Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 22 Kasım 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Haberiniz olsun ki, "Allah doğurdu" demeleri de onların uydurmalarındandır. Şüphesiz onlar yalancılardır.

Saffât Sûresi: 151-152

22.11.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

İş, ehil olmayana verildiğinde Kıyâmeti bekle.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 498

22.11.2007


Risâle-i Nurlar yasak olmaz!

“Dinsiz bir millet yaşayamaz” dünyaca bir umûmî düsturdur. Ve bilhassa küfr-ü mutlak olsa, Cehennemden daha ziyâde elîm bir azâbı dünyada dahi verdiğini, Risâle-i Nur’dan Gençlik Rehberi gayet katî bir sûrette ispat etmiş. O risâle ise şimdi resmen tâb’ edildi. Bir Müslüman, el-iyâzübillâh, eğer irtidat etse, küfr-ü mutlaka düşer, bir derece yaşatan küfr-ü meşkûkta kalmaz. Ecnebî dinsizleri gibi de olmaz. Ve lezzet-i hayat noktasında, mâzi ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünkü, geçmiş ve gelecek mevcudâtın ölümleri ve ebedî müfârakatlan, onun dalâleti cihetiyle, onun kalbine mütemâdiyen hadsiz firakları ve elemleri yağdırıyor. Eğer îman gelse, kalbe girse, birden o hadsiz dostlar diriliyorlar, “Biz ölmemişiz, mahvolmamışız” lisân-ı halleriyle diyerek, o Cehennemî hâlet Cennet lezzetine çevrilir. Mâdem hakîkat budur. Size ihtar ediyorum! “Kur’ân’a dayanan Risâle-i Nur ile mübâreze etmeyiniz. O mağlûp olmaz...”

Tarihçe-i Hayat, s. 482

***

İki dehşetli Harb-i Umumînin neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle, kat’iyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’ân ile bir musalâha veya tâbi olabilir.

Emirdağ Lâhikası, s. 311

***

Hem korkmayınız, Risâle-i Nur yasak olmaz. (...) İnşaallah, bir zaman hapishaneleri tam bir ıslahhane yapmak için bahtiyar müdürler ve memurlar, o Nurları mahpuslara, ekmek ve ilâç gibi tevzi edecekler.

Şualar, s. 185

***

Acaba, bu dünyada yaşamak isteyenler; böyle, hayat-ı dünyeviyenin lezzetini, hem çalışmaya şevki, hem hadsiz musîbetlerine karşı dayanmaya medar kuvve-i maneviyesini temin eden ve îtiraz kabul etmeyen deliller ile ispat edilen îman-ı tahkîkînin derslerine yasak denecek bir kanunun vücudunu kabul ederler mi ve öyle bir kanun olabilir mi?

Tarihçe-i Hayat, s. 205

Lügatçe:

tevzî: Dağıtma.

küfr-ü mutlak: Kesin ve tam bir inkâr.

irtidat: Dinsizlik.

küfr-ü meşkûk: Şüpheli küfür, inkâr.

müfârakat: Ayrılmalar, ayrılıklar.

mütemâdiyen: Devamlı, sürekli.

mübâreze: Çekişme, kavga, dövüş.

intibah-ı kavî: Kuvvetli uyanış.

hüccet: Delil, belge.

musalâha: Barış.

22.11.2007


Bir sempozyumun ardından

İstanbul İlim ve Kültür Vakfı’nın İstanbul’da tertiplediği “Adalet” konulu sempozyuma Bursa’dan iştirak ettik.

Bursalı dostlarımız Mustafa Yılmaz, Eyüp Otman, Mehmet Demirci, Aziz Doğrul, Veysi Er, İhsan Paşalıoğlu ve Osman Zengin beylerle birlikte sempozyumun yapıldığı yere varınca, salonun hınca hınç dolu olduğunu gördük.

Onca kalabalık arasında zor da olsa yer bularak oturduğumuz koca salonda saat 10.00 sularında program başlamıştı.

“Risâle-i Nur’da Adalet ve Adl İsminin Ontolojik Açılımı” başlıklı tebliğinde oldukça mânidar tesbitlerde bulunan Prof. Dr. Colin Turner’in “Risâle-i Nur’da adalet ve Adl ismi” konusunu değerlendirmesi çok uzun bir zaman almasına rağmen, salondaki binlerce insanı hiç bıkmadan dinledi..

Sık sık alkış alan Turner’in ilginç değerlendirmelerinin ardından, dünyanın çeşitli ülkelerinden gelerek sempozyuma katılan yirmiye yakın ilim adamı da kısa değerlendirmelerde bulundu.

Üç oturum halinde seyreden sempozyumun ilk günü Yeşilyurt Belediyesi Salonunda verilen akşam yemeğinde son buldu.

