cevaplar, Tolstoy’un kitapları taranarak oluşturulmuş ve hiçbir bağlantı cümlesi / kelimesi eklenmemiştir.

Baharda kırlara çıkmak âdetiydi

Emirdağ talebeleri, Üstadın Emirdağ’ındaki hayatına dâir diyorlar ki: “Üstad Emirdağ’ında dâimî tarassud altında bulunuyordu.

Açık havalarda gezmeye çıkardı. Üstadın, bahar ve yaz mevsimlerinde mutlaka kırlara çıkmak âdeti idi. Yalnız başına gider, birkaç saat kalır, sonra evine dönerdi. Kırlara çıktığı zaman, çok defa arkasından takip ettirilirdi. Bâzan bekçiler, bâzan jandarmalar takip ederdi. Hattâ bir defa arkasından kurşun attırılmış, fakat isâbet etmemiştir. Birgün, bir resmî memur, arkasından koşarak, ‘Dışarı çıkmak yasak. Başına bere koyamazsın, sarık saramazsın’ diye mütehakkimâne ve mütecâvizâne ifadeler kullanmış; Üstad da geriye dönmüştür. Bu tarz muâmeleler çoktur.”

Üstadın Emirdağ’daki hizmeti ve meşgalesi, başka yerlerde olduğu gibi, yalnız bir vazifeye münhasır değildi. Gerek Lâhikalardaki mektuplardan, gerek ziyâretine gelen dostların ve eski ilim arkadaşları ve talebelerinin ihbârından ve gerekse de kendine yakından alâkadar olan talebe, komşu ve halkların müşâhedâtından anlaşılıyor ki, hakka müteveccih, hakîkatten nebeân eden müteaddit hizmetleri, vazifeleri vardı ve herbir günde de bu vazifelerini îfâya çalışırdı. Hakaik-ı Kur’âniye nurları olan Sözler, Lem’alar gibi eserlerini telif, tashih ve neşr ile meşgul olmakla beraber, kelimât-ı kudret olan masnûât ve mevcudâtı seyr ve temâşâya, kitâb-ı kâinatı mütâlâaya çok müştak idi. Zemin yüzünde yazılan, bahar sahifesinde teşhir edilen rahmet ve hikmetin mû’cizeli eserlerini, eşcar ve nebâtât ve hayvanâttaki san'at-ı İlâhiyenin hârikalarını, sîmâlarında parıldayan Tevhid sikkelerini okumaya ziyâdesiyle meftun idi. Böylece, hakaik-ı îmâniyenin, Mârifetullâhın nihayetsiz ufuklarında hakkalyakîn mertebesinde kanat açıp geziyordu.

Esâsen, Kur’ân’dan aldığı mesleğinin bir esâsı tefekkürdür. Eserlerinde insanı dâimâ tefekküre sevk eder ve tefekkürü ders verir. İlim ve tefekkür ile kazanılan mârifet-i İlâhiyenin, ruh için kâinat vüs’atinde bir genişlik temin ettiğini ve herbir şeyde Sâni-i Vâhid’e işaretler, delil ve âyetler bulunduğunu ifade eder; “Bir saat tefekkür, bir sene nâfile ibadetten daha hayırlıdır” sırrına göre hareket ederdi.

Tarihçe-i Hayat, s. 400,

(yeni tanzim, s. 702)

LÜGATÇE:

tarassud: Gözetleme.

mütehakkimâne: Zorbalık ederek.

mütecâvizâne: Tecâvüz edercesine. Saldırarak.

münhasır: Yalnız birşeye veya kimseye ait olan, mahsus olan, tek bir şeye ait olan.

nebeân: Kaynayıp yerden çıkmak, pınar suyunun çıkışı, fışkırmak.

hakaik-ı Kur’âniye: Kur’ân hakikatleri.

kelimât-ı kudret: Kudret kelimeleri.

masnûât: San'atla yapılmış olan eserler, varlıklar.

mevcudât: Varlıklar.

kitâb-ı kâinat: Kâinat kitabı.

mütâlâa: Okuma; tetkik etme, etraflıca düşünme.

müştak: Arzulu, fazla istekli, iştiyak gösteren.

teşhir: Sergileme, gösterme.

eşcar: Ağaçlar.

nebâtât: Bitkiler.

hakaik-ı îmâniye: İman hakikatleri.

