23 Temmuz 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Lahika

Hadis-i Şerif Meâli

İyiliklerin en üstünü, kişinin beraber oturup kalktığı kimselere karşı kerim olmasıdır.

Câmiü's-Sağîr, No: 726

23.07.2009


Günahlara karşı nasıl mukabele edilir?

Aziz, sıddık kardeşlerim,

Lâtif ve mânidar ve beşaretli iki hadiseyi beyan ediyorum.

Birincisi: Meyusâne bir hatıradan müjdeli bir ihtar:

Bugünlerde hatırıma geldi ki, hayatı içtimaîyeye giren hangi şeye temas etse, ekseriyetle günahlara maruz kalıyor. Her cihette günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. “Bu kadar günahlara karşı insanın hususî ibadet ve takvâsı nasıl mukabele edebilir?” diye meyusâne düşündüm.

Hayatı içtimaîyedeki Risâlei Nur Talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim. Risâlei Nur şakirtleri hakkında necatlarına ve ehli saadet olduklarına dair kuvvetli işareti Kur’âniyeyi ve beşareti Aleviyeyi ve Gavsiyeyi düşündüm. Kalben dedim ki: “Herbiri bin yerden gelen günahlara karşı bir dille nasıl mukabele eder, galebe eder, necat bulur?” diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukabil ihtar edildi ki:

Risâlei Nur’un hakikî ve sadık şakirtlerinin mâbeynlerindeki düsturu esasiye olan iştiraki âmâli uhreviye kanunuyla ve samimî ve halis tesanüd sırrıyla herbir halis, hakikî şakirt, bir dille değil, belki kardeşleri adedince dillerle ibadet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara, binler dille mukabele eder. Bazı melâikenin kırk bin dille zikrettikleri gibi, halis, hakikî, müttakî bir şakirt dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehak ve İnşaallah ehli saadet olur. Risâlei Nur dairesinde sadakat ve hizmet ve takvâ ve içtinabı kebâir derecesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahip olur. Elbette, bu büyük kazancı kaçırmamak için, takvâda, ihlâsta, sadakatte çalışmak gerektir.

İkincisi: Eski zamanda, on dört yaşında iken icâzet almanın alâmeti olan üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisve giymek yakışmadığı...

Saniyen: O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakip veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliyayı azimeden dört beş zâtın vefat etmeleri cihetiyle, elli altı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesafede Hazreti Mevlânâ Zülcenâheyn Hâlid Ziyâeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarıkla, pek garip bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenâbı Hakka yüz binler şükrediyorum.HAŞİYE

HAŞİYE: Bu mübarek emaneti Risâlei Nur Talebelerinden ve ahiret hemşirelerimizden Âsiye namında bir muhterem hanımın eliyle aldım.

Kastamonu Lâhikası, s. 66 Lügatçe: beşaret: Müjde. meyusâne: Üzülerek. hayatı içtimaîye: Sosyal hayat, toplum hayatı. tahattur: Hatırlama. necat: Kurtuluş. beşareti Aleviye ve Gavsiye: Gavsı Azam Abdulkadir Geylanî ve Hz. Ali’nin Risâlei Nur ve talebeleri hakkındaki gaybî müjdeleri. mütehayyir: Hayret içerisinde kalmış. mâbeyn: Ara, arasında. iştiraki âmâli uhrevîye: Ahirete ait amellerde manevî ortaklık. tesanüd: Dayanışma. müttakî: Takva sahibi. içtinabı kebâir: Büyük günahlardan kaçınmak. ubudiyet: Kulluk, ibadet. icâzet: Diploma. evliyayı azime: Büyük evliya.

Bediuzzaman Said Nursi

23.07.2009


Üstadla özdeşleşen mevlidler

Vatan sathında rahmet ve uhuvvete vesile olan Bediüzzaman Mevlidleri, aziz Üstadımızla özdeşleşen bir unsur halini almıştır.