Sempozyuma yurdun birçok yöresinden katılım oldu. Özellikle yurt içinden sempozyuma katılan izleyiciler tarafından şu değerlendirmelere şahit oluyorduk:

- İslâm dininde adaletin yeri tartışılmayacak kadar önemli ve yücedir.

- Adalet mefhumunun en güzel tarifi ve açılımı Risâle-i Nurlarda şekillenmiştir.

- Bir zamanlar her çeşit baskıya maruz kalan Risâle-i Nur eserlerinin, bugün dünya çapında konuşulur hale gelmesi, Cenâb-ı Hakk’ın Adl isminin bir tecellîsidir.

- Geçmişte yapılan bütün baskı ve hakaretlere mukabil bugün Risâle-i Nurların ülkemiz ve dünya çapında konuşulur olması, Risâle-i Nur’un hakkaniyetine dair işaretlerdir.

- Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur dâvâsında haklı çıkmıştır.

- Risâle-i Nurlar, insanlığın vesile-i necatıdır.

- Bediüzzaman Hazretleri şahsiyet-i mânevîsi itibarıyla mânevî makamı zirve bir şahsiyettir.

- Risâle-i Nurlar bu zamanın ve gelecek zamanların bütün dert ve problemlerine çare olacak Kur’ân hakikatleridir.

- Risâle-i Nurlar bu zamanda Kur’ân’ın elmas kılıcıdır.

- İslâma hizmette Bediüzzaman Modeli en müessir ve doğru tarzdır.

- Risâle-i Nurlar, âlem-i İslâmı ve insanlığı bütünüyle kucaklayan Kur’ânî reçetelerle mücehhez iman hakikatleridir.

- Risâle-i Nurlar, insanlığa “doğru İslâmiyeti” takdim ediyor.

Mustafa ÖZTÜRKÇÜ

22.11.2007


Çam Dağından esen yeller, şimdi ona da selâm söyler

“Çam dağından esen yeller…” diye başlayan, adeta Nurcularla hemhâl olmuş bu meşhur şiirin şairi Hilmi Doğan Ağabey, vefat etti. Tevafuk ki, bundan on sene önceki Bayram Yüksel Ağabeyin vefat günü ile aralarında bir gün var. Belki de, hasta yatağında Hilmi Ağabeyi en son ziyaret edenlerden biri de bizdik. Daha ziyaret edeli bir hafta bile olmamıştı ki vefat haberi geldi. “Ya Rab!” dedim, “Hilmi Ağabeyime rahmet et. Onun kabrini pür-nur, makamını Cennet eyle. Kabirde Münker-Nekir’in suâllerine kolay cevap verenlerden eyle.”

Tabiî böyle eski ağabeylerimizle ilgili hatıralarımızı yazmak için yıllar öncesine gidiyoruz. Hele böyle Hilmi Ağabey gibi yakından müşerref olup, hukukumuzun olduğu kadim bir dost ağabeyimizle “Hangi hatıramı yazayım?” diye düşünüyorum.

Onunla 70’li yılların hemen başında tanışmıştım. Batman’da Türkiye Petrollerinde (TPAO) çalışıyordu, daha sonra Ankara’ya gelmişti. Onunla beraberdik ve bizim hep dayanak noktamız olmuştu. O bizim ağabeyimizdi. Ulus, Kediseven sokaktaki büromuzda çoğu zaman bir araya gelirdik. Çeşitli meseleleri konuşurduk. Bizim o yıllarda Yeni Asya’da yazdığımız yazılara sevinir, bizi teşvik ederdi. Bir ara TPAO’nun yönetim kurulu üyeliğinde de bulunmuştu. Bürokrat da olduğundan Ankara’ya iş için gelen memur arkadaşların çoğunun işine yardımcı olmuştu. Yine o yıllarda Yeni Asya’nın yazı işleri müdürlüğünü yapmıştı. Yani hizmetlerle ilgili ne varsa onu orada görmeniz mümkündü. Ve hiçbir iftirak hareketinde ‘trenden atlayan’ olmamış, daima istikametini muhafaza ederek, Üstadının çizgisinden sapmadan, bugünlere kadar yolunda devam etmiştir.

1981 yılında Ankara’dan ayrılmamızdan sonra çok sık görüşemiyorduk, ama 1989 sonlarında Bursa’ya tayin olduğumda, yaklaşık aynı zamanda, diş hekimi olan oğlu Ragıp kardeşimiz İnegöl’e, damadı ve kadim dostum, talebelik yıllarından arkadaşım Dr. Orhan Kaşlıoğlu da Bursa’ya gelmişti. Tabiî bunların gelişi Hilmi Ağabeyin de bir ayağının orada olmasına sebeb olmuştu. Artık Bursa’da da sık sık görüşüyorduk.