Mârifetullâh: Allah`ı bilme; isim ve sıfatlarıyla tanıma.

hakkalyakîn: Mârifet mertebesinin en yükseği; en kesin bir

sûrette gerçeği görüp yaşamak hâli.

vüs’at: Genişlik.

Sâni-i Vâhid: Bir olan ve her şeyi san'atla yaratan Allah.

Her çiçek, Rabbânî bir mühür

BİR bahar mevsiminde, garibâne, mütefekkirâne, seyahate gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken parlak bir sarı çiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sâir memleketlerde gördüğüm o cins sarı çiçekleri derhatır ettirdi. Şöyle bir mânâ kalbe geldi ki:

Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nev'î çiçekler onun mühürleridir, sikkeleridir.

Şu mühür tahayyülünden sonra, şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektub, o mühür, o mektubun sahibini gösterir; öyle de, şu çiçek, bir mühr-ü Rahmânîdir. Şu enva-ı nakışlarla ve mânidar nebâtât satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi bu çiçek Sâniinin mektubudur. Hem, şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahrâ ve ova bir mektub-u Rahmânî hey’âtını aldı.

İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki: Herbir şey, bir mühr-ü Rabbânî hükmünde, bütün eşyayı kendi Hâlıkına isnad eder, kendi kâtibinin mektubu olduğunu ispat eder.

İşte, herbir şey öyle bir pencere-i tevhiddir ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehade mal eder. Demek herbir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hârika bir nakış, öyle mû’cizekâr bir san’at var ki; onu öyle yapan ve öyle mânidar nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette o olacaktır. Demek, bütün eşyayı yapamayan, birtek şeyi icâd edemez.

İşte ey gâfil! Şu kâinatın yüzüne bak ki; birbiri içinde hadsiz mektubât-ı Samedâniye hükmünde olan sahaif-i mevcudât ve herbir mektub üstünde hadsiz sikke-i tevhid mühürleriyle temhîr edilmiş bütün bu mühürlerin şehâdetlerini kim tekzib edebilir? Hangi kuvvet onları susturabilir? Kalb kulağı ile hangisini dinlesen, “Eşhedü en lâilâhe illallah” dediğini işitirsin.

Sözler, 33. Söz, 29. Pencere

LÜGATÇE:

garibâne: Gâripce, kimsesizcesine, gârip olarak.

mütefekkirâne: Tefekkür ederek. Derin ve dikkatli düşünerek.

tahayyül: Hayâle getirme.

mühr-ü Rahmânî: Bütün varlıkların rızıklarını münâsip bir şekilde karşılayan Cenâb-ı Hakk’a ait mühür.

enva-ı nakış: Nakış çeşitleri.

nebâtât: Bitkiler.

Sâni: San'atla yaratan Allah.

mektub-u Rahmânî: Bütün varlıkların rızıklarını münâsip bir şekilde karşılayan Cenâb-ı Hakk’tan haber veren mektup.

hey’ât: Şekiller, yapılar, biçimler.

mühr-ü Rabbânî: Terbiye ve idâre eden Cenâb-ı Hakk’ın mührü.

Hâlık: Yaratıcı.

Dünyanın görmek istemediği sürgünler

“GÖÇ göç oldu göçler yola dizildi, uyku geldi ela gözler süzüldü’’... Rus işgalinden ve Ermeni mezaliminden canlarını, yavrularını kurtarmak için kaçan Erzurum halkının göç türküsü böyle başlar. Osmanlı Devleti’nin zayıflaması ile işgale uğrayan Kafkas ve Balkan coğrafyasında yaşayan Türk ve Müslüman halklar için de umutsuzluklar, göçler, ölümler, işgaller, anavatanlardan kopuşlar, tehcirler de başlamış oldu.

Göç hikâyeleri, göç türküleri ayrı dillerde söylense de duygular, hüzünler hep aynı noktaya işaret ediyordu. Sürgün edilen, ana vatanlarından koparılan, hastalıklara yenik düşen, yollarda ölen, açlık ve sefaletle karşı karşıya kalan bu halkların acısı, ne yazık ki dünyanın gelişmiş ülkelerince bir türlü görülmedi.

Tehcir edilen halkların sığınağı hâline gelen Türkiye’yi, yıllardır Ermeni iddialarıyla karşı karşıya bırakan birçok gelişmiş ülke, ne yazık ki Kafkaslar ve Balkanlardan sürülen milyonlarca halkın yaşadığı acıları bir türlü görmek istemedi.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Kafkas Vakfı ve Balkan Medeniyet Derneği yetkililerinden derlenen bilgilere göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasıyla 19. yüzyıldan itibaren Kafkaslardan ve Balkanlardan Anadolu’ya göçler başladı.

Rus Çarlığına bağlı askerî birliklerin 1859 yılında Kafkasya’ya girmesiyle bu coğrafyada göçler de beraberinde başladı. Rus birliklerine karşı verilen savaşı kaybeden Kafkas halklarını büyük bir dram bekliyordu. Çar’ın Kafkasya temsilcisi Grandük Mişel’in 1864 Ağustosunda Batı Kafkasyalılara, ‘’Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya’nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir’’ şeklindeki fermanı, bölgedeki sürgünleri ve göçü tetikledi.

YÜZDE 30’U YOLDA ÖLDÜ

Rus Çarlığının emriyle 1864 yılında 1 milyon 500 bin Kafkasyalı yurdundan oldu. Tehcire zorlanan Kafkas halklarının birçoğu sürgün yolculuğunda açlık ve kötü şartlara yenik düşerek can verdi, binlercesi Karadeniz’in azgın dalgalarına dayanamayan gemilerin batmasıyla engin sularda boğuldu, yüzlercesi kalıcı hastalığa yakalandı. Karadeniz’deki Taman, Tuapse, Anapa, Soçi, Sohum, Poti ve Batum gibi limanlardan Rus, Osmanlı ve İngiliz gemilerine bindirilen muhacirler, Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Varna, Köstence ve İstanbul’a getirildi. Arşiv kayıtlarına göre, Kafkaslar’dan sürgün edilen insanların yüzde 30’una yakını, yolculuk tamamlanamadan öldü.

KAFKAS HALKLARININ İKİNCİ SÜRGÜNÜ

Kafkasya’da sürgünler 1864 yılıyla sınırlı kalmıyordu. 1864 sürgünüyle dünyaya savrulan Kafkasyalılar, tekrar ana vatanlarında toparlanma fırsatı bulamadan bu sefer 1943 ve 1944 yıllarında SSCB lideri Josef Stalin’in emriyle geniş çaplı bir sürgüne maruz bırakıldı. Bu sürgünde ise Kafkas halkları, asılsız bir şekilde II. Dünya Savaşı’nda Almanlarla iş birliği yapmakla suçlanıyordu.

KARAÇAY BALKARLARIN SÜRGÜNÜ

SSCB’ye bağlı Karaçay Özerk Bölgesi, 2 Kasım 1943’te Sovyet askerlerince kısa süre içinde boşaltıldı. Emirlere uymayan Türk kökenli bu halk, anında infaz edildi. Karaçay halkından 32 bin 929’u çocuk olmak üzere 63 bin kişi tıpkı diğer Kafkas halklarına yapıldığı gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’ın iç bölgelerine gönderildi. 8 Mart 1944’de ise Balkarlar, Karaçay halkının maruz kaldığı acı sürgünü yaşadı.

ÇEÇEN VE İNGUŞLARIN SÜRGÜNÜ

Kızılordu’nun 23 Şubat 1944’te Kızılordu’nun 26. kuruluş yıl dönümü şenliklerine dâvet edilen Çeçen ve aynı etnik kökene sahip olan İnguşlar, apar topar ve binlerce insanın ölümü pahasına Sibirya’ya sürüldü. Sürgüne gönderilen her aileye, yanlarına almak için ancak 20 kilogram bagaj izni verildi, insanların bütün mal varlıklarına ve hayvanlarına el konuldu. Felâketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti. Sürgün edilen insanların yüzde 20’si kötü hava şartları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşlar’ın yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı. Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ise 1957 yılında yeniden kuruldu. 1939 yılının resmî kayıtlarına göre 488 bin olan Çeçen-İnguşların nüfusu sürgünden sonra 200 bine kadar düştü. 1994-96 yılları arasında bir milyon civarında nüfusu olan Çeçenistan, bu savaşta yaklaşık 120 bin kurban verdi. 1999-2001 yılları arasında yaşanan ikinci savaşta ise 100 bin Çeçen öldü, 30 bin Çeçen ise sakat kaldı.

KIRIM TATARLARININ SÜRGÜNÜ

Stalin döneminde sürgün sadece Kuzey Kafkasya ile sınırlı kalmadı. Sürgün kararından en çok etkilenen bir diğer halk ise Kırım Tatarlarıydı. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası, 3 gün içinde 220 bin Kırım Tatarı’nın zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı. Orta Asya’nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen Kırım Tatarlarının yüzde 42’si zor şartlara dayanamayarak ya da yapılan baskılar sonucu öldü. Vatanlarına dönmek için çok yoğun bir mücadele veren Kırım Tatarları, hedeflerine ulaşmak için 1980’li yılları beklemek zorunda kaldı. Yıllar sonra terk ettiği topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Kırım Tatarları yurtlarına döndükleri zaman evlerinin, iş yerlerinin ve topraklarının Ruslar ile Ukraynalılara dağıtıldığını gördü.

AHISKALILARIN SÜRGÜNÜ

Gürcistan’ın Ahıska bölgesinde yaşayan ve ‘’Osmanlı Türkleri’’ olarak da bilinen Ahıskalılar, 14 Kasım 1944 yılında tarihin en acı olaylarından birini yaşadı. Aradan geçen 65 yıla rağmen Ahıskalılar, halen yurtlarına dönemedi. Ana vatanlarından koparılan ve gittikleri yerde hayatta kalan Ahıskalıların torunları bugün Rusya Federasyonu, Özbekistan, Kazakistan, Türkiye, Ukrayna, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD’de hayatlarını sürdürüyor. Stalin’in emriyle bir gece ansızın gelen haber üzerine doğup büyüdükleri vatanları zorla terk ettirilen Ahıska Türkleri, ‘’ölüm katarı’’ olarak adlandırılan hayvan vagonlarına istiflenerek bir bilinmez yolculuğa çıktı. Sibirya’ya ve Sovyetlerin iç bölgelerine gönderilen yaklaşık 250 bin Ahıska Türkünün birçoğu yolda hastalıktan, açlıktan öldü. Ayrı ayrı bölgelere dağıtılan Ahıska Türkleri yıllarca birbirinden haber alamadan yaşadı. Özbekistan’da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, 1989 yılında ikinci büyük sürgün daha yaşadı. Fergana’da çıkan olaylarda yaklaşık 100 bin Ahıska Türkü ikinci vatan edindikleri Özbekistan’dan komşu ülkelere ve Rusya’nın Krasnodar bölgesi ile Ukrayna’ya göç etmek zorunda kaldı. Türkiye’de bir süre önce çıkarılan yasa ile Ahıskalıların Türk vatandaşlığına geçişi kolaylaştırıldı. 1944’de sürgün edilen Kafkas halklarından hiçbir şekilde yurtlarına dönüş yapamayanlar ise Ahıskalılar oldu. Gürcistan, Avrupa Konseyi’ne kabul edilirken Ahıskalıların yeniden kendi vatanlarına yerleştirilmesi konusunda taahhüt altına girdi, ancak bugüne kadar verilen sözler yerine getirilmedi.

KARABAĞ’IN ‘’KAÇGINLARI’’

Ermenistan’ın, Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesinin 1992-94 yıllarında yaşanan savaşta işgaliyle başlayan süreçte en çok zarar gören, sivil halk oldu. İşgale uğrayan topraklarından kaçan yaklaşık 1 milyon Azeri Türkü, halen zor şartlar altında Azerbaycan’ın çeşitli vilayetlerinde hayatlarını sürdürüyor.

BALKANLARIN DRAMI

Üsküp, Kalkandelen, Manastır, Ohri, Selanik, Saraybosna, Prizren, Şumnu, Varna, Deliorman, Belgrad, Sancak... Rumeli Türklerinin ‘’çil çil kubbeleriyle’’ geride bırakıp gelmek zorunda kaldıkları şehirlerden sadece birkaçıydı. Rumeli Türkleri, ayrı bir anı, ayrı bir acı, ayrı bir özlemle terk edilmeye zorlanmıştı ecdat yadigârı toprakları.... Şehzade Süleyman Paşa’nın 1352 yılında Rumeli’ye geçişi ve art arda devam eden fetihlerle Osmanlı, kısa sürede Balkanların tek hakimi haline geldi. Türklerin Rumeli’ne yerleştirilmesi ve bölgenin yerli halkları olan Arnavutlarla, Boşnakların da İslâm’ı seçmesi Balkan coğrafyasını ikinci bir Anadolu yaptı. Yaklaşık 500 yıl idaresi altında yaşadıkları Osmanlı’nın zayıflamasıyla birlikte bu bölgede yaşayan Türkler ve Müslüman halkları da zor günler bekliyordu. 1912 yılında yapılan 1. Balkan Savaşı’nın kaybedilmesiyle de elden çıkan topraklardan milyonlarca Türk, Boşnak ve Arnavut, Anadolu’ya göç etmek zorunda bırakıldı. Göç etme imkânı bulamayanlar ise kaldıkları coğrafyada çeşitli asimilasyonlara maruz kaldı. Göçlerin en acı yanı ise 500 yılı aşkın Osmanlı idaresinde kalan coğrafyadaki Türk şehir mimarisinin en güzel örnekleri olan eserlerin yok edilmesi oldu. Osmanlı’nın 15 bin 787 mimarî yapı inşa ettiği Balkanlar’da göçlerle birlikte bu tarihî eserler de sahipsiz kaldı. Osmanlı’nın izlerini yok etme pahasına birçok tarihî cami, han, hamam yıkıldı, geri kalan bir çok tarihî eser ise aslından uzak görünümle restore edilip amacı dışında kullanıldı.

İLK GÖÇLER SIRBİSTAN’DAN BAŞLADI

Balkanlardan Anadolu’ya göçün ilk dönemi, 1804 yılında Sırp isyanı ile başladı. 1804’te isyan eden Sırpların şiddet hareketleri sırasında, Semendire’ye bağlı yerlerde Türklere karşı girişilen katliâmdan kaçanlar, Rumeli ve Bosna-Hersek’e göç etti. 1826’da yapılan Akkerman Antlaşması ile 150 bin Türk, Sırbistan’dan göç etmek zorunda kaldı. 1867 yılında Sırpların zulmünden kaçan 150 bin civarında Boşnak da Türklerle birlikte Anadolu'ya göç etti. Yine 1908-23 yılları arasında 300 bin, 1923–33 yılları arasında da 350 bin Türk Sırbistan’dan göç etti. Göç edenlerin bir kısmı ise yollarda hastalık ve açlıktan öldü.

YUNANİSTAN’DAN GÖÇLER

Yunanistan’dan Türkiye’ye ilk göçler 1820 yılında Mora isyanından sonra başladı. Avrupa’dan gelen gönüllü askerlerle Rum çeteciler, Teselya ve Ege adaları ile Mora’da oturan Türk ve Müslüman halka zulmetmeye başladı ve 32 bin Müslüman Türkü öldürdü. Rusya ile İngiltere arasında yapılan anlaşma ile 1826 yılında bağımsız Yunan devleti kuruldu ve Müslüman halkı Yunanistan’dan çıkarma kararı alındı. Bu kararla birlikte Türkler yüzyıllarca yaşadıkları coğrafyadan sürgün edilmeye başlandı. Mora’nın ardından Girit’te de 1864 yılında Rumların sivil Türk halkına karşı katliâmlara girişmesi üzerine, bu bölgeden Anadolu’ya ve İstanbul’a 60 bin kişi göç etti. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Yunanistan’daki Türklerden bir kısmı, Anadolu’ya kaçmak zorunda kaldı. Kurtuluş Savaşı’nı takip eden Lozan Antlaşması hükümlerine göre yapılan mübadelede ise Türkiye’ye 1923-1933 yılları arasında 384 bin kişi geldi. Yunanistan’dan göçler, 1934-1960 arasında da devam etti. Bu tarihlerde 23 bin 788 kişi Türkiye’ye geldi. 1960-1970 arasında ise 20 bin kişi Yunanistan’dan Türkiye’ye yerleşti.

BULGARİSTAN

Rusların 1828’de Tuna’yı aşarak Edirne’ye kadar gelmesi ve Bulgarları Türklerin üzerine saldırtması sonucu 30 bin Türk, Anadolu’ya göç etti. 1876’da Rusya, Almanya ve Avusturya tarafından Balkanlar bölündü. Avusturya, Bosna-Hersek’i aldı, ayrıca Bulgarlar ve Sırplara, Rusya himayesinde bağımsızlık verildi. Aynı yıl Bulgarlar, Türklere karşı şiddet hareketlerine girişti. Buradaki Türkleri korumakla görevli Türk ordusunun hareketi, Avrupa devletlerinin müdahalesiyle durduruldu. Binlerce Türk, Edirne, İstanbul ve Anadolu’ya göç etti. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra yapılan Berlin Antlaşması ile Bulgaristan devletinin kurulması kabul edildi. Bu durum, Bulgaristan’daki Türkler için kötü sonuçlar doğurdu. 1876-1878 yılları arasında 200 bin Türk, Edirne ve civarına yerleşti. Sonraki yıllarda ise 300 bin göçmen, Rumeli’den Anadolu’ya geçti. Bu tarihlerde Doğu ve Batı Trakya ile İstanbul’un her yeri göçmenlerle doldu. Osmanlı bu göçmenlerin iskânı konusunda büyük zorluklar yaşadı. Arşivlerde, 1885-1923 yılları arasında Bulgaristan’dan Türkiye’ye 500 bin kişinin göç ettiği belirtiliyor. 1923-1933 yılları arasında ise göç edenlerin sayısı 101 bin civarındadır. Yine Bulgaristan’dan 1934-1960 arasında 272 bin 971 kişi, 1968-79 yılları arasında da Bulgaristan’dan Türkiye’ye 116 bin 521 kişi göç etti. Bulgaristan’dan son göç hareketi ise 1989 yılında Bulgar hükümeti tarafından burada yaşayan Türklerin Türkiye’ye göçe zorlanmaları ile başlatıldı. Göçmenler kitleler halinde trenlerle Türk sınırına bırakıldı. Bütün bu göçlere rağmen bugün Bulgaristan’da halen 1 milyonun üstünde Türk bulunuyor.

ROMANYA

Romanya toprakları, Osmanlı İmparatorluğu idaresindeyken, Besarabya ve Kırım’dan on binlerce Türk buraya yerleşti. 1806-1812 Osmanlı-Rus savaşlarında, Rus ordularının Tuna’yı aşarak Şumnu’ya kadar ilerlemesi üzerine bu bölgede yaşayan Türkler göçe zorlandı. Şumnu ve Dobruca civarından, 1812 yılından sonra 200 bin Türk, Anadolu’ya göç ederek başta Eskişehir olmak üzere çeşitli bölgelere yerleştirildi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra Besarabya’nın Rusların eline geçmesi Dobruca’nın ise Rumenlere bırakılması üzerine Türklerin göçü yeniden başladı. O yıllarda Dobruca’dan 80 bin civarında Türk, yurtlarını terk ederek Anadolu’ya yerleşti. 1923’ten sonra, Dobruca’dan yeni göçler başladı. 1923-1933 arasında 33 bin 852 kişi göç etti. 1934-1960 yılları arasında ise Romanya’dan göç edenlerin sayısı 87 bin 476’ya ulaştı.

YUGOSLAVYA

Yugoslavya’dan Türkiye’ye Cumhuriyet döneminde toplam 77 bin 431 aileye mensup 305 bin 158 kişi göç ettiği, resmî kayıtlarda yer alıyor. Yugoslavya idaresinin baskıları sonucu 1946-1968 ve 1971 yıllarını kapsayan göçlerde özellikle Üsküp, Prizren ve Sancak bölgesinde yaşayan Türk, Boşnak ve Arnavutlar, evlerini ve mallarını cüz'î fiyatlara satarak Türkiye’ye gelmek zorunda bırakıldı.

ÖMER ÇETRES

01.05.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Elif Eki

  (30.04.2009) -

  (30.04.2009) -

 

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır

Kurumsal Linkler:
Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl

Reklam Linkleri:
Risale Yorum- Risale Çocuk- Oktay Usta - Euro Nur - Fıkıh İnfo- Ahmet Maranki- Cevşen - Yeni Asya Barla - Makdis