Şu güzel yurdun muhtelif mekânlarında ehl-i himmet kimselerin gayretiyle, belli aralıklarla düzenlenen mevlidler başta Peygamberimiz Efendimizin (asm) pak ruhlarına olmak üzere, sair İslâm büyüklerinin ve hususen Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri için okutulmaktadır.

Bu yıl içinde tertip edilen Bursa ve Isparta’da tertiplenen mevlidlere iştirak etmiştim.

Haziran başında bir vesile ile gittiğim serhat şehri güzel Van’ımızda muhterem ağabeyimiz Selâhattin Akyıl’la görüşmüş, uzun uzadıya sohbet imkânımız olmuştu. Kendisi, bu mevlidlerin ehl-i imanın uhuvvetine vesile olması dolayısıyla, Üstadımızın sıkça bahsettiği bu önemli hususiyeti tahakkuk ettirdiğini belirtmiştir. Onun için 26 Temmuz’da Van’da, geçtiğimiz yıl tekrar başlatılan mevlidin tekrarını yapacaklarını söylemişti.

Hasret ve iştiyak içinde kucaklaşmaya ve müfridane irtibata vesile olan bu mevlidlerden Bursa’da okutulanın öncesinde bir kardeşim manidar bir rüyasını anlatmıştı.

Rüyada, Nur Talebelerinin toplu halde Ulucami’de bulundukları bir sırada ani bir haber geldiği, bu haberde de Peygamberimizin teşrif ettiği söylenmişti. Dolayısıyla orada bulunan herkes ayağa kalkıp pür dikkat Peygamberimizin içeriye girdiğini, girdiği anda da herkesin onu teşci ettiğini, ardından Üstadın girdiğini gördüğü manidar rüyasını bizimle paylaşmıştı.

Hakeza, bizim de bizzat katıldığımız Isparta Mevlidi de muhteşemdi. Çok güzel bir kaynaşmanın ve kucaklaşmanın yanı sıra, sıcak havanın mevlidin okutulduğu an yağan sağnak yağmurla birlikte serinlemesi rahmet şuâlarını andırıyordu.

Sonuçta, zamanla bir takım sebeplerden dolayı intikaya uğrayan Bediüzzaman Mevlidlerinin yurt sathında tekrar okutulmaya başlanması çok yönlerden güzel hizmetlere vesile olmaktadır.

İnşaallah Van Mevlidinin akabinde muhterem Ali Vapurlu Ağabeyin de bir nebze değindiği üzere Ankara Mevlidi de tahakkuk eder diye hasretle beklemekteyiz.

Rahmete, uhuvvete, muhabbete, şevke, hasret gidermeye ve irtibata vesile olan yurt sathındaki bu mevlidleri tertip edenlerden Allah razı olsun diyoruz.

Daha nice Bediüzzaman Mevlidlerinde, kardeşliği, uhuvveti, irtibatı, ihlâs ve istikameti solumak dilek ve arzusuyla Allah’a emanet olunuz…

m.ozturkozturkcu@hotmail.com

MUSTAFA ÖZTÜRKÇÜ

23.07.2009


Her şey sevgiden anlar

Tanıştığımda küçüktü; bakımsız, çelimsiz bir şeydi. Eh, mâdem elime geldi; ona bakmak, onunla ilgilenmek gerekirdi elbette.

Niyetim de buydu.

Emanetti Rabbimden.

Gel gör ki, tam da hakkını verebilmiş değildim. En azından, ilk aylar böyleydi; böyle geçti o günler. Unutuverdiğim oluyordu onu. Bir de bakardım ki; boynu bükülmüş, mahzun… İçim “cız” ederdi. Üzüntü haleleri oluşurdu yüreğimde. İstediği belliydi lisan-ı hâlinden. Hemen, her şeyi bırakıp onunla ilgilenirdim. İnsânî görevimdi hem zâten.

Sevilmekten anlamayan hangi şey var dünyada?

Ertesi gün, memnuniyeti okunurdu yüzünden. Âdeta tebessüm ederdi, beni de tebessüm ettirirdi beraber.

Dünya bu! İş güç, meşguliyetler, derken yine ihmale uğrar, yine boyun bükülür.

Düşe kalka aylar geçti. Doğrusu, onu pek memnun edemedim. Ama, şunu yaptım nihayet: Tuttum, onun yerini genişlettim; yeni bir mekâna naklettim onu. Bulunduğu yerden de memnun değildi zâten, sıkılmıştı orada; sığmıyordu kabına.

Eh, fenâ da olmadı zâhir.

Bir gün durum değişti. Onunla gün boyu birlikte bulunduğumuz ofisi kapattık, eve gittik birlikte.

Bu işe, o da memnun oldu, evin hanımı da… O, bir cihette kurtarmıştı canını; benden, benim ilgisizliğimden.

Evin hanımı, önce banyo yaptırdı tepeden tırnağa; eline yüzüne çekidüzen verdi ve tuttu, salonun baş köşesine, aydınlık bir yere oturttu onu.

Oh, ne âlâ…

Coştu. Mutluluktan, pırıl pırıl parladı; “sinek kaydı” âdeta!

Serpildi, boy attı.

Her gün, düne göre fark oluyordu fiziğinde. Kadın eli, ana şefkati bu, ilâç gibi; cana şifâ, ömre safâ oluverdi hemence.

Kim sevgiden anlamaz?

Demek, onun lisan-ı hâl ile yaptığı duâ ind-i İlâhîde kabul görmüş olmalı; evin hanımının şefkati ise, fiilî duâ…

Her gün, her hâlini izler olduk dört gözle hanım ve ben, bir de Rabbim rahmetiyle nâzırdı; onun her hâlinden haberdar.

Zor günler, daraldığı günler geride; o günlerde soluyan, soluk alan yapraklar ise altta kaldı; sarardı, soldu. Ayrılık hüznü çökmüştü gönlüne, ama büyüttüğü bedende arkadan gelenlere, gençlere yer verdiği, onlara yol açtığı için saâdeti derindi.

Nihayet, alttakinin vedâ vakti geldi, çattı kapıya; “pat” diye düştü sarı yaprak toprağa. Sarı yaprakla, kara toprak birbirine yakıştı. Hatta, evin hanımı, sarı yaprağın sapını toprağın tenine gömdü ümitle, belki tutar diyerek. Heyhât, ne mümkün!..

Ayrılıklar hüzne döner daima. Toprak, kimleri sinesine sarmadı, kimlere kucak açmadı ki dünyada?

Sona varış, “yok oluş” olmadığından; toprak onu hazm eder, tekrar döner bedene; dal olmak, yaprak olmak, bir gün yeniden solmak için.

Düzen böyle kurulmuş, Rabbim böyle buyurmuş.

Risâle-i Nur’da: “Bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak, her şeyin Hâlıkına ve Kadir-i Küll-i Şeye mahsus bir nişandır, bir âyettir”1 ifadesiyle anlatılıyor bu konu.

Her şeylere kâdir olan Mevlâ’mız, bir hayatı bir saksıya sığdırmış; saksıdaki çiçeğe takdir ettiği hayatı, mahlûkata misal eylemiş.

Topraktan gelen toprağa döner. Döner ama, sümbül verir yeniden; görünür, gönüllerin gözüne…

Latince ismi “Ficus elastica” olan bizim “Kauçuk”, kim bilir kaçıncı kuşak hayatını yaşıyor? Kim bilir, toprakla yaptığı izdivacı kaçıncı?

Elbet, kimi yaprak solacak, dönüp toprak olacak; tekrar doğmak, dala konmak, çiçek olmak duâsıyla…

Kaynak:

1. Said Nursî, Sözler, 42.

hocazade68@hotmail.com

ALİ RIZA AYDIN

23.07.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.