Onun kendine has ses tonu ve güzel hitabetiyle ders yapması ayrı bir güzellikti. Risâle-i Nur prensiplerine uygun, yani şerh ve izahlarını da mümkün olduğunca Nurlardan yapma prensibine sadıktı. Lûgat bilgisi de mâşaallah iyi olduğundan, anlayamayanlar için genellikle kelimelerin mânâsını vererek ders yapardı. İnegöl ve Gemlik ilçelerine yaptığımız sohbet ziyaretlerini bazen biz ayarlıyorduk. Oralarda da hem oğlu, hem de Batmanlı eski dostları olduğundan, bana “Osman, gideceğiniz zaman beni de götürün” derdi. Çok hoş anlarımız olurdu. Bazen Ankara’ya gider, bazen de Bursa-İnegöl arası mekik dokurdu. Ankara’da olduğu zamanlar görüşürdük. Yine böyle bir araya geldiğimizde çekilen resmi görünce duygulandım.

Barla’daki Çam Dağında Üstad Hazretlerinin tefekkür ettiği, malum çam ağacının hain ve derin mahfillerce kesilmesine çok üzülmüştük. Bursa’da bulunduğumuz bir gün dedim ki: “Hilmi Ağabey, bak bu ağacı kestiler biliyorsun. Artık onunla ilgili bir şiir yazmak da sana borç oldu..” dediğimde gülmüş ve “Bakalım” felan demişti. Ben de onu tahrik etmek için “Bak sen yazmazsan ben yazarım ha…” dediğimde çok hoşuna gitmişti.

Ramazan’ın son günlerinde ve bayramda Ankara’da bulunduğumdan görüşememiştik. Ankara’daki kadim dostları benimle selâm söylediler. Ben de hani hasta yatağında rahatsız etmeyeyim diye telefonla da olsun selâmı söyleyip, hem de biraz hasbihal ederiz diye Orhan Bey’in evine telefon açtım. Kızı Rukiye hanım açtı telefonu. Pek iyi durumda olmadığını ve uyuduğunu söyledi. Ben de selâmları ona havale ettim ve “Hilmi Ağabey biraz kendini salmış gibi” dediğimde, hiç bu dünyaya bakmadığını, “Bizim yerimiz artık orası” dediğini söyledi.

Yakın zamanda sol tarafına felç gelmiş, birkaç günlük hastahane faslından sonra oğlu Ragıp Bey, İnegöl’e götürmüştü. Geçen hafta yine eski ağabeylerimizden ve aynı zamanda Hilmi Ağabeye risâleleri ilk veren Batmanlı Mirza Ağabeyin Bursa’daki oğullarını ziyaret etmiştim. Tabiî laf dolaşıp Hilmi Ağabeye gelince, Abdüsselam kardeş, “Osman Ağabey, beraber bir ziyaret etsek” dedi. Ben de “Burada teşebbüs ettim ama olmadı” dememe rağmen ısrar edince Ragıp Beye telefonla bildirdim. “Yatıyor ve uyuyor. Görmek isterseniz gelin, bana haber edin, gündüz de olsa ben sizi eve götürürüm” dedi ve 14 Kasım Çarşamba günü Abdüsselâm ile gidip ziyaret ettik. Gerçekten de uyuyor ve sadece nefes alıp veriyordu. Ellerini avucuma aldım, bir-iki seslendim ama duymadı. Onlardan müsaade alıp, Münâcât-ı Üveys-i Karânî’yi okudum. Baktım ikisi eski hatıralara dalıp biraz sohbete dalınca “Ya bir de Yasin okuyum, 6-7 dk. sürer fazla olmaz” dedim. Onlar da “Tamam o zaman” dedi. Tabii Ragıp kardeş yanlış anlamasın diye “Biliyorsunuz, Yasin şifâ niyetine de okunur” dedim. Ve öylece ayrıldık oradan.

Pazar günü Abdüsselâm kardeşin arabasıyla, İhsan Paşalıoğlu Ağabeyle birlikte Üstad’la ilgili programa katılmak için İstanbul’a gittik. Yolda yine Hilmi Ağabey’den bahsedince, İhsan Ağabey “Sen bayramda burada yoktun, Fırıncı ağabey gelmişti. Hilmi Ağabey de bayramlaşmaya gelmişti. İkisi konuşup şakalaştılar. Ve bir ara Fırıncı Ağabey, Çam Dağından Esen Yeller’i hep beraber okuttu, çok güzel oldu” dedi. Akşam program sonrası Aziz Doğrul kardeşin minibüsüyle, dönüşte, yine bahis açıldı. Eyüp Otman kardeşim de cep telefonunun kamerasına kaydetmiş, bize gösterdi ve dinletti.

Peş peşe tezâhür eden bu hadiselerden dolayı, vefat haberini işittiğimde dilimden şu satırlar döküldü:

“Çam Dağından esen yeller, şimdi ona da selâm söyler.”

Osman ZENGİN

22.11.